ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zâriyât Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ateş, zariyat 14, kıyamet günü sorusu, azap tattırma, zariyat suresi 14. ayet, zariyat suresi, acelecilik, fitne, sınav, imtihan
-
"Tadın bakalım cezanızı! Çabucak gelmesini isteyip durduğunuz işte bu!"
Yani, içinde şiddet ve zorluk bulunan azabı tadın bakalım! Çabucak gelmesini isteyip durduğunuz işte bu! Yani dünyada iken hemen gelmesini istediğiniz ve âhirette olmadığını iddia ettiğiniz azabı şimdi tadın bakalım!
Yorumu Yorumla
-
Zûkû (ذُوقُوا)
İbn Fâris, "z-v-k" kökünün temel olarak bir şeyin tadına bakmak ve duyularla algılamak anlamına geldiğini belirterek, bu kelimenin sadece dille tadılan yiyecekler için değil, insanın maruz kaldığı her türlü acı veya lezzet için mecazen kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "zevk" kelimesinin aslen az bir miktar tatmak olduğunu, ancak Kur'an'da azabın şiddetini ve sürekliliğini vurgulayan bir emir kipiyle ("tadanız") kullanılarak, azabın tüm benliği kuşatan etkisini anlattığına dikkat çeker. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin cehennem bekçileri tarafından söylenmiş bir emir (emir-i ihâne) olduğunu, inkarcıları aşağılamak ve hak ettikleri cezayı onlara duyumsatmak amacıyla seçildiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin bu bağlamdaki kullanımının erken dönem vahiylerine özgü o keskin ve sarsıcı hitap tarzının bir parçası olduğunu, somut bir duyusal eylemin (tatmak) soyut ve dehşetli bir cezalandırma sürecine aktarıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "zûkû" emrinin Mekke müşriklerinin dünyadaki şatafatlı ve lezzet odaklı yaşamlarına bir gönderme olduğunu, şimdi ise o lezzetlerin yerini alan ateşin tadına bakmaya zorlandıklarını gösteren ironik ve tahkir edici bir üslup taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik kökteki duyusal algılamanın, ahiretteki azabın sadece sembolik değil, insanın tüm varlığıyla bizzat tecrübe edeceği nesnel bir gerçeklik olduğunu dilbilimsel olarak kanıtladığını söyler.
Fitneteküm (فِتْنَتَكُمْ)
İbn Fâris, "f-t-n" kökünün aslen altını ateşe atarak saflığını kontrol etmek, yani "eriyip tasfiye olmak" manasına geldiğini; burada ise kelimenin bizzat "ateşle yakılma ve azap" anlamında kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "fitne" kelimesinin burada önceki ayetteki eylemi karşılayan bir isim olarak, inkarcıların ateşte yanışlarını ve bu yanışın bir sonucu olan o büyük yıkımı tasvir ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimeyi "azabüküm" (sizin azabınız) veya "ihraküküm" (sizin yanışınız) şeklinde izah ederek, dünyadaki sahte iddiaların karşılığının bu ateşli testle verildiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kökteki metalurjik anlamın (maden eritme) Kur'an'ın cehennem tasvirlerinde çok derin bir semantik işleve sahip olduğunu, insanın özündeki küfrün bu ateşle dışa vurulduğunu ve "fitne"nin burada hem eylemi hem de sonucu kapsayan kuşatıcı bir azap terimi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "küm" (sizin) zamiriyle birlikte, bu azabın dışarıdan gelen rastgele bir olay değil, bizzat kişinin dünyadaki eylemlerinin (kendi fitnelerinin) bir ürünü ve karşılığı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "f-t-n" kökünün ifade ettiği "ateşte eritilme" halinin, dünyada müminlere baskı uygulayanların o gün bizzat ateşin baskısı altında kalacaklarını gösteren sarsıcı bir etimolojik uyarı olduğunu belirtir.
Hâzâ (هَٰذَا)
Celaleddin el-Suyuti, bu işaret isminin (ism-i işaret) o anda yaşanmakta olan azabı göstermek için kullanıldığını, uzak bir ihtimalden değil, bizzat içinde bulunulan ve kaçışın imkansız olduğu o anki gerçeklikten bahsedildiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, "hâzâ" kelimesinin bu bağlamda kullanılmasının, vahiylerin muhatabı sarsan ve dikkatini doğrudan doğruya "burada ve şimdi" olan olguya çeken işaret edici gücünü (deictic force) temsil ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, bu işaret isminin ayetteki konumunun, önceki ayetlerde sorulan "Ne zaman?" sorusuna verilen en somut ve nihai cevap olduğunu, belirsizliğin yerini kesin bir görünüre bırakmasını sağladığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hâzâ"nın kullanımının, müşriklerin alaya aldığı şeyin artık bir iddia olmaktan çıkıp, elleriyle dokunacak kadar yakın ve gözleriyle gördükleri bir azap halini aldığını gösteren retorik bir belirginleştirme olduğunu ifade eder.
Ellezî (الَّذِي)
Celaleddin el-Suyuti, bu ilgi zamirinin (ism-i mevsul), azabın niteliğini bir önceki ayetteki alaycı sorgulamayla ilişkilendirmek için kullanıldığını ve cümlenin devamını bir önceki duruma bağlayan dilbilimsel bir köprü kurduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, "ellezî" kelimesinin burada bir tanımlama (identifikasyon) işlevi gördüğünü, yani mevcut azabın geçmişteki alaycı beklentiyle birebir aynı şey olduğunu pekiştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ism-i mevsulün kullanımının, gerçekleşen bu sonucun (azabın) sebepsiz olmadığını, aksine geçmişteki belirli bir tavra (acele istemeye) dayandığını gramatik bir zorunlulukla ortaya koyduğunu söyler.
Küntüm (كُنْتُمْ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün oluş, varlık ve süreklilik bildirdiğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu geçmiş zaman fiilinin (mazi), inkarcıların dünyadaki o inatçı ve yerleşik tutumlarını, yani kıyameti alaya alarak acele isteme hallerinin uzun bir süre devam ettiğini bildirdiğini açıklar. Theodor Nöldeke, "kâne" fiilinin bu şekilde kullanımının, anlatılan eylemin geçmişte kalmış olsa da etkilerinin ve sorumluluğunun şu anki azaba kaynaklık ettiğini gösteren zamansal bir perspektif sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "küntüm" kelimesinin, müşriklerin geçmişteki küstahlıklarını hatırlatarak, o günkü cüretlerinin bugün nasıl bir bedele dönüştüğünü gösteren bir yüzleştirme aracı olduğunu vurgular.
Bihî (بِهِ)
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "be" harf-i cerinin ve sonrasındaki "hi" zamirinin, "kıyamet günü"ne veya "azaba" işaret ettiğini, acele istenen nesnenin bizzat o dehşetli gün olduğunu belirttiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamirin kullanımının, alaycı sorgulamanın doğrudan doğruya vahiyle bildirilen o büyük gerçekliği hedef aldığını dilbilimsel olarak sabitlediğini söyler.
Testa'cilûn (تَسْتَعْجِلُونَ)
İbn Fâris, "a-c-l" kökünün acelecilik, sabırsızlık ve bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini istemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istif'âl" babından gelen bu kelimenin, bir şeyi talep etmede aşırıya kaçmak manası taşıdığını, burada ise müşriklerin kıyametin kopmasını ve azabın gelmesini alay ederek, meydan okuyarak ve ciddiyetsiz bir sabırsızlıkla istemelerini ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu fiilin geniş zaman (muzari) yapısının, müşriklerin bu alaycı taleplerinin dünyada bir karakter özelliği haline geldiğini ve sürekli tekrarlandığını gösterdiğini kaydeder. Theodor Nöldeke, "testa'cilûn" gibi eylem bildiren kelimelerin ayet sonlarında kullanılmasının, surenin başındaki ritmi ve vurguyu zirveye taşıdığını, alaycı sorunun yerini acı bir itirafa bırakma sürecini fonetik olarak desteklediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki inkarcıların "Hadi o azap nerede, gelsin de görelim!" şeklindeki meydan okumalarını deşifre ettiğini, şimdi ise o acele istedikleri şeyin içinde olduklarını hatırlatan sarsıcı bir yüzleştirme olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kökteki "vaktinden önce isteme" anlamının, insanın haddini aşarak ilahi takvime müdahale etme çabasındaki çarpıklığa ve ahireti yok saymanın getirdiği o cahilce cesarete işaret ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla