قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: haddi aşma, çamurdan taşlar, zariyat 32, görev, suçlu kavim, helak, zariyat suresi, zariyat suresi 32. ayet, lut kavmi, kavim, topluluk, halk, resul
-
31-32. "İbrahim, ‘Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir?'dedi. 'Biz, dediler, günaha batmış bir topluluğa gönderildik.”
Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir? Yani sizin işiniz nedir, hangi emirle gönderildiniz? Sadece çocuğu müjdelemek için mi, yoksa başka bir iş için mi gönderildiniz? Yoksa her ikisi için mi? Melekler cevaben şöyle dediler: Biz, günaha batmış bir topluluğa gönderildik. Başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Yalnız Lût’un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız”. Sanki burada Lût ailesinin istisna edilmesi, meleklerin haberinde belirtilmemiş gibidir, Hz. İbrahim’in “Ama orada Lût da yaşıyor, demesi üzerine, ‘Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve ailesini elbette kurtaracağız’ dediler” meâlindeki âyette verdiği haber üzerine Lût’un ve ailesinin istisna edildiği belirtilmiştir. Lût ve ailesinin, Hz. İbrahim’in orada Lût da yaşıyor demesi üzerine istisna edilmeleri, gerekli olan açıklamayı söylenen sözden sonra yapmanın caiz olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün temel olarak bir düşüncenin lisan vasıtasıyla dışa vurulması ve anlamlı seslerin bir araya getirilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin burada İbrahim peygamberin sorusuna verilen resmi, kesin ve bağlayıcı bir cevabı temsil ettiğini, meleklerin kendi kimliklerini ve geliş amaçlarını bu sözle ilan ettiklerini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin mazi çoğul formda gelmesinin, melekler heyetinin bu cevabı tek bir irade ve ortak bir görev bilinciyle verdiklerini gösterdiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, bu kelimenin anlatıda İbrahim'in şahsi merakından meleklerin evrensel ve ilahi görevine geçişi sağlayan sarsıcı bir dönüm noktası olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin burada bir misyon beyanı olduğunu ve misafirlerin artık "dayf" (misafir) kimliğinden sıyrılıp "murselûn" (elçiler) kimliğiyle konuştuklarını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, mazi yapının meleklerin bu cevabı tereddütsüz bir kararlılıkla dile getirdiklerini dilbilimsel olarak dondurduğunu söyler.
İnnâ (إِنَّا)
İbn Fâris, bu yapının pekiştirme edatı olan "inne" ile birinci çoğul şahıs zamiri "nâ"nın (biz) birleşiminden oluştuğunu; "inne"nin bir haberi sabitlemek ve kuşkuyu ortadan kaldırmak için kullanıldığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "innâ" kelimesindeki tekit (vurgu) unsurunun, meleklerin gönderilişindeki kesinliği ve bu kararın arkasındaki ilahi iradenin sarsılmazlığını bildirdiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, bu yapının Kur'an'ın elçilik ve görev beyanlarında kullanılan en güçlü vurgu kalıplarından biri olduğunu ve muhatabın zihnindeki tüm alternatifleri devre dışı bıraktığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamirin açıkça zikredilmesinin (biz), meleklerin bu büyük görevdeki ortak sorumluluklarını ve ilahi otoritenin temsilcileri olduklarını dilbilimsel olarak perçinlediğini belirtir.
Ursilnâ (أُرْسِلْنَا)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temel olarak bir şeyi bir hedefe doğru peş peşe yollamak, serbest bırakmak ve bir bağdan kurtarmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin belirli bir görevle bir elçiyi yollamak olduğunu, mazi meçhul (geçmiş zaman edilgen) ve çoğul formdaki "ursilnâ" kelimesinin "bizler, bir makam tarafından özel bir görevle gönderildik" manasına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, fiilin edilgen yapısının elçilerin (meleklerin) kendi başlarına hareket etmediklerini, aksine mutlak bir otorite olan Allah (Mürsil) ile ontolojik bir emir-komuta bağı içinde olduklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada pasif bir gönderilme değil, aksine ilahi bir operasyonun parçası olarak sarsıcı bir müdahale sürecini başlattığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "r-s-l" kökündeki "akış ve süreklilik" manasının, ilahi azabın veya hükmün engellenemez bir hızla hedefe yönelmesini temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin yapısındaki o mutlak görev bilincinin, elçilerin üzerindeki ilahi yetkiyi dilbilimsel bir kesinlikle sunduğunu söyler.
İlâ (إِلَىٰ)
İbn Fâris, "e-l-v" köküne dayanan bu harf-i cerin eylemin varacağı nihai hedefi ve yönelişin son noktasını bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilâ" edatının burada gönderiliş amacının hangi somut adrese veya topluluğa yöneltildiğini belirleyen bir sınır tayini işlevi gördüğünü açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın cümleye kattığı yönelme anlamının, meleklerin odağının tamamen belirlenen o "suçlu kavim" üzerine kilitlendiğini dilbilimsel olarak sabitlediğini söyler.
Kavmin (قَوْمٍ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temel olarak ayağa kalkmak, bir yerde durmak ve bir arada hareket etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin ortak bir karakter, inanç veya eylem etrafında toplanmış olan insan grubunu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada nekre (belirsiz) ve tenvinli gelişinin, bu topluluğun artık hayırlı bir vasıfla anılmayan, sadece kendilerini helaka sürükleyen o "suç" vasfıyla tanımlanan bir kitleye dönüştüğünü vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "k-v-m" kökünün bir toplumsal duruşu temsil ettiğini, burada ise bu duruşun ilahi yasaya karşı bir direnç haline geldiğini ifade eder.
Mücrimîn (مُجْرِمِينَ)
İbn Fâris, "c-r-m" kökünün temel olarak bir şeyi kesmek, koparmak ve ağaçtan meyve toplamak anlamına geldiğini; mecazen ise birinin hakikatten koparak günaha girmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cürüm" kelimesinin hayırlı olandan ve doğru yoldan bilerek kopup ayrılmak (iktıtâ) olduğunu, ism-i fâil çoğul formundaki "mücrimîn" kelimesinin ise suç işlemeyi bir hayat tarzı haline getirmiş, günahta ısrarcı olanları tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "mücrim" kavramının Kur'an'ın etik-dini terminolojisinde sadece hukuksal bir suçlu değil, ilahi sınırları pervasızca ihlal eden ve bu eylemiyle ontolojik bir sapma yaşayan insan tipolojisini temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin kökenindeki "kesip koparma" anlamının, bu kavmin toplumun ahlaki dokusunu ve ilahi nizamla olan bağını kökten kopardığına dair sarsıcı bir metafor sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatın melekler tarafından kullanılmasının, Lût kavminin eylemlerinin ilahi mahkemede tescil edildiğini ve artık birer "suçlu" olarak damgalandıklarını gösterdiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "c-r-m" kökünün, failin işlediği fiilin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacağı o "acı meyveyi" toplama aşamasına geldiğini bildirdiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, düzenli eril çoğul yapısının, suçun bu toplulukta bireysel bir hata değil, kollektif bir karakter bozulması ve yaygın bir cürüm hali olduğunu dilbilimsel olarak pekiştirdiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla