Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 29. Ayet

    فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feakbeleti-mraetuhu fî sarratin fesakket vechehâ ve kâlet ‘acûzun ‘akîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu; ‘Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha!' dedi."

      Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu. Burada Allah kadının geldiğini söylemektedir. Hûd sûresinde ise meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak’ı müjdeledik”. Burada da kadının ayakta olduğunu söylemektedir. Muhtemelen önceki âyette geçen gelmek fiili hakiki mânada değildir, kadının heyecanlanıp alnına vurma fiilini zikredince, başka bir yerden gelmediği halde heyecanlanıp bağırarak elini alnına vurup harekete geçtiği için gelmek fiilini kullanmıştır. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Rabb’inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?. Allah burada sözünü ettiği fiile, yani gölgeyi uzatma işine bakmayı ve görmeyi emretmektedir. Fiil değil de nesnenin kendisi belirtildiği zaman, bundan maksat sadece o nesnenin kendisine bakmaktır, başkasına değil. En doğrusunu Allah bilir ya, işte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. "Sarratün” (صَرَّةٍ) kelimesi bağırmak anlamına gelir. Sonra çocuğunun olacağı müjdesini alınca hayretle elini alnına vurdu ve Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha, dedi. O, söylediği gibi gerçekten yaşlı ve kısırdı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-akbalet (فَأَقْبَلَتِ)

        İbn Fâris, "k-b-l" (k-b-l) kökünün temel olarak bir şeyin ön tarafı, yönelmek ve karşılamak anlamına geldiğini belirterek, buradaki fiilin bir habere veya duruma karşı gösterilen aktif yönelişi ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ikbal" eyleminin sadece fiziksel bir yürüyüş değil, kişinin tüm dikkati ve ilgisiyle bir tarafa dönmesi olduğunu, burada Hz. İbrahim'in eşinin müjdeyi duyunca heyecanla öne atılmasını anlattığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" harfinin eylemin hızı ve şaşkınlık anındaki refleksif tepkiyi bildirdiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu fiilin kıssa anlatımında dramatik bir sahne geçişi sağladığını ve anlatının odağını İbrahim'den eşine kaydıran dinamik bir unsur olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "yüzünü dönme" manasının, müjdenin şok edici etkisiyle kadının sükunetini bozup kalabalığa veya sese doğru yönelişini resmettiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, mazi (geçmiş zaman) formundaki bu kullanımın, şaşkınlık ve heyecan dolu o anlık tepkinin kesin bir şekilde gerçekleştiğini dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.

        İmraetuhû (امْرَأَتُهُ)

        İbn Fâris, "m-r-e" (m-r-e) kökünün insan, kişilik ve olgunluk manalarına geldiğini; "imraetun" kelimesinin ise bu kökten türeyerek kadın ve özellikle "eş" anlamında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir erkeğin eşi (zevcesi) olarak aidiyet bildirdiğini ve "hû" (onun) zamiriyle birleşerek İbrahim peygamberin hanımı olan Hz. Sâre'ye işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "m-r-e" kökünün bir tür insani nezaket ve vakarla (mürüvvet) ilişkili olduğunu, burada ise o vakur kadının şaşkınlık anındaki insani durumuna dikkat çekildiğini ifade eder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, bu harf-i cerin temel işlevinin zarfiyet olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, buradaki kullanımın sadece fiziksel bir konum değil, kadının o anki ruh halini (çığlık içinde olma) kuşatan bir durum zarfı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "fî" edatının eylemin şiddetini ve kadının tüm varlığıyla o şaşkınlık atmosferinin içine girdiğini dilbilimsel olarak vurguladığını söyler.

        Sarratin (صَرَّةٍ)

        İbn Fâris, "s-r-r" (s-r-r) kökünün temel olarak keskin bir ses, şiddetli soğuk veya bir şeyi sıkıca bağlamak anlamına geldiğini belirterek, burada kadının şaşkınlıktan attığı tiz ve kuvvetli çığlığı ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "sarre" kelimesinin duyulduğunda kulakları tırmalayan, sarsıcı ve ani bir haykırış olduğunu, insanın içindeki heyecanın dışa vurulan en keskin sesi olduğunu belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin arka planında "karışıklık, heyecan ve korku dolu ses" manası taşıyan arkaik kullanımlara dikkat çeker. Theodor Nöldeke, kelimenin nekre (belirsiz) ve tenvinli gelmesinin çığlığın şiddetini ve o anki atmosferin dehşetini artıran bir edebi vurgu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "s-r-r" kökündeki "sıkıştırma" ve "şiddet" anlamlarının, kadının zihnindeki şaşkınlığın ses tellerinde biriken ve aniden patlayan bir haykırışa dönüştüğünü gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak bu kelimenin, imkansız gibi görülen bir haber karşısında insan fıtratının verdiği sarsıcı ve gürültülü tepkiyi temsil ettiğini belirtir.

        Fe-sakket (فَصَكَّتْ)

        İbn Fâris, "s-k-k" (s-k-k) kökünün bir şeyi sertçe vurmak, çarpmak ve darbelemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sakk" eyleminin elin içiyle yüze vurulması (tokat atma/el vurma) anlamına geldiğini, bunun özellikle eski Ortadoğu kültüründe hayret, şaşkınlık veya üzüntü anında kadınların gösterdiği geleneksel bir tepki olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" harfinin çığlık ile vurma eylemi arasındaki zamansal kısalığı, yani tepkinin eşzamanlılığını bildirdiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, bu fiziksel hareketin anlatıya kattığı görselliğin, şaşkınlığın sadece dilde değil bedende de vuku bulduğunu gösteren güçlü bir dramatik imge olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "çarpma" manasının, kadının kendi elleriyle yüzüne vurarak "Bu nasıl olur?" şeklindeki hayretini bedensel bir dile döktüğünü ifade eder.

        Vech'hahâ (وَجْهَهَا)

        İbn Fâris, "v-c-h" (v-c-h) kökünün bir şeyin önü, karşılaşılan ilk tarafı ve aslı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vech" kelimesinin insanın kimliğini temsil eden en şerefli organı olan yüzü ifade ettiğini, buradaki "hâ" zamiriyle birlikte Hz. İbrahim'in eşinin kendi yüzünü kastettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda yüzün insanın duygu merkezlerini barındırdığını, vurma eyleminin buraya yöneltilmesinin şaşkınlığın derinliğini ve kişisel etkisini vurguladığını belirtir.

        Ve kâlet (وَقَالَتْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (k-v-l) kökünün bir düşüncenin sesli ve anlamlı beyanı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kavl" eyleminin fiziksel tepkinin ardından gelen sözlü itiraz ve hayret ifadesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman formunun, kadının şaşkınlık nidalarının o anki gerçekliğini ve tartışılmazlığını dile getirdiğini vurgular.

        Acûzun (عَجُوزٌ)

        İbn Fâris, "a-c-z" (a-c-z) kökünün temel olarak bir şeyin geride kalması, zayıf düşmesi ve bir işi yapmaktan aciz kalması anlamına geldiğini belirterek; "acûz" kelimesinin doğurganlık yeteneğini ve gençliğini geride bırakmış yaşlı kadını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kökenindeki "acizlik" vurgusuna dikkat çekerek, kadının kendi fiziksel durumunu biyolojik olarak çocuk sahibi olmaya engel bir yetersizlik (yaşlılık) şeklinde nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "acûz" kavramının Kur'an'ın yaşlılık tasvirlerinde biyolojik bir tükenişi ve hayatın son aşamasını temsil eden güçlü bir sıfat olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir itiraz cümlesinin parçası olarak, "ben yaşlı bir kadınım, nasıl doğurabilirim?" şeklindeki rasyonel sorgulamayı etimolojik bir acziyet vurgusuyla sunduğunu ifade eder.

        Akîmun (عَقِيمٌ)

        İbn Fâris, "a-k-m" (a-k-m) kökünün temel olarak bir şeyi kesmek, daraltmak ve verimsiz hale getirmek anlamına geldiğini; "akîm" kelimesinin ise döl vermeyen rüzgar veya çocuk sahibi olamayan (kısır) kadın için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "akîm" kelimesinin rahmin çocuk üretme kabiliyetinin kesilmesi veya başlangıçtan beri verimsiz olması durumunu ifade ettiğini, kelimenin kökenindeki "düğüm/daralma" manasının neslin devamının önündeki biyolojik engeli temsil ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu sıfatın "acûz" kelimesiyle birlikte kullanılmasının, hem yaşlılıktan hem de doğuştan gelen bir kısırlıktan dolayı çocuk sahibi olmanın imkansızlığına dair çifte bir vurgu taşıdığını kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "akîm"in bir sonu ve tıkanıklığı ifade ettiğini, ancak mucizenin tam da bu "kesilme" (akm) noktasında ilahi bir müdahaleyle yeni bir başlangıç yapacağına işaret ettiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin mübalağalı sıfat kalıbında gelmesinin, kısırlık durumunun o kadın için ne kadar kesin ve yerleşik bir biyolojik gerçek olduğunu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X