وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 87. Ayet
Daralt
X
-
“Onları kim yarattı? diye sorsan kuşkusuz ‘Allah yarattı’ diyecekler. Şu halde (Allah’ı bırakıp) nasıl onlara dönebiliyorlar!”
Onları kim yarattı? diye sorsan kuşkusuz ‘Allah yarattı’ diyecekler. Sûrenin baş tarafında Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu: “Kendilerine ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan tereddüt etmeden, ‘Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı’ diyeceklerdir”. Sonra Allah, o yaratıcının niteliğini şöyle açıklıyor: “Yeri sizin için döşek yapan O’dur”. Sözü edilen insanların hepsi, gökleri ve yeri yaratanın, kendilerini ve ihtiyaç duydukları her nesneyi yaratanın Allah Teâlâ olduğunu ikrar ettiler. Onların bu bilgiyi ve bu anlayışı nasıl elde ettikleri konusunda üç ihtimal vardır. Birincisi, bu, Allah’ın onların kalplerinde yaratmış olduğu zorunlu ve hakiki bir bilgidir, bu sayede onlar her şeyi yaratanın Allah Teâlâ olduğu konusunda gerçek bir bilgi sahibi olmuşlardır. İkinci ihtimal, onlar atalarını ve onlardan duydukları inancı taklit ederek böyle söylemişlerdir. Üçüncü ihtimal de, tefekkür ve düşünmekle istidlâlde bulunarak bu bilgiye ulaşmışlardır. Nesneleri düşünüp onlar hakkında tefekkür etmek Arapların âdetlerindendi, onlar da düşünüp tefekkür etmişler ve aklî istidlâl yoluyla böyle olması gerektiği kanaatine varmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
(Allah’ı bırakıp) nasıl onlara dönebiliyorlar! Allah şöyle buyuruyor: Kendi dilleriyle Allah’a vermiş oldukları söze vefa göstermekten onları vazgeçiren sebep nedir? Her nesneyi yaratanın Allah olduğunu ve her şeyin O’ndan geldiğini söyleyip ikrar ettikleri hakikatten yüz çevirmelerine sebep olan düşünce nedir? Allah bu soruyu kendilerini yaratanın Cenâb-ı Hak olduğunu ve yaratmakta putların hiç dahlinin bulunmadığını, bu gerçeği öğrendikten sonra bilenlere soruyor. Yani taptıkları putlar yaratıcı değildir. Doğru yola kavuşturan sadece Allah’tır.
Müfessirler bu âyete, nasıl inkâr ediyorlar mânasını verdiler, yani bütün bunları bildikten sonra ibadet ettikleri putlara nasıl ilâh adını verebiliyorlar yahut ibadet yoluyla teşekkürlerini Allah’a değil de bütün bunları yaratmayan nesnelere nasıl sunabiliyorlar?
Yorum
-
Le-in (وَلَئِنْ)
İbn Fâris, e-n kökünün bir hükmü pekiştirmek ve şüpheyi gidermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "le" harfinin gizli bir yemin (kasem) bildirdiğini, "in" edatının ise şart ifade ettiğini; bu yapının "andolsun ki eğer..." şeklinde kaçınılmaz bir önermeyi ve kesinlik içeren bir varsayımı nitelediğini açıklar.
Seeltehum (سَأَلْتَهُمْ)
İbn Fâris, s-e-l kökünün asıl anlamının bir şeyi talep etmek, aramak ve bilgi istemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "suâl" eyleminin burada bilgi edinmekten ziyade, muhatabın (müşriklerin) içindeki gizli bir itirafı açığa çıkarmak amacıyla yöneltilen retorik bir soruyu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili peygamber ile müşrik toplumu arasındaki diyalojik süreçte bir "mantıksal sıkıştırma" yöntemi olarak görür; sorunun muhatabı kendi inancıyla yüzleşmeye zorladığını vurgular.
Men (مَنْ)
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan bir soru ismi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "men" sorusunun yaratıcı failin (öznenin) kimliğine odaklandığını; müşriklerin evrenin başlangıcına dair "anonim" bir güçten ziyade, "kişisel bir yaratıcı" (Allah) tasavvuruna sahip olduklarını bu soru aracılığıyla beyan ettiğini ifade eder.
Halekahum (خَلَقَهُمْ)
İbn Fâris, h-l-k kökünün temelinde bir şeyi ölçüp biçmek, takdir etmek ve pürüzsüzce var etmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramının bir şeyi yokluktan varlığa çıkarmak veya mevcut bir şeyi yeni bir ölçüye (kader) göre düzenlemek olduğunu; ayette insanın kendi varoluşsal başlangıcını Allah'a nispet etmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, yaratma kavramının Kur'an'ın ontolojik merkezinde yer aldığını; müşriklerin kendi yaratılışlarını Allah'a bağlamalarının, onların zihnindeki "Hâlık" (Yaratıcı) tasavvurunun sarsılmazlığını gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının müşriklerin teolojik çelişkisini deşifre ettiğini; yaratıcı olarak Allah'ı kabul ederken, ibadette başkalarına yönelmelerinin mantıksal bir çöküş olduğunu ifade eder.
Leyekülunne (لَيَقُولُنَّ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün bir şeyi dillendirmek, sesli ifade etmek ve bir iddiada bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin başındaki "le" ve sonundaki şeddeli "nun" harflerinin kesinlik ve zorunluluk (tekit) ifade ettiğini; müşriklerin bu soru karşısında başka bir seçenek bulamayacaklarını ve hakikati "Allah" diyerek itiraf etmek zorunda kalacaklarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu cevabın onların derin fıtratındaki gizli imanın bir patlaması (itirafı) olduğunu vurgular.
Allâhu (اللَّهُ)
Arthur Jeffery, ismin kadim Sami dillerindeki karşılıklarına (Eloah/Elah) dikkat çekerek, Kur'an'ın bu ismi "yegane yaratıcı ve mutlak otorite" olarak tevhidi bir bağlamda yeniden inşa ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" lafzının tüm ilahi sıfatları kendinde toplayan o mutlak ve yüce zâtın özel ismi olduğunu; müşriklerin bu ismi kullanırken O'nun yaratıcı gücünü kabul ettiklerini açıklar. Toshihiko Izutsu, "Allah" kavramının Kur'an'ın en üst odağı olduğunu ve müşriklerin bu ismi kullanarak O'nu evrenin "ontolojik kaynağı" olarak tescillediklerini vurgular.
Fe-ennâ (فَأَنَّىٰ)
İbn Fâris, e-n-y kökünden gelen bu kelimenin "nereden, nasıl, hangi yönden" anlamlarına gelen bir soru edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ennâ" kelimesinin burada "teaccüb" (hayret) ve kınama içerdiğini; "Yaratanın Allah olduğunu ikrar ettikleri halde, nasıl olur da başka yöne meylederler?" anlamında bir şaşkınlığı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın müşriklerin mantıksal savruluşunu vurgulayan sarsıcı bir "nasıl" sorusu olduğunu ve onların çelişkisini yüzlerine vurduğunu ifade eder.
Yü'fekûn (يُؤْفَكُونَ)
İbn Fâris, e-f-k kökünün asıl anlamının bir şeyi kendi yönünden ve gerçeğinden çevirmek, tersyüz etmek olduğunu; yalan ve iftiraya da gerçeği saptırdığı için "ifk" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kavramının zihinsel bir sapma ve hakikatten uzaklaşma hali olduğunu; ayette "nasıl saptırılıyorlar?" ifadesiyle, onların yaratılış gerçeğini kabul etmelerine rağmen uluhiyet ve kulluk konusunda nasıl tersyüz edildiklerini (saptırıldıklarını) nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili "epistemolojik bir sapma" olarak tanımlar; doğrunun bilinmesine rağmen yanlışın tercih edilmesindeki o iradi körlüğü vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yü'fekûn" fiilinin edilgen (meçhul) formda gelmesinin, onların kendi hevalarının veya sahte otoritelerin mahkumu olarak hakikatten nasıl "çevrildiklerini" gösteren varoluşsal bir savrulma olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum