وَق۪يلِه۪ يَا رَبِّ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ لَا يُؤْمِنُونَۢ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
“Allah, peygamberin 'Ey Rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluk’ dediğini de biliyor.”
Allah, peygamberin ‘Ey Rabbim!’ dediğini de biliyor. Burada geçen “kîlihi” (قِيلِهِ) kelimesindeki lâm harfi “kîlehû” diye üstün olarak da “kîlihî” diye esre olarak da okunmuştur. Üstünlü olarak okuyan, cümleyi, “Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar!” mealindeki âyete atfetmiş olur, yani biz söyleneni, onların açıkladıkları sözleri duyarız, hatta biz her şeyi duyarız. Esreli okuyan da cümleyi “Kıyâmetin kopacağı zamanı yalnız Allah bilir” mealindeki âyete atfetmiş olur, yani kıyâmetin ne zaman kopacağını ve onların söyledikleri sözleri Allah bilir. Ey Rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluktur. Bu cümlede sanki gizli bir kelime var gibidir, yani ona denildi ki: Şöyle söyle: Bunlar tasdik etmeyen bir topluluktur. Bu cümle de Resûlullah’m (s.a.) peygamber olduğuna dair bir delil vardır, çünkü Hz. Peygamber onların iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Sonuçta onun verdiği haber gerçekleşti ve onlar iman etmediler. Bu, kendisine bunu öğretenin ve bu bilgiyi ona verenin Allah olduğunu gösterir.
Yorum
-
Ve kîlihî (وَقِيلِهِ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının bir şeyi söylemek, telaffuz etmek, iddia etmek ve bir düşünceyi seslendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kîl" kelimesinin "kavl" (söz) mastarının bir ismi olduğunu, burada peygamberin Allah'a sunduğu o derin ve sarsıcı yakarışı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin başındaki "ve" harfinin bir yemine veya önceki ayetlerdeki ilahi ilme matuf olduğunu; peygamberin tebliğ sürecinde maruz kaldığı eziyetler karşısında "Ey Rabbim!" şeklindeki feryadının bizzat Allah tarafından bir "delil" olarak kayıt altına alındığını savunur. Angelika Neuwirth, bu ifadenin Mekki surelerin karakteristik yapısında elçinin yalnızlığını, dışlanmışlığını ve nihai sığınışını resmeden dramatik bir "itiraf ve şikayet" motifi olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "kîl" kelimesinin Kur'an'ın eskatolojik (ahiret ile ilgili) anlatılarında elçinin tanıklığını mühürleyen hukuki bir terim gibi işlev gördüğünü ifade eder.
Yâ Rabbi (يَا رَبِّ)
İbn Fâris, r-b-b kökünün asıl anlamının bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak, onu yönetmek ve kemale erene kadar terbiye etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin mülkiyet ve terbiyeyi iç içe barındırdığını; buradaki nidâdaki iyelik ekinin (Rabbi/Rabbim) kulu ile yaratıcısı arasındaki o en mahrem, sarsılmaz ve sığınılan bağı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu nidanın bir "istigâse" (yardım dileme) olduğunu; peygamberin beşeri gücünün ve sosyal imkanlarının tükendiği noktada mutlak ontolojik otoriteye (Rab) yönelerek dikey bir iletişim kurduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu hitabın sadece teolojik bir isimlendirme değil, insanın varoluşsal çaresizliğini "mürebbi" (terbiye eden) olan Allah'a arz etmesi ve O'nun rububiyetine mutlak teslimiyetini ifade eden bir sığınma eylemi olduğunu belirtir.
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, e-n-n kökünün bir hükmü pekiştirmek ve şüpheyi gidermek anlamında bir harf olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının burada peygamberin şikayetindeki kesinliği ve muhataplarının değişmez olan o inkar durumunu mühürlediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu edatın Kur’an’ın semantik yapısında "hakikatin nesnel ilanı" işlevi gördüğünü; inkarcıların durumunun bir ihtimal değil, mutlak bir "karakter tescili" olarak sunulduğunu vurgular.
Hâulâi (هَٰؤُلَاءِ)
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin yakındaki bir topluluğa işaret eden (ism-i işaret) bir çoğul form olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu işaretin peygamberin bizzat içinde yaşadığı, tebliğ ettiği ancak kendisine karşı sistemli bir direnç gösteren Mekkeli müşrikleri "parmakla gösterircesine" nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin metin içinde muhatapları nesneleştirdiğini; onları hakikatin karşısında duran, uyarılara kulak tıkamış somut bir "öteki" kitle olarak konumlandırdığını savunur.
Kavmun (قَوْمٌ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün temelinde ayağa kalkmak, bir arada durmak ve bir sistemi sürdürmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin ortak bir gaye veya soy etrafında birleşen toplulukları ifade ettiğini; ayette ise bu topluluğun "inkar" paydasında birleşmiş, sarsılmaz bir inat sergileyen homojen bir yapıyı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavm kavramını Kur’an’ın sosyolojik mimarisinde "elçinin doğrudan muhatap aldığı sosyal birim" olarak tanımlar; bu birimin direncinin bireysel bir tercih olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğe dönüştüğünü vurgular.
Lâ yu'minûn (لَا يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün asıl anlamının korkunun zıddı olan güven, emniyet, gönül huzuru ve doğrulamak (tasdik) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin bir gerçeğe sarsılmaz bir şekilde mutmain olması olduğunu; "lâ yu'minûn" (inanmıyorlar) ifadesinin, muhatapların zihinlerinin ve kalplerinin hakikate karşı bütünüyle kapandığını, o sarsılmaz güven duygusunu (imanı) yitirdiklerini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, imansızlığı Kur’an’ın ahlak semantiğinde "ontolojik nankörlük" olarak tanımlar; fiilin geniş zaman formunda gelmesinin, bu topluluğun inkarı bir karakter ve süreğen bir yaşam tarzı haline getirdiklerini ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin peygamberin Allah'a sunduğu nihai "teşhis" olduğunu; muhatapların hidayete giden yolları kendi iradeleriyle tıkadıklarını ve bu "inanmama" halinin artık onların ayrılmaz bir vasfı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu nitelemenin elçinin üzerindeki tebliğ yükünü hafifleten, onlara karşı duyulan ümidin yerini ilahi adaletin bekleyişine bırakan bir "hal beyanı" olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum