وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zariyat suresi, zariyat 19, isteyen, mallar, zariyat suresi 19. ayet, yoksul hakkı, hak, haram
-
"Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı."
Bazıları bu âyetin zekâtla ilgili olduğunu söyledi. Ancak böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü bu sûre Mekke’de nâzil olmuştur, Mekke döneminde ise henüz zekât emri gelmemişti. Ancak eğer sahih bir rivayet varsa, sûre Mekkîdir, fakat bu âyet müstesna denilebilir. Buradaki “hak” kelimesi, farz olan zekât anlamında değil, zekâtın dışındaki bir hak anlamına gelmesi mümkündür. Şöyle de söylenmiştir: Bu âyet, sadece yardım isteyenlere ve yoksullara veımeye değil, kimseden mallarını esirgememeye karar veren belli bir kavim hakkında gelmiştir ve Allah onları bu nitelikleriyle övmektedir. Görmez misin ki Allah burada yardım isteyenlerin ve yoksulların haklarını hatırlatmakta, zekâtın verilmesi gereken sekiz sınıfı da başka bir âyette beyan etmektedir: Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allahın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.
Mahrum ve Sâil Kelimelerinin Delâleti
Sonra âyette geçen “mahrum” (الْمَحْرُومِ) ve “sâil” (السَّائِلِ) kelimelerinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle demiştir: Mahrum, fey ve ganimette hissesi olmayan kişidir, ganimet taksiminde orada olmadığı için bir pay alamayan ve bundan mahrum kalan kimsedir. Bazıları ise şöyle dedi: Mahrum, tabiî bir âfetle ekini ve bağı helak olan ve bu yüzden mahrum kalan kimsedir. Cenâb-ı Hak da onları Vâkıa sûresinde böyle nitelemiştir: “Doğrusu çok zarara uğradık! Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık”. Onlar ekinlerinden mahrum kaldıklarında böyle tavsif edildiler. Şöyle de söylendi: Mahrum, sanatı ve kazancı olmayan kişidir, o da mahrumiyet içindedir. Mahrumun, fakir olduğu halde iffetinden dolayı kimseden bir şey istemeyen kişi olduğu da söylenmiştir. “Sâil” (السَّائِلِ) ise dolaşıp dilenen kimsedir. Bize göre fakirler üç sınıftır: “Sâil”, yani dolaşarak insanlardan dilenen kişi. “Mu‘ter” (المُعْتَرّ), yani fakirliğini ve ihtiyacını insanlara gösteren, istemeye yeltenen, ancak açıkça dilenmeyen kimse. “Mahrum” ise fakirliğini ve ihtiyacını insanlardan gizleyen, kimseden bir şey istemeyen ve yoksul halini de belli etmeyen kimsedir. Burada sözü edilen kişiye kazançtan, ticaretten, sanat ve benzeri geçim yollarından mahrum olduğu için kendisine mahrum denilmesi mümkündür. Kazanca ve kazanç yollarına sahip olduğu halde yine ona mahrum denilmesi mümkündür, çünkü ticaretinin karşılığını alamadığı için mahrumdur, normalde çalışıp kazanıyor, ama eline bir şey geçmiyor ve mahrum kalıyor. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve fî (وَفِي)
İbn Fâris, "f-y" (f-y) köküne dayanan bu harf-i cerin temel işlevinin "zarfiyet" (bir şeyin içinde bulunması) olduğunu, burada ise hakkın veya sorumluluğun yerleşik olduğu kaynağa işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fî" edatının sadece fiziksel bir kapsanmayı değil, aynı zamanda mülkiyetin ve sahip olunan değerlerin içsel bir niteliği haline gelen sorumluluğu ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "vav" harfinin önceki ayetlerdeki müttaki ve muhsinlerin vasıflarını birbirine bağlayan bir atıf harfi olduğunu, "fî"nin ise sosyal adaletin uygulama sahası olan "malları" bu vasıfların içine dahil ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada mülkiyetin sadece bir sahip olma biçimi değil, aynı zamanda içinde başkalarının hakkını barındıran ahlaki bir kap olduğunu vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, harf-i cerin kattığı "içindelik" anlamının, söz konusu hakkın maldan ayrılamaz, onun asli bir parçası ve unsuru olduğunu dilbilimsel olarak pekiştirdiğini söyler.
Emvâlihim (أَمْوَالِهِمْ)
İbn Fâris, "m-v-l" (m-v-l) kökünden gelen "mâl" kelimesinin aslen sahip olunan her türlü değeri, özellikle de Araplar için en kıymetli mal olan develeri ifade ettiğini; kökteki hareketlilik ve "meyletme" (meyl) anlamının, insanın doğası gereği bu değerlere yönelmesini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mâl" kelimesinin insanların sahip oldukları ve kendisinden yararlandıkları her türlü dünyevi varlığı kapsadığını, çoğul formda (emvâl) kullanılmasının ise taşınır-taşınmaz her türlü zenginlik türüne işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-ekonomik terminolojisinde "mâl" kavramının sadece bir mülkiyet değil, bir "imtihan nesnesi" ve "toplumsal emanet" boyutuna evrildiğini, buradaki iyelik zamiriyle (hüm/onların) birlikte kullanımının, yasal mülkiyetin kabul edilmekle birlikte ahlaki bir kısıtlamaya tabi tutulduğunu vurgular. Theodor Nöldeke, kelimenin çoğul yapısının Mekke toplumundaki birikmiş servetlere ve ticaret hacmine dair tarihsel bir arka plan sunduğunu, dindarlık anlayışının bu servet üzerinden test edildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "m-v-l" kökündeki "meyl" (eğilim) ilişkisine dikkat çekerek, insanın kalbinin en çok meylettiği şey olan servetin, ancak başkalarının hakkı verildiğinde meşru bir zemine oturduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik bağlamda mülkiyetin bireyde toplanan bir güç olduğunu, ancak "emvâlihim" ifadesinin bu gücün içine ekilen bir sorumluluk tohumuyla sınırlandırıldığını ifade eder.
Hakkun (حَقٌّ)
İbn Fâris, "h-k-k" (h-k-k) kökünün temel olarak gerçeklik, sabitlik, sarsılmazlık ve bir şeyin olması gerektiği gibi olması anlamına geldiğini; buradaki kullanımın ise ödenmesi zorunlu, inkar edilemez bir "pay" ve "hisse"yi temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının hem bir sözün doğruluğunu hem de bir eylemin zorunluluğunu ifade ettiğini, malın içindeki bu hakkın rastgele bir lütuf değil, ilahi nizamın bir gereği olarak sabitlenmiş bir mülkiyet parçası olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin tefsir dilinde "bilinen bir pay" (ma'lûm) anlamına geldiğini ve bunun bir sadakadan ziyade, toplumsal dengenin anahtarı olan zorunlu bir mali mükellefiyet olarak görüldüğünü kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "hak" kelimesinin ontolojik gerçeklik ile ahlaki görevi birleştiren köprü bir kavram olduğunu, mal içindeki bu hakkın verilmemesi durumunda mülkiyetin hakikatten (hak) sapmış sayılacağını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "hak" olarak seçilmesinin, yoksulun bu payı alırken minnet duymasına gerek olmadığını, çünkü onun mal sahibine ait değil, bizzat yoksula ait olanın iadesi anlamı taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik kökteki "sabitlik" (ihkâk) anlamının, sosyal adaletin duygusal bir tercihe değil, varoluşsal bir yasaya dayandırıldığını gösterdiğini ifade eder.
Lis-sâili (لِلسَّائِلِ)
İbn Fâris, "s-e-l" (s-e-l) kökünün temel olarak bir şeyi talep etmek ve birinden bir şey istemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâil" kelimesinin ism-i fâil (etken ortaç) yapısında olduğunu ve burada ihtiyacını dile getiren, yoksulluğu sebebiyle yardım talep eden kişiyi tanımladığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, "li" (için/ait) edatıyla birlikte "sâil" kelimesinin kullanılmasının, malın içindeki o hakkın doğrudan doğruya yardım isteyene ait bir mülkiyet iddiası taşıdığını belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda el açmanın (suâl) onur kırıcı görülmesine karşın, Kur'an'ın "sâil" kavramına hukuki bir statü kazandırarak yardım istemeyi meşru ve cevap verilmesi zorunlu bir duruma dönüştürdüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sözlük anlamındaki "soru sorma" ile "talep etme" arasındaki bağı hatırlatarak, sâilin sadece para isteyen değil, aynı zamanda toplumun vicdanına bir soru yönelten özne olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin belirlilik takısıyla (el) gelmesinin, yardıma muhtaç olan ve bu ihtiyacını beyan eden somut bir insan tipolojisini belirginleştirdiğini söyler.
Ve'l-mahrûmi (وَالْمَحْرُومِ)
İbn Fâris, "h-r-m" (h-r-m) kökünün temel olarak mahrumiyet, yasaklama ve bir şeyden engellenme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mahrûm" kelimesinin ism-i mef'ul (edilgen ortaç) formunda olduğunu ve kendisinden rızkın veya nasibin kesildiği, eline imkan geçmeyen veya elindekini yitirmiş kişiyi ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir geleneğinde "mahrûm"un, rızkı daralmış olmasına rağmen haya ve iffetinden dolayı insanlardan bir şey istemeyen (sâilin zıddı olan) "iffetli yoksul" olarak tanımlandığını kaydeder. Theodor Nöldeke, bu iki terimin (sâil ve mahrûm) bir arada kullanılmasının, Mekke dönemindeki sosyal yapının tüm mağdur kesimlerini kapsayan bütüncül bir yardım vizyonu sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mahrûm" kelimesinin pasif yapısının, bu kişilerin kendi iradeleri dışındaki şartlar (işsizlik, afet, hastalık vb.) sebebiyle nasipsiz kaldıklarına ve toplumun onları fark etme sorumluluğuna işaret ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik olarak "harem" (dokunulmazlık) ile aynı kökten gelen bu kelimenin, mahrumun durumunun gözetilmesinin ilahi bir dokunulmazlık ve saygınlık meselesi olarak ele alındığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "mahrûm" kelimesinin sonundaki mazi-edilgen vurgunun, yardımın sadece isteyenle sınırlı kalmaması gerektiğini, istemeye gücü veya cesareti olmayanları da kapsayan geniş bir merhamet ağını dilbilimsel olarak zorunlu kıldığını söyler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla