وَلَا يَمْلِكُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
“Allah’ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar asla şefaat edemezler; bilerek hakka tanıklık edenler başka.”
Şefaat Edilecek Olanlar
Allah’ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar asla şefaat edemezler. İnsanlardan bazıları, meleklerin özelliklerini ve Allah katındaki faziletlerini bildikleri için kendilerine şefaatçi olacaklar ümidiyle meleklere ibadet ediyorlardı. Günün birinde başlarına bir belâ gelir ve bir şeye ihtiyaç duyarlarsa sultan nezdinde kendilerine yardımcı olurlar ümidiyle, sultanların has adamlarına hizmet etmek ve onlara saygı göstermek, insanlarda yaygın bir anlayıştır. İşte o kâfirler de meleklerin özelliklerini ve Allah katındaki faziletlerini bildiklerinden dolayı meleklere ibadet ediyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, meleklerin şefaat etme gücüne sahip olmadıklarını, onların ancak Allah’ın belirttiği kişilere şefaat edebileceklerini haber veriyor: Bilerek hakka tanıklık edenler başka. Yani ancak Allah’ın birliğine ve ulûhiyetine şahitlik edenler müstesnadır, eğer meleklerin Allah katında bir değerleri varsa, ancak Allah’ın sözünü ettiği kişilere şefaat edebilirler, başkasına değil. Çünkü Allah insanlara, meleklere ibadet etmelerini ve ibadet yoluyla onları yüceltmelerini yasakladı. Bundan dolayı melekler onlara şefaat edemezler. Bu aynen, bir sultanın halkına, kendisi dışında has adamlarından birine hizmet etmelerini veya saygı göstermelerini yasaklaması gibidir. Halk bu yasağı dinlemeyip başka birine hizmet edecek ve saygı gösterecek olursa, o has adamlar, kendisi dışında başka birine hizmet etmeleri ve saygı duymaları sultan tarafından yasaklanan tebaaya hiç fayda veremezler ve sultandan şefaat istemeye de cesaret edemezler. İşte aynı şekilde melekler de, Allah’ı bırakıp kendilerine ibadet eden İnsanlara şefaat edemezler, yalnız şefaat etmeleri için Allah’ın belirttiği kişiler müstesnadır, onlar da hakka şahitlik edenler ve sadece Allah Teâlâ’ya kulluk yapanlardır. Cenâb-ı Hak onlara, ancak bu kişilere şefaat etmeleri İçin izin verir. En doğrusunu Allah bilir. Allah’ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar asla şefaat edemezler buyruğu, şefaat etseler bile bu şefaatin onlara faydası olmaz mânasına da gelebilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: "Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”. Yani şefaatçileri olsa bile, onların şefaatleri kendilerine fayda vermez, dolayısıyla onlar için ne şefaat vardır, ne de şefaatçi! Bu şu ilâhi beyanlarda belirtilen husustur: "Kâfir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler...", “O gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez”. Yani şefaatçileri olsa bile onlara fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir.
Bilerek hakka tanıklık edenler başka. Buradaki bilerek kelimesi, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, buradaki zamir meleklere gider, Allah Teâlâ sanki şunu söylemektedir; Allah’ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar kimseye şefaat edemezler, onlar da kimseye şefaat edemeyeceklerini bilmektedirler. İkincisi, buradaki zamir hakka tanıklık edenlere gider, buna göre de Allah sanki şunu söylemiştir; Allah’ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar kimseye şefaat edemezler, ancak hakka şahitlik edenler müstesnadır, onlar kendilerinin hakka şahitlik ettiklerini bilmektedirler. Hakk’a şahitlik etmek belirttiğimiz şekildedir, yani Allah Teâla'nın vahdaniyetine ve ulûhiyetine, kulluk edilmeye lâyık olanın onların taptığı varlıklar değil, Allah olduğuna şahitlik ederler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Lâ yemliku (لَا يَمْلِكُ)
İbn Fâris, m-l-k kökünün asıl anlamının bir şeyi elde tutmak, ona güç yetirmek, tasarrufunda bulundurmak ve onu yönetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının bir varlığın kendi iradesiyle bir alan üzerinde otorite kurması olduğunu; ayetteki olumsuzlamanın (lâ), müşriklerin ilahlaştırdığı varlıkların şefaat gibi devasa bir yetki üzerinde hiçbir "ontolojik otoriteye" ve "karar gücüne" sahip olmadığını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili "yoksunluk" semantiği içinde değerlendirir; Allah dışındaki tüm varlıkların şefaat konusunda bütünüyle yetkisiz olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin müşriklerin sahte ilahlara yüklediği "kurtarıcılık" misyonunu kökten reddeden hukuki bir geçersizlik beyanı olduğunu ifade eder.
Yed’ûne (يَدْعُونَ)
İbn Fâris, d-a-v kökünün asıl anlamının birini sesle çağırmak, ona yönelmek ve ondan bir şey istemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "duâ" eyleminin sadece sözlü bir çağrı olmadığını, bir varlığı "ilah" makamına koyarak ondan yardım ve medet ummak (ibadet) anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili "aktif yöneliş" olarak tanımlar; müşriklerin kendi elleriyle kurguladıkları varlıklara karşı geliştirdikleri o sarsılmaz ama temelsiz bağlılığı nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu çağırmanın insanın içindeki sığınma ihtiyacının yanlış adrese yönlendirilmesi olduğunu, ayetin bu yönelişin sonuçsuzluğunu haber verdiğini belirtir.
Min dûnihî (مِنْ دُونِهِ)
İbn Fâris, d-v-n kökünün asıl anlamının bir şeyden aşağıda olmak, ona ulaşamamak ve onun gayrısı (başka) olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin burada hem "Allah'tan başkası" hem de "O'ndan ontolojik olarak aşağıda olan" anlamında kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin yaratıcı ile yaratılan arasındaki o aşılamaz sınırı temsil ettiğini; Allah'ın altındaki hiçbir varlığın O'nun yetki alanına (şefaat gibi) müdahale edemeyeceğini nitelediğini ifade eder.
eş-Şefâ’ate (الشَّفَاعَةَ)
İbn Fâris, ş-f-a kökünün asıl anlamının bir şeyi bir diğeriyle "çift" yapmak, birinin yanına eklenerek ona destek olmak ve tek olanın zıddı olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şefaatin rütbesi ve mevkisi yüksek olanın, kusurlu veya ihtiyaç sahibi birinin yanına dahil olarak onun için aracı olması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, şefaati Kur'an'ın "otorite ve arabuluculuk" semantiğinde görür; müşriklerin şefaati "Allah'ı ikna etme veya O'na baskı yapma" (torpil) olarak algıladıklarını, ayetin ise bunu ancak ilahi izne ve hakikate şahitliğe bağlayarak yeniden tanımladığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'daki "paraklitos" (şefaatçi/avukat) kavramlarıyla olan teolojik bağına dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, şefaatin bir "hukuk dışılık" değil, ancak hakikatle (hak) bütünleşenlerin sahip olabileceği bir "tanıklık onuru" olduğunu ifade eder.
Men şehide (مَنْ شَهِدَ)
İbn Fâris, ş-h-d kökünün asıl anlamının bir şeyi görerek tanıklık etmek, orada hazır bulunmak ve bir gerçeği kesin bir şekilde beyan etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şehadet"in sadece dille söylemek olmadığını, kalpteki kesin bilginin (yakîn) dışa vurulması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, şahitlik kavramını "hakikati temsil etme" olarak tanımlar; ayetteki "şahitlik" vurgusunun, şefaat yetkisinin ancak Allah'ın birliğini ve hakikatini bizzat tasdik edenlere verilebileceğini nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının "körleme bir aracılığı" reddettiğini, şefaatin ancak bilinçli bir inanç ve tanıklık üzerine bina edilebileceğini ifade eder.
bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)
İbn Fâris, h-k-k kökünün asıl anlamının bir şeyin değişmez, sabit, sağlam ve gerçek olması, batılın zıddı olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının burada "Tevhid" kelimesini (Lâ ilâhe illallah) nitelediğini; şahitliğin ancak bu mutlak gerçeklik üzerine yapılabileceğini açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin dini dildeki "mutlak dini doğruluk" anlamını vurgular. Angelika Neuwirth, hakkın burada ilahi nizamın ve vahiyle gelen sarsılmaz bilginin kendisi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hakkın insanın fıtratıyla uyumlu olan o "ezeli yasa" olduğunu, tanıklığın ancak bu yasaya uyumla değer kazanacağını belirtir.
Ya’lemûn (يَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün asıl anlamının bir şeyi diğerinden ayıran nişan, işaret ve eser olduğunu; bilginin de zihinde bir iz bırakması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının burada "şuurlu bir farkındalık" anlamına geldiğini; şahitlik edenlerin sadece bir sözü tekrar etmediklerini, tanıklık ettikleri hakikatin mahiyetini derinlemesine kavradıklarını (bildiklerini) nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ilmi "zann"ın (şüphenin) ontolojik zıddı olarak tanımlar; ayetin bu son vurgusuyla, şefaatin bir kurgu değil, mutlak bir "hakikat bilgisine" (ilm) dayanan objektif bir süreç olduğunu belirttiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), fiilin geniş zaman formunda gelmesinin, bu bilginin mümin şahitlerde yerleşik ve sürekli bir nitelik olduğunu gösterdiğini savunur.
Yorum
Yorum