Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 28. Ayet

    فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-evcese minhum ḣîfetâ(en)(s) kâlû lâ teḣaf(s) ve beşşerûhu biġulâmin ‘alîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Durumlarından dolayı biraz kaygılandı. ‘Korkma' dediler ve ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler.”

      Durumlarından dolayı biraz kaygılandı. Yani yukarıda sözünü ettiğimiz sebepten dolayı gelen meleklerin durumundan endişelendi. Korkma dediler, biz onun için gönderilmedik. En doğrusunu Allah bilir. Ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler. Buradaki “alîm” (عَلِيمٍ) kelimesi iki mânaya gelir. Birincisi, ona, büyüdüğü zaman derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdelediler. İkincisi, ona, derin bilgi sahibi olarak doğacak bir oğul müjdelediler, Allah Teâlâ, anne karnında iken yahut doğduğu zaman küçük yaşta iken ona ilim verecek. Büyük olsun küçük olsun dilediği herkese her yaşta ilim vermek Allah’ın kudreti dahilindedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Hz. îsâ hakkında meâlen şöyle buyurmaktadır: "Ona henüz çocukken hikmeti verdik. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetin böyle yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette sözü edilen oğul, İshak aleyhisselâmdır, çünkü başka bir âyetle müjdelenen oğulun kim olduğu açıklanmaktadır: Hemen ona İshak’ı müjdeledik”. Bu âyet, müjdelenen oğulun İshak olduğuna işaret etmektedir. Sonra Allah, Hz. İbrahim’in karısına müjdelenen çocuğu Hûd sûresinde de beyan etmiştir: “Hemen ona İshak’ı müjdeledik”. Bu sûrede ise Hz. İbrahim’e müjdelenen çocuğu, Ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler diye haber vermektedir. Hz. İbrahim’in karısına çocuk müjdesi verdiklerinde bu çocuğun İbrahim’den olacağını, Hz. İbrahim’in kendisine müjde verdikleri zaman da onun karısından olacağını kastetmiş olmaları mümkündür. İkisinden birine müjde verildiği zaman, her ikisine de müjde verilmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: “Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yâkub’u müjdeledik. ‘Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam; bu halde ben çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!’ dedi”. Bu âyet-i kerîmeye göre İshak, İsmail’den büyüktür; çünkü İbrahim’in karısına çocuğu olacağı müjdelendiğinde, kendisinin yaşlı ve kısır, kocasının da ihtiyar olduğunu söylemişti. Şayet ilk çocuk İsmail, diğerinin de ona yakın bir zamanda olduğu düşünülecek olsa, bunların arasında Hz. İbrahim’in kısır olduğundan haber verilecek kadar uzun bir zaman geçmemiştir. Bu da göstermektedir ki İshak, İsmail’den öncedir ve ondan büyüktür. Ancak bu meselede, yani Hz. İsmail’in İshak’tan büyük olduğu konusunda müfessirler arasında farklı görüşler vardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-evcese (فَأَوْجَسَ)

        İbn Fâris, "v-c-s" kökünün temel olarak bir şeyi gizlemek veya bir sesin gizlice, derinden gelmesi anlamına geldiğini belirterek "evcese" fiilinin insanın içine düşen gizli, ani ve derinden hissedilen bir korkuyu ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "veces" kelimesinin kulağa gelen gizli ses olduğunu, "evcese"nin ise bu sese benzer şekilde kalpte gizlice ve aniden beliren bir endişe veya ürperti manasına geldiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, fiilin "ef'ale" babında gelerek bir duygunun kalpte yer etmesini sağladığını, İbrahim'in misafirlerin ikramı yememesinden dolayı hissettiği o içsel huzursuzluğu nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "gizli duygu" manasının, İbrahim'in bu korkusunu dışa vurmadığını ama iç dünyasında sarsıcı bir endişe hissettiğini dilbilimsel olarak yansıttığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "v-c-s" kökünün kalpteki ilk ürperişi ve henüz kesinlik kazanmamış olan sezgisel endişeyi anlattığını belirtir.

        Hîfeten (خِيفَةً)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün temel olarak güvenin zıddı olan korku ve endişe anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hîfe" kelimesinin bir nevî korku türünü ifade ettiğini, "evcese" fiiliyle birlikte kullanılmasının, bu korkunun henüz bir dehşete dönüşmemiş, ancak kişinin iç dünyasını meşgul eden bir çekince mahiyetinde olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nekre (belirsiz) gelmesinin korkunun şiddetini ve belirsizliğini artırdığını, İbrahim'in tanımadığı misafirlerin niyetlerine dair duyduğu insani kaygıyı ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "h-v-f" kökündeki "yönelme ve sakınma" manasının, kişinin kendini koruma içgüdüsüyle hissettiği o sarsıcı duyguyu dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün bir düşüncenin sesli beyanı olduğunu, burada ise meleklerin İbrahim'in içindeki korkuyu fark ederek ona verdikleri teselli cümlesini başlattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin burada bir durumu açıklığa kavuşturma ve muhatabı rahatlatma işlevi gördüğünü ifade eder. Theodor Nöldeke, fiilin çoğul yapısının meleklerin bir bütün olarak veya grup adına söz birliği içinde konuştuklarını yansıtan bir anlatı formu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, meleklerin söze başlamasının, İbrahim'in gizlediği o içsel endişenin metafiziksel varlıklarca fark edildiğini gösteren bir iletişim kırılması olduğunu vurgular.

        Lâ tehaf (لَا تَخَفْ)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün olumsuzlanmasıyla (lâ) oluşan bu yapının, korku halinin sonlandırılması ve güvenin yeniden tesisi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lâ" edatının burada bir yasaklama değil, bir teselli ve yatıştırma amacı taşıdığını, muhatabın içindeki endişeyi gidermeye yönelik bir ilahi garanti sunduğunu açıklar. Theodor Nöldeke, "lâ tehaf" kalıbının Sami dillerinde ve kadim peygamber kıssalarında rastlanan, ilahi elçilerin muhataplarına verdikleri klasik güven mesajı (formül) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin meleklerin kendi kimliklerini ve dostane niyetlerini beyan etmelerinin ilk adımı olduğunu vurgular.

        Ve beşşerûhu (وَبَشَّرُوهُ)

        İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün temel olarak deri ve bir haberi duyduğunda derinin renginin veya yüzün şeklinin değişmesi anlamına geldiğini, "tebşîr"in ise sevindirici bir haber vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beşâret" kelimesinin aslen yüzün derisinde neşe belirtilerinin görülmesi olduğunu, burada meleklerin İbrahim'i korkudan neşeye sevk eden o büyük haberi müjdelemelerini ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin "tef'il" babında gelmesinin müjdenin büyüklüğünü ve etkisini artırdığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, "b-ş-r" kökünün Kur'an'ın müjdeleyici dilinde sarsıcı bir sevinç yaratan ilahi haberleri nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki fiziksel dışa vurum manasının, haberin İbrahim üzerindeki o anlık rahatlatıcı ve sevindirici etkisini semantik olarak yansıttığını belirtir.

        Biğulâmin (بِغُلَامٍ)

        İbn Fâris, "ğ-l-m" kökünün temel olarak bir şeye aşırı derecede arzu duymak, iştahlanmak veya yetişkinlik çağına girmek anlamına geldiğini; "ğulâm" kelimesinin ise doğumu ile ergenlik çağına kadar geçen süreçteki erkek çocuk için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki "şehvet ve büyüme" manasının, çocuğun hayatiyetini ve gelişme potansiyelini temsil ettiğini, burada ise İbrahim'e müjdelenen hayırlı bir evladı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerinde "genç, hizmetçi veya oğul" gibi anlam kaymaları yaşadığını ancak Kur'an'da genellikle "vaat edilen kutsal çocuk" bağlamında yer aldığını belirtir. Theodor Nöldeke, "ğulâm" kelimesinin seçilmesinin, çocuğun sadece bir bebek değil, soyun devamını sağlayacak bir gençlik enerjisini de müjdelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nekre (belirsiz) ve tenvinli gelişinin, müjdelenen bu çocuğun sıradan bir evlat değil, çok özel vasıflara sahip bir bağış olduğunu vurgular.

        Alîm (عَلِيمٍ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyi diğerinden ayıran bir iz, işaret ve bilgi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "alîm" kelimesinin mübalağalı ism-i fâil olduğunu ve bilginin o kimsede kökleşmiş, derinleşmiş ve sürekli bir vasıf haline gelmiş olmasını ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "alîm" sıfatının burada çocuğun büyüdüğünde sahip olacağı derin kavrayış ve ilahi hikmeti önceden haber veren bir niteleme olduğunu kaydeder. Theodor Nöldeke, bu sıfatın "ğulâm" kelimesinden sonra gelmesinin, müjdenin sadece biyolojik bir doğum değil, aynı zamanda manevi bir rütbe olduğunu pekiştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "alîm" kelimesinin kökenindeki "belirginlik" manasının, çocuğun kendi döneminde ilmi ve hikmetiyle temayüz edecek biri olacağına dair ilahi bir işareti barındırdığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "a-l-m" kökünün, hakikate dair bir uyanışı ve farkındalığı temsil ettiğini, müjdelenen çocuğun bu nurla donatılacağını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X