Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 24. Ayet

    هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hel etâke hadîśu dayfi ibrâhîme-lmukramîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İbrahim'in değerli konuklarıyla ilgili kıssa sana ulaştı mı?”

      Ayetlerdeki Soru Edatları Gereklilik Anlamına Gelir

      Allahtan gelen soru edatının lüzum ve gereklilik mânasına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik. Bu âyetteki Sana ulaştı mı? cümlesi iki mânaya gelir. Birincisi, İbrahim’in konuklarıyla ilgili söz kesinlikle sana ulaştı, dolayısıyla insanlara karşı o sözle delil getir ve onunla tartış! İkincisi, henüz o haber sana gelmedi, ama İbrahim’in konuklarıyla ilgili kıssa yakında sana gelecek; o haber sana geldiğinde kâfirlere onu delil göster. En doğrusunu Allah bilir. İbrahim'in konuklarıyla ilgili kıssa cümlesindeki konuklar anlamına gelen dayf (ضيف) kelimesi gelip yemek yiyen misafir için de yemeyen misafir için de kullandır. Çünkü Allah melekleri, yemek yemedikleri ve gıdaları yemek olmadığı halde İbrahim’in konukları olarak anmıştır. Sonra “dayf”, yani konuk kelimesi, tek kişi için de kullandır, çoğul için de kullanılır. Değerli konuklar, burada Allah melekleri değerli diye nitelemiştir, çünkü İbrahim aleyhisselâm onlara hizmet ediyor ve huzurlarında ayakta duruyordu. İşte bu ikramdan dolayı onların değerli oldukları anlaşılır. Allah Teâlâ’nın onları “mükramîn” (مُكْرَمِينَ) yani değerli diye nitelemesi, onların Allah katında şerefli ve kerem sahibi olduklarından dolayı da olabilir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hel (هَلْ)

        İbn Fâris, bu edatın bir soru işareti (istifham) olduğunu ve bir şeyin varlığını veya durumunu öğrenmek amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hel" edatının burada sadece basit bir soru sormak için değil, "kad" (gerçekten) anlamını taşıyarak muhatabın dikkatini çekmek ve anlatılacak olan hikayenin önemini vurgulamak (takrir ve teşvik) amacıyla kullanıldığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "hel" edatının burada "kad" manasında olduğunu ve Peygamber'e hitaben, "Sana o haber ulaştı, değil mi?" veya "Sana o haberi bildirelim mi?" şeklinde bir giriş işlevi gördüğünü belirtir. Theodor Nöldeke, bu edatın Kur'an'ın kıssa anlatımlarında kullanılan karakteristik bir başlangıç kalıbı olduğunu, dinleyiciyi anlatının içine çekmek için dramatik bir ton oluşturduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın burada "Sana o haber ulaştı mı?" şeklindeki soru kalıbıyla, aslında anlatılacak konunun muhatap tarafından bilinmediğini veya üzerinde derinlemesine düşünülmediğini ihsas eden retorik bir işlev gördüğünü vurgular.

        Etâke (أَتَاكَ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel olarak bir yere gelmek, bir şeye ulaşmak veya bir işi kolaylıkla gerçekleştirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (gelme) eyleminin bazen fiziksel bir yürüyüşü, bazen de haber veya bilgi gibi soyut şeylerin birine ulaşmasını ifade ettiğini, burada ise İbrahim peygamberin kıssasına dair bilginin vahiyle Peygamber'e ulaştırıldığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin geçmiş zaman (mazi) formunda ve muhatap zamiriyle (ke) gelmesinin, kıssanın vahyedilme sürecinin tamamlandığını veya başlamak üzere olduğunu bildiren dilbilimsel bir işaret olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, "etâ" fiilinin "hel" edatıyla birleşerek Kur'an'ın kıssa üslubunda "yeni bir konuya giriş" sinyali verdiğini ve anlatının ciddiyetini artıran fonetik bir vurgu taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "gelme" eyleminin, ilahi bilginin Peygamber'in zihnine ve kalbine inişini temsil eden dinamik bir süreç olarak kullanıldığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin yapısındaki "gelmek" manasının, kıssanın muhataba sunuluşundaki kesinliği ve ilahi kaynağı dilbilimsel olarak perçinlediğini söyler.

        Hadîsü (حَدِيثُ)

        İbn Fâris, "h-d-s" kökünün temel olarak "yeni olmak, sonradan meydana gelmek" anlamına geldiğini, "hadis" kelimesinin ise bu kökten türeyerek söz, haber veya bir olayın anlatısı manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin özünde "yeni bir şeyin ortaya çıkması" anlamı barındırdığını, bu yüzden birine anlatılan yeni habere "hadis" dendiğini, burada ise İbrahim peygamber ve misafirleri arasındaki o sarsıcı olayın anlatısını ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an öncesi Arap şiirinde ve genel Sami dillerinde bir olayın rivayeti veya destansı bir anlatı için kullanıldığını, Kur'an'da ise ibretlik hikayeler (kıssa) için teknik bir terim haline geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "hadis" kavramının "kadim" (eski/ezeli) olanın zıddı olarak zaman içinde vuku bulmuş, tarihsel bir gerçekliği olan sarsıcı bir haberi temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "yenilik" vurgusunun, anlatılacak olan kıssanın muhataplar için taze, etkileyici ve sarsıcı bir bilgi taşıdığına dikkat çektiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "h-d-s" kökünün, statik bir durumun bozularak yeni bir hadisenin (olayın) zuhur etmesini anlattığını ve kıssanın bu dinamik yapısını yansıttığını belirtir.

        Dayfi (ضَيْفِ)

        İbn Fâris, "d-y-f" kökünün temel olarak bir yere meyl etmek, bir şeye sığınmak veya birinin yanına inmek anlamına geldiğini, "dayf" (misafir) kelimesinin de birinin evine sığınıp ona konuk olan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki "meyil" anlamının, misafirin ev sahibine yönelmesini ve onun himayesine girmesini anlattığını, Kur'an'da bu kelimenin tekil formda gelmesine rağmen bazen çoğul (misafirler) için de kullanılabildiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, buradaki "dayf" kelimesinin İbrahim peygambere gelen melekleri ifade ettiğini ve kelimenin mastar yapısında olduğu için hem tekil hem çoğul yerine geçebilen dilbilimsel bir esnekliğe sahip olduğunu kaydeder. Theodor Nöldeke, kelimenin Arap kültüründeki köklü misafirperverlik geleneğiyle olan bağına dikkat çekerek, burada meleklerin insan suretinde gelip bu geleneksel ilişki formuna dahil olmalarının anlatıya dramatik bir zemin hazırladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "d-y-f" kökündeki sığınma ve meyl etme manasının, meleklerin İbrahim'in hanesine sükunetle ve dostça girişlerini resmeden edebi bir incelik barındırdığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin izafetle (dayfi İbrâhîme) kullanılmasının, misafirin şerefinin ev sahibinin şerefiyle bütünleştiği bir sosyal-etimolojik bağ kurduğunu belirtir.

        İbrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Arapça asıllı olmayıp yabancı kökenli (acemî) olduğunu, bu yüzden sarf bilgisinde gayr-i munsarif (tenvin almayan) olarak kabul edildiğini belirtirler. Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak Akatça "Abi-ramu" (yüce baba) veya İbranice "Abraham" köklerinden geldiğini, "halkın babası" veya "yüce ata" anlamlarını taşıdığını ve Kur'an'ın bu ismi tarihsel dini gelenekle tam bir uyum içinde kullandığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "İbrahim" isminin Kur'an'da hanifliğin ve tevhidin sembolü olarak merkezileştiğini, kelimenin etimolojik kökenindeki "babalık" vasfının onun "insanlığın önderi" (imam) olma vasfıyla bütünleştiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Arapçalaşmış formunun özgün kökündeki merhametli ve yüce liderlik anlamlarını koruyarak Kur'an vahyinin diline girdiğini açıklar. Theodor Nöldeke, ismin fonetik yapısının Kur'an'ın Mekke dönemi surelerindeki ritmik akışla tam bir uyum sağladığını ve peygamberler silsilesindeki merkezi konumunu yansıttığını ifade eder.

        El-mukremîn (الْمُكْرَمِينَ)

        İbn Fâris, "k-r-m" kökünün temel olarak şerefli olmak, değerli sayılmak ve cömertlik yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikram" eyleminin birine değer vermek ve onu onurlandırmak olduğunu, ism-i mef'ul (edilgen ortaç) çoğul formundaki "mukremîn" kelimesinin ise "kendilerine değer verilen, onurlandırılan ve şerefli kılınanlar" anlamına geldiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu sıfatın melekler için kullanılmasının nedenini; onların Allah katında şerefli olmaları veya İbrahim peygamberin onlara bizzat (hayvan keserek) ikramda bulunması şeklinde iki yönlü izah eder. Toshihiko Izutsu, "kerem" kavramının Kur'an'ın ahlaki dünyasında soyluluk ve cömertlikten ilahi bir onurlandırmaya evrildiğini, buradaki edilgen yapının meleklerin doğuştan sahip oldukları o ilahi "şeref" sıfatını pekiştirdiğini vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin bu yeminli anlatının girişinde yer almasının, anlatılacak olan olayın öznelerinin (misafirlerin) sıradan insanlar değil, metafiziksel bir saygınlığa sahip varlıklar olduğunu hissettiren edebi bir hazırlık olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "değerli olma" anlamının, hem Allah'ın onlara verdiği şanı hem de İbrahim'in onlara gösterdiği nezaketi aynı anda kapsayan zengin bir semantik katmana sahip olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "k-r-m" kökünün, varlığın özündeki saf iyiliği ve şerefi temsil ettiğini, buradaki kullanımın ise meleklerin nuraniyetine ve yüceliğine işaret ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X