Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 20. Ayet

    وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır."

      Yeryüzünde Bulunan Kanıtlar

      Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, yeryüzünde kesin olarak inananların yararlandığı açık kanıtlar vardır. Onlar kesin bilgiye dayanan bir yöntemle kanıtları bilen müminlerdir. [İkincisi,] yeryüzünde açık kanıtlar vardır, o kanıtları gerçekten kesin bilgiye dayanan iman sahibi olanlar bilir, olmayanlar bilmez. En doğrusunu Allah bilir. Yeryüzünde bulunan kanıtlardan maksat, Allah’ın birliğine dair kanıtlar, ölümden sonra dirilmekle ilgili kanıtlar, Cenâb-ı Hakk’ın sınırsız kudret sahibi olduğuna İlişkin kanıtlar ve benzerleridir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah, yeryüzünde mahlûkatm varlık şeklini ve mahiyetini bilemediği hayvanları, ağaçları, bitkileri, çeşit çeşit meyveleri yaratmıştır. Hiç şüphesiz böyle şeyler özellikle yok olmaları için yaratılmaz, dolayısıyla söylediğimiz gibi bunların hepsi birer kanıttır. Âyete şöyle bir mâna da verilmiştir: Yeryüzünün yaratılmasında çeşitli kanıtlar vardır; Allah onu yarattı, o ise üzerindekini sallamaya başladı, sonra Cenâb-ı Hak yeryüzünün istikrar bulması için oraya dağlan yerleştirdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve fî (وَفِي)

        İbn Fâris, "f-y" kökünün temel olarak zarfiyet, yani bir şeyin bir kabın veya mekanın içinde bulunması anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu harf-i cerin burada yeryüzünün bir sergi veya laboratuvar gibi içinde barındırdığı delillere işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "fî" edatının kattığı anlamın, ayetlerin yeryüzünün her zerresine nüfuz etmiş olduğunu ve bu kanıtların dışarıdan eklenen bir unsur değil, bizzat yeryüzünün kendi varoluşsal özünden fışkıran işaretler olduğunu dilbilimsel olarak vurguladığını söyler.

        El-ardı (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-z" kökünün temel olarak sertleşmek ve alçakta olmak manasına geldiğini, semanın zıddı olarak üzerinde yaşanılan, ayak basılan her yere "arz" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, insanın üzerinde hareket ettiği, bitkilerin yetiştiği ve tüm canlılığın fiziksel tabanını oluşturan bu mekanın, etimolojik olarak hem tevazuu hem de sarsılmaz bir kararlılığı (sertliği) temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada sadece kuru bir toprak parçası değil, üzerinde binlerce hayat formunu ve muazzam bir ekolojik dengeyi barındıran devasa bir sistem olarak sunulduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda "arz"ın, insanın geçici ikametgahı olmasına rağmen ilahi sanatın en somut ve gözlemlenebilir sahası olarak seçildiğini ifade eder.

        Âyâtün (آيَاتٌ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen bu kelimenin sözlükte "nişan, belirti, alamet ve işaret" anlamlarına geldiğini, bir şeyin varlığını kanıtlayan açık delil demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesinin duyularla algılanan ve insanı akıl yoluyla görünmeyen bir gerçeğe (yaratıcıya) ulaştıran her türlü nesne veya olay olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik dünyasındaki en kritik kavramlardan biri olduğunu, tabiat olaylarının kendi başına birer olgu olmaktan çıkıp, Allah'ın varlığına ve birliğine delalet eden birer "dil" ve "sembol" (semiyotik işaret) haline geldiğini vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin çoğul ve nekre (belirsiz) formda kullanılmasının, yeryüzündeki işaretlerin sayısının sonsuzluğuna ve her birinin kendine has bir ibret barındırdığına dair edebi bir vurgu taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin doğrudan tabiat kanunlarına, canlıların anatomisine ve evrenin işleyişindeki rasyonel mucizelere işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "âyet"in, bakan göze göre kendini ele veren ilahi birer şifre olduğunu söyler.

        Lil-mûkinîn (لِلْمُوقِنِينَ)

        İbn Fâris, "y-k-n" kökünün temel olarak şüphenin tamamen yok olması, bir bilginin akılda ve kalpte sarsılmaz bir kesinliğe ulaşması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" kavramının ilmin en üst derecesi olduğunu, sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbin de mutmain olması halini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "mûkin" kelimesinin Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemoloji) çok önemli bir yer tuttuğunu, tabiat ayetlerini sadece seyretmekle kalmayıp, onlardaki mantıksal ve ruhsal mesajı çözerek sarsılmaz bir imana ulaşan insan tipolojisini tanımladığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "y-k-n" kökünden türeyen ism-i fâil çoğul yapısının, ön yargısız bir şekilde evreni gözlemleyen ve bu gözlemlerini akli muhakeme ile kesin bilgiye dönüştüren "objektif gözlemcileri" imlediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik kökteki "sakinleşme ve durulma" manasından hareketle, yakînin şüphe fırtınalarının dindiği ve hakikatin tüm berraklığıyla kalbe yerleştiği bir biliş hali olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "li" (için) edatıyla birlikte kullanılan bu kelimenin, yeryüzündeki ayetlerin ancak bu zihinsel ve kalbi kıvama (yakîn) sahip olanlar için gerçek manada birer anlam ifade edeceğini dilbilimsel bir zorunlulukla ortaya koyduğunu söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X