Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 21. Ayet

    وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vefî enfusikum(c) efelâ tubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?”

      İnsanın Yaratılışındaki Kanıtlar

      Bu âyet-i kerîme, “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır” meâlindeki âyetin sılasıdır. Yani sizin kendi şahsınızda da kanıtlar vardır, hiç görmüyor musunuz? Yani Allah’ın birliğine ve rablığına dair kanıtlar, ölümden sonra dirilmekle ilgili kanıtlar, ayrıca şükrün, kulluğun ve imtihanın gerekliliğine dair kanıtlar vardır. Rablığın kanıtlarına dair de şunlar söylenebilir; Allah Teâlâ insanı bir “nutfe’den (sperm) yaratmaktadır, sonra onu “alaka”ya (embriyo) çevirmekte, sonra “alaka”yı "mudğa”ya (bir çiğnemlik et) çevirmekte, mudğayı da kemiğe ve ete dönüştürmektedir. Sonra üç karanlık perde arkasında ona organlarını yerleştirmektedir. O kadar ki her bakan, onun düzenli, sağlıklı hayat için maslahata uygun olduğunu, âfetlerden ve uyumsuzluktan sâlim bulunduğunu görür. Bu durum, onun tek bir zatın işi olduğuna ve O nun zatından dolayı bir kudrete sahip olduğuna, ilminin başkasından değil zatından olduğuna işaret eder. O, cenini ana rahminde halden hale çeviren ve ona organlarını yerleştiren Allah’tır. İnsan bu organları sayesinde nesneleri tutmakta, almakta, vermekte, selâmlamakta, görmekte, işitmekte ve yürümektedir. Yaratan bütün bunları, insanı başıboş bırakmak, ona mühlet verip imtihan etmemek, bir görev vermemek ve herhangi bir yasak koymamak için yapmış değildir. Cenab-ı Hakkın yerdeki, gökteki ve aralarındaki bütün yaratıkları insanın emrine ve hizmetine vermesi, ancak onları imtihan etmek için ve bütün bunlara karşı şükür görevlerini yerine getirmesi amacına yöneliktir. Bu âyette ölümden sonra dirilmenin kanıtı da vardır, çünkü söylediğimiz gibi Allah’ın insanı varettikten sonra iyilerin mükâfatlandırılması, kötülerin cezalandırılması ve herkesin ameline göre karşılık görmesi için onu yeniden diriltmemesi ihtimali yoktur. Çeşitli yerlerde ifade ettiğimiz gibi eğer Allah, yapıp ettiklerinde hesaba çekeceği âhiret âleminde insanları diriltmeseydi onları boşuna ve anlamsız olarak yaratmış olurdu.

      Kendinizde de. Yani bizzat kendinizin yaratılışında da kanıtlar vardır. Hiç görmüyor musunuz? Aslınız ve özünüz bir damla sudan (sperm) vücut bulduğu halde sizi en güzel surette ve en güzel yaratılış üzere nasıl varedip düzenlediğine bakmıyor musunuz? Aynı şekilde davarları ve bütün hayvanları da bir damla sudan yarattı, sonra onları sizin yararlanmanıza en uygun hale getirdi. Sizi de en güzel şekilde yarattı; sonra varlıkların hakikatlerini ve hikmetli özelliklerini anlamayı sağlayan duyu organlarını, aklı, kulağı ve gözü, bütün bunları düşünmeniz için verdi. İşte bunlar, yaratanın vahdâniyetinin kanıtıdır, verilen nimetlere şükretmenin ve Allah’a itaat yapmanın gerekliliğine dair delildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve fî (وَفِي)

        İbn Fâris, "f-y" kökünün temel olarak bir şeyin başka bir şeyin içinde bulunmasını (zarfiyet) ifade ettiğini belirterek, burada işaretlerin insanın bizzat kendi bünyesinde yer aldığını bildirdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "fî" edatının burada insanın kendi öz varlığına, biyolojik ve ruhsal derinliklerine işaret eden bir kapsayıcılık sunduğuna dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "vav" harfinin önceki ayetteki dış dünya (arz) delilleri ile insanın iç dünyası arasındaki bağı kuran bir atıf olduğunu, "fî" edatının ise bu delillerin insanın bizzat kendi bünyesinde yerleşik olduğunu dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.

        Enfüsiküm (أَنفُسِكُمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün temel olarak nefes almak, bir şeyin dışarı çıkması, kan, izzet ve bir şeyin bizzat kendisi (zat) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin ruh ve bedenden oluşan insan bütünlüğünü ifade ettiğini, çoğul formu olan "enfüs"ün ise tüm insanların kendi fıtri yapılarına, organlarına ve ruhsal yetilerine işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "nefs" kavramının Kur'an'ın insan tasavvurunda merkezi bir öneme sahip olduğunu, burada "küm" (sizin) zamiriyle birleşerek insanın kendi sübjektif dünyasına, psikolojik ve fizyolojik yapısına yönelik derin bir içgörü talebi oluşturduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin insanın biyolojik mucizelerinden psikolojik derinliklerine kadar uzanan o geniş sahayı kapsadığını ve insanın en yakınındaki laboratuvarın bizzat kendi bedeni ve ruhu olduğunu etimolojik olarak hissettirdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "n-f-s" kökündeki "kıymet ve letafet" anlamına dikkat çekerek, insanın kendi varlık aynasındaki ilahi işaretlerin en az dış dünyadakiler kadar değerli ve açık olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin çoğul yapısının ve zamirle kurduğu tamlamanın, her bireyin kendi içinde müstakil bir deliller manzumesi taşıdığını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyduğunu söyler.

        Efelâ (أَفَلَا)

        Celaleddin el-Suyuti, bu yapının soru hemzesi (istifham), atıf harfi (fe) ve olumsuzluk edatından (lâ) oluştuğunu belirterek; burada "görmüyor musunuz?" şeklindeki sorunun aslında bir kınama ve uyarı (tekdir ve tenbih) amacı taşıdığını ifade eder. Theodor Nöldeke, "efelâ" kalıbının erken dönem Mekke vahiylerinde muhatabın dikkatini en bariz gerçeklere çekmek için kullanılan, sorgulayıcı ve sarsıcı bir retorik üslup olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "fe" harfinin bir sonuç bildirdiğini, yani yeryüzündeki ve insanın içindeki bu kadar delilden sonra hala görememenin büyük bir şaşkınlık ve körlük olduğunu vurgulayan edebi bir geçiş sağladığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, olumsuz soru sîgasının (istifhâm-ı inkârî), "mutlaka görmeniz gerekir" anlamını pekiştiren bir dilbilimsel araç olduğunu söyler.

        Tübsırûn (تُبْصِرُونَ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün temel olarak görmek, fark etmek ve bir şeyin gerçeğine vakıf olmak anlamına geldiğini belirtir; "basar"ın gözle görme, "basiret"in ise kalp ve akılla kavrama olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ibsar" eyleminin sadece fiziksel bir görme olmadığını, duyularla gelen bilginin akıl süzgecinden geçirilerek bir farkındalık düzeyine ulaştırılması anlamı taşıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "b-s-r" kökünün Kur'an'da manevi körlüğün zıddı olarak konumlandığını, insanın kendi varlığındaki mucizeleri görmesinin ancak derin bir tefekkür ve ontolojik bir uyanışla mümkün olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geniş zaman çoğul (muzari) formunda gelmesinin, bu görme ve fark etme eyleminin bir anlık değil, sürekli bir gözlem ve bilinçli bir bakış açısı gerektirdiğini belirttiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik kökteki "basiret" boyutunun, insanın kendi biyolojik yapısındaki harikaları gördüğünde bunun arkasındaki ilahi kudreti zorunlu olarak idrak etmesi gereken bir bilişsel süreci temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin yapısındaki o geniş ve aktif sürecin, insanın kendi varlığına dair bilgisizliğini gidermesi için en büyük imkanın "görmek" eylemi üzerinden kurgulandığını dilbilimsel olarak açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X