Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 36. Ayet

    فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Femâ vecednâ fîhâ ġayra beytin mine-lmuslimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      35-36. "Derken, orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada -bir hâne dışında- Allah’a teslim olmuş kimseler de bulamadık.”

      Âyette geçen “fîhâ (فِيهَا) daki “hâ” (هَا) zamirinden maksat, Hz. Lût’un memleketidir. Orada bir hane dışında Allah’a teslim olmuş kimseler bulamadık cümlesinden maksat da Hz. Lût’un evidir. Bu âyetlerde meleklerin onlara müminler ve müslimler adını vermeleri, İslâm ile imanın aynı şey olduğuna işaret eder. Bu ikisinin aynı anlama geldiğine biz çeşitli yerlerde temas etmiştik.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe mâ (فَمَا)

        İbn Fâris, "fe" harfinin eylemler arasındaki bağı kuran bir takip ve sonuç harfi olduğunu, "mâ" edatının ise burada bir olumsuzluk (nefy) bildirerek, aranan şeyin bulunamadığını veya sınırlandığını ifade ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "fe" harfinin burada "atf" (bağlama) görevi gördüğünü ve meleklerin o bölgedeki incelemelerinin sonucuna dair kesin bir hüküm başlattığını açıklar. Theodor Nöldeke, bu yapının Kur'an'ın akıcı ve mantıksal bir örgüye sahip kıssa dilinde, bir önceki kurtarma eyleminin (ihrâc) doğal bir gerekçesini sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelime grubunun "fakat bulamadık" şeklindeki anlamının, o koca kavmin içinde sadece bir avuç insanın kurtuluşu hak ettiğine dair acı bir saptamayı temsil ettiğini vurgular.

        Vecednâ (وَجَدْنَا)

        İbn Fâris, "v-c-d" kökünün temel olarak bir şeyi arayıp ona ulaşmak, onu elde etmek ve varlığını fark etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vücûd" kelimesinin bir şeyi duyularla veya akılla algılamak olduğunu, burada ise meleklerin yaptıkları kapsamlı "tarama" sonucunda ulaştıkları nesnel durumu ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) formunda gelmesinin, bulma eyleminin bizzat ilahi elçiler tarafından kesin bir şekilde gerçekleştirildiğini bildirdiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "bulma" manasının, meleklerin o kenti rastgele değil, her bir haneyi dikkatle inceleyerek kontrol ettikleri bir teftiş sürecini imlediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "v-c-d" kökünün bir şeyi tam da olması gerektiği yerde ve durumda yakalamak olduğunu, burada ise o "tek evin" dışında hiçbir iman parıltısına rastlanmadığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin yapısındaki o mutlaklık halinin, yapılan araştırmada hiçbir hataya yer verilmediğini dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, bu harf-i cerin zarfiyet (içindelik) bildirdiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, sonundaki "hâ" zamirinin Lût kavminin yaşadığı şehre (Sodom/karye) işaret ettiğini ve araştırmanın sınırlarının bu yerleşim yeriyle çizildiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "fîhâ" ifadesinin o günah bataklığına dönüşmüş mekanda mümin arayışının zorluğunu ve o mekanın her köşesinin taranmış olduğunu hissettirdiğini belirtir.

        Ğayra (غَيْرَ)

        İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün bir şeyden başkasını ifade etmek, birini diğerinden ayırmak ve istisna etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğayr" kelimesinin burada "istisnâ" görevi gördüğünü ve bütün bir kavim içinde kurtuluşu hak eden tek bir birimin dışındaki herkesin helak dairesinde kaldığını vurguladığını açıklar. Theodor Nöldeke, bu edatın kullanımının anlatıdaki zıtlığı (çokluk ile yokluk arasındaki farkı) keskinleştiren bir dilbilimsel araç olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nasb (üstün) haliyle gelmesinin, bulunan sonucun darlığını ve istisnayı dilbilimsel bir vurguyla sabitlediğini söyler.

        Beytin (بَيْتٍ)

        İbn Fâris, "b-y-t" kökünün temel olarak geceyi geçirecek bir sığınak, barınak ve aile bireylerini toplayan yer anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyt" kelimesinin insanın mahremiyetini koruyan, onun huzur bulduğu mekan olduğunu, burada ise o büyük kentte imanı koruyan tek bir "hücre" veya "birim" kaldığını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "beyt" kavramının burada sosyolojik bir birim olan aileyi temsil ettiğini ve koca bir toplumun bozulmuşluğuna karşı sadece tek bir ailenin direnebildiğini gösteren sembolik bir gücü olduğunu vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin nekre (belirsiz) ve tekil gelişinin, o tek hanenin yalnızlığını ve devasa bir küfür toplumu içindeki küçük ama sarsılmaz duruşunu anlatan edebi bir imge olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "gece sığınağı" anlamının, Hz. Lût'un o karanlık toplumda manevi bir aydınlık ve sığınak olarak kalan evine işaret ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "beyt"in bir "düzen ve nizam" yeri olduğunu, bu evin o şehirdeki yegane ahlaki nizam merkezi olarak kaldığını ifade eder.

        Mine'l-müslimîn (مِنَ الْمُسْلِمِينَ)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temel olarak güvenlik, esenlik, noksanlardan uzak olma ve tam bir teslimiyetle boyun eğme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "İslâm"ın kişinin kendini Allah'ın iradesine kayıtsız şartsız teslim etmesi olduğunu, burada ise o hanenin sakinlerinin bu yüce vasıfla nitelendiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "müslim" kelimesinin bir önceki ayette geçen "mü'min" (içsel güven/iman) kelimesinden farklı olarak, bu eylemin toplumsal ve hukuksal bir kimlik kazandığını, teslimiyetin amele ve hayata yansıyan boyutunu temsil ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, "müslimîn" sıfatının burada Hz. Lût ve ona inanan ailesini (eşinin istisnasıyla) kapsayan bir topluluk ismi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "barış ve selamet" (s-l-m) anlamının, o kavmin işlediği haddi aşan eylemlere (israf) karşı, müslümanların fıtrata ve ilahi yasaya uygun, barışçıl ve dengeli duruşlarını simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "müslim"in, benliğini ilahi iradenin akışına bırakan kişi olduğunu, bu tek evin de o ilahi akış içinde kalarak helaktan kurtulduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, düzenli eril çoğul yapısının ve belirlilik takısının (el), bu teslimiyet halinin o ev halkı için artık bir kimlik ve sarsılmaz bir nitelik haline geldiğini dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X