Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zâriyât Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zâriyât Sûresi, 13. Ayet

    يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme hum ‘alâ-nnâri yuftenûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      12-13. "Hani son yargılama günü ne zaman? diye sorarlar. Ogün onlar ateşle sınanacaklar!"

      Dinî Değerlerle Alay Etmek

      Hani son yargılama günü ne zaman? diye sorarlar. Onlar öğrenmek amacıyla değil de alay etmek için ve inat olsun diye kıyâmet gününün ne zaman geleceğini soruyorlardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ, O gün onlar ateşle sınanacaklar buyurdu. Eğer onlar öğrenmek amacıyla sormuş olsalardı, kendilerine böyle bir tehdit gelmeyecekti. Görmez misin ki, Cibril aleyhisselâmın Resûlullah’a (s.a.) geldiği ve ona imanın ve İslâm’ın ne olduğunu sorduğu uzun bir hadiste anlatılmaktadır. Bu hadiste Cibril, kıyâmetin ne zaman kopacağını da sormuştu, ama bundan dolayı herhangi bir tehdit gelmediği gibi bir kınama da söz konusu olmadı. Çünkü onun sorusu, insanların öğrenmesini sağlamak gayesini taşıyordu. Hz. Musanın (s.a.) kavmi, Bize Allahı apaçık göster diyerek ondan Allah’ı kendilerine göstermesini istemişlerdi de onları hemen yıldırım çarpmıştı. Çünkü onlar bunu öğrenmek için değil, alay etmek için inatlarını sürdürmek için istemişlerdi. Resûlullahın (s.a.) ashabı da Allahı görmeyi istediler, ama onlar Allah’ı âhirette görmekle vâdolundular ve müjdelendiler. Çünkü onlar alay etmek için değil, Allah’ı görüp göremeyeceklerini öğrenmek için sormuşlardı. İşte âyette sözü edilen kâfirler de alay etmek amacıyla kıyâmetin ne zaman olduğunu soruyorlardı: Bizi korkuttuğun kıyâmet ne zaman gelecek? Bize vâdettiğin azabın vakti ne zaman? Bundan dolayı Allah Teâlâ, onlara şu cevabı vermektedir: O gün onlar ateşle sınanacaklar! En doğrusunu Allah bilir.

      Hüküm Her Zaman Zahire Göre Değildir

      Bu ayet-i kerime hükmün, ifadenin her zaman zâhirine bina edilemeyeceğine de işaret etmektedir. Çünkü kâfirlerin Resûlullah’a (s.a.) kıyâmeti sormaları ile Cibril aleyhisselâmın kıyâmeti sorması arasında fark yoktur. Ama Hz. Peygamber Cibril’e, “Sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir” diye karşılık vermiştir. Cenâb-ı Hakk’ın kâfirlere verdiği cevap ise şöyledir: O gün onlar ateşle sınanacaklar! Bu iki sözün söylendiği ortama vâkıf olan biri, sorulan sorulardan birinin alay etmek amacı taşıdığını, diğerinin ise öğrenmek maksadıyla sorulduğunu da bilir. Dolayısıyla verilen iki cevaptan birinin sorunun birine, diğerinin de sorunun diğerine ait olduğunu anlar. İşte bu durum, hükmün ifadenin zâhirine her zaman bina edilemeyeceğine işaret eder; ancak sorulan sorudan maksadın ne olduğunu anlaması için o ortama vâkıf olana bakması yahut ifadedeki mânadan anlaması gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

      O gün onlar ateşle sınanacaklar! Cenâb-ı Hak bu âyette, onların alay etmek amacıyla kıyâmet gününü sorduklarını, hakikatte kıyâmeti inkâr ettiklerini haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: O gün, onların sınanacağı gündür. Bu ifadenin iki mânaya geldiği söylenmiştir. Birincisi, sınanacaklar, yani belâya uğrayacaklar, azapla ve zorluklarla imtihan edilecekler. Âyette geçen “fitne” kelimesi, zorluk ve belâ ile imtihan edilmek anlamına gelir. İçinde zorluk bulunduğundan dolayı azaba da fitne denilir. [İkincisi,] sınanacaklar kelimesine bazıları yakılacaklar diye mâna verdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte zamanın mutlak bir dilimini veya güneşin doğuşu ile batışı arasındaki süreyi ifade ettiğini, burada ise önceki ayette geçen soruya (Ne zaman?) cevap niteliğinde, eylemin gerçekleşeceği o dehşet anını belirten bir zaman zarfı olarak kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin burada ahiret kronolojisindeki belirli bir aşamayı, yani hesap ve cezanın fiilen başladığı kırılma noktasını temsil ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin nasb (üstün) haliyle gelmesinin, bir önceki ayetteki alaycı soruya doğrudan, somut bir vakit tayin ederek karşılık verdiğini ve o günün karakteristik özelliğinin hemen ardından gelecek olan eylemle (fitne) açıklanacağını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "o gün" şeklinde vurgulanmasının, müşriklerin alay ettiği zamanın soyut bir kavram olmaktan çıkıp, tüm çıplaklığıyla yüzleşecekleri gerçek bir randevuya dönüştüğünü gösterdiğini ifade eder.

        Hüm (هُمْ)

        İbn Fâris, "h-m" köküne dayanan bu kelimenin üçüncü çoğul şahıs zamiri olduğunu ve burada muhatap alınan inkarcıların bizzat kendilerine, yani kişiliklerine ve varlıklarına işaret ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, zamirin cümlede mübteda (özne) konumunda olduğunu ve devamındaki eylemin doğrudan bu kişilerin üzerinde gerçekleşeceğini bildirdiğini açıklar. Theodor Nöldeke, bu zamirin kullanımının, cezalandırılacak olanların anonim bir grup değil, bizzat o alaycı soruları soran Mekkeli müşriklerin kendileri olduğunu vurgulayan retorik bir belirginleştirme (teşhis) sağladığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zamirin açıkça zikredilmesinin, azabın ve imtihanın doğrudan doğruya o inkarcı özneleri hedef aldığını ve kaçacak bir yerlerinin olmadığını dilbilimsel olarak perçinlediğini belirtir.

        Alâ (عَلَى)

        İbn Fâris, "a-l-v" kökünden türeyen bu harf-i cerin temel anlamının yükseklik, üstünlük ve bir şeyin üzerinde olma (istila) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "alâ" edatının burada bir nesnenin bir yerin üzerinde fiziksel olarak bulunmasını ifade etmesinin yanı sıra, azabın ve ateşin onları her yönden kuşatıp alt ettiğini, baskın geldiğini anlatan manevi bir üstünlük (hükmetme) manası taşıdığına dikkat çeker. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın ateşle (en-nâr) birlikte kullanılmasının, inkarcıların ateşin içine atılmakla kalmayıp, ateşin üzerlerinde hakimiyet kuracağı bir konumu tasvir ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "alâ" harf-i cerinin eyleme kattığı kuşatıcılık anlamının, cezalandırılan öznenin azap karşısındaki mutlak acziyetini ve ateşin dikey bir baskıyla onları ezmesini sembolize ettiğini ifade eder.

        En-nâri (النَّارِ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün temel olarak ışık, aydınlık ve yakıcı güç anlamlarına geldiğini; "nâr" kelimesinin ise hem ışığı hem de yıkıcı, yakıcı ısısı olan ateşi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel ateş anlamının ötesinde, Kur'an'da ilahi adaletin bir tecellisi olan cehennem azabını tanımlayan temel terim olduğunu, yakıcılık özelliğinin günahların arındırılması veya cezalandırılmasıyla eşleştiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin başındaki "el" (lam-ı tarif) takısının, bilinen ve vahyedilen o dehşetli cehennem ateşine işaret ettiğini (ahd-i harici) kaydeder. Toshihiko Izutsu, "nâr" kavramının Kur'an'ın ontolojik haritasında "cennet" (nûr/bahçe) kavramının zıddı olarak yer aldığını ve bu bağlamda ilahi gazabın en somut, en sarsıcı sembolü olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemi hitabetindeki merkezi rolüne dikkat çekerek, ateşin burada sadece fiziksel bir acı değil, hakikati alaya alanların karşılaşacağı nihai yıkımın ve pişmanlığın kozmik karşılığı olarak kullanıldığını vurgular.

        Yüftenûne (يُفْتَنُونَ)

        İbn Fâris, "f-t-n" kökünün aslen altını içindeki yabancı maddelerden arındırmak için yüksek ateşe sokmak, eritmek ve denemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fitne" kavramının özünde bir imtihan ve deneme yattığını, ancak ateşle birlikte kullanıldığında kelimenin asıl etimolojik kökenine dönerek "ateşte yakılmak, azap görmek ve o ateşin içinde eritilerek tasfiye edilmek" anlamını kazandığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin geniş zaman edilgen (muzari meçhul) yapıda gelmesinin, inkarcıların ateşte yakılma eyleminin sürekli, kesintisiz ve dehşet verici bir şekilde gerçekleşeceğini bildirdiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, "yüftenûne" kelimesinin seçilmesinin Kur'ani üslubun bir harikası olduğunu, zira bu kelimenin hem "azap çekmek" hem de "denenmek" anlamlarını aynı anda barındırarak, ahiretteki bu durumun aslında dünyadaki sahte iddiaların ateşle test edilmesi anlamına geldiğini belirttiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, kökteki metalurjik (maden eritme) anlamın, insanın karakterinin ve inancının ahirette ateşten bir süzgeçten geçirilmesini anlatan sarsıcı bir metafor olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki inkarcıların Müslümanlara uyguladığı "fitne" (baskı ve işkence) eylemine bir nazire niteliği taşıdığını, dünyada müminleri ateşle/işkenceyle deneyenlerin, o gün bizzat ateşin içinde kendilerinin "fitneye" (azaba) tabi tutulacaklarını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, edilgen yapının (meçhul sîga), bu cezalandırma işleminin kaçınılmaz bir ilahi emirle ve engel olunamaz bir kudretle gerçekleştirileceğini dilbilimsel olarak ortaya koyduğunu söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X