Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 85. Ayet

    وَتَبَارَكَ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۚ وَعِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve tebârake-lleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi ve mâ beynehumâ ve ’indehu ‘ilmu-ssâ’ati ve-ileyhi turce’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların mülkiyeti kendisinin olan, kıyametin kopacağı zamanı yalnızca kendisi bilen ve kendisine döneceğiniz Allah’ın şanı ne yücedir!”

      Tebâreke Kelimesinin Anlamı

      Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların mülkiyeti kendisinin olan Allah’ın şanı ne yücedir! Müfessirler buradaki “tebârake” (تَبَارَكَ) kelimesine yüce ve saygın olmak diye mâna verdiler. Yüce ve saygın olmanın anlamı da, mülhitlerin ileri sürdükleri Allah’ın ortağı, çocuğu ve eşi bulunduğu iddiası gibi O'na lâyık olmayan vc O’nun için caiz, olmayan nitelemelerden yüce ve saygın olmasıdır. Allah, onların ileri sürdüğü bütün bu nitelemelerden münezzehtir. Bu kelime, insanların ileri sürdükleri ve Allah’a lâyık olmayan nitelemelerden münezzeh olduğu anlamına gelen "sübhâne" (سُبْحَانَ) lafzı ile aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir, bazı dilcilere göre ise, "tehârake' kelimesi bereket anlamına gelir. Ancak bazı âlimler bu yorumun doğru olmadığını söylemişlerdir, çünkü “tebârake” bereketin kendisiyle vuku bulmasını ifade eder, Allah’tan ayrılmaz bir niteliktir. Allah Teâlâ’yı kendisine bereketin vaki olduğu bir varlık olarak nitelemek caiz değildir. Bize göre ise, “tebârake" kelimesi, tetâul bâbından gelir, tefâul bâbı da müşareket, yani ortaklık ifade eder, iki kişi tarafından yapılan iş demektir. Buna göre bereketi hakikatte iki kişiye, vukûunu ise ikisinden birine nispet etmek mümkündür, o da aralarındaki bağlantıyı yaratmaktır, bu tür meselelerde aslolan budur, bunun benzerleri çoktur. “Tebârake’’ kelimesinin yorumunda asıl olan müfessirlerin söyledikleridir; Cenâb-ı Hakk’a lâyık olmayan şekilde Allah’ın çocuğu ve ortağı bulunduğu mülhitlerce ileri sürülen bütün nitelemelerden Allah Teâlâ’nın yüce ve saygın olmasıdır. Fakat bu, kelimenin hakiki mânası değil, yoruma dayalı bir mânadır. Bunun örneği “Ve teâlâ ceddük’’ (وَتَعَالَى جَدُّكَ) cümlesini “azametüke" (عَظَمَتُكَ), yani saygınlığın ve yüceliğin diye tefsir etmeleridir. Buradaki “ced” kelimesi hakikatte azamet mânasına gelir. Ancak o, iş Allah’ın dilediği ve istediği gibi oldu mânasına da gelir. Bunun için insanlar arasında Farsça olarak “baht” kelimesi kullanılır. Buna göre “ced” kelimesini de, yüce iradesinin egemen olduğu ve her şeyin Allah’ın arzusuna ve iradesine göre meydana geldiği için “azamet” diye, yani yücelik ve saygınlık diye tefsir ettiler. Buna göre müfessirlerin “tebârake” kelimesini yücelik ve saygınlık diye tefsir etmeleri, kelimenin hakiki anlamı değil, yoruma dayalı bir mânadır. Çünkü kelimenin aslı bereket kökünden gelmektedir, ancak kendisi için bereketli kılınan her şey üstün ve değerli görülür, bunun için de hakikat mânasında değil, fakat üstün oldu mânasında tebâreke kelimesi kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’a Nispet Edilmesi Caiz Olanlar ve Olmayanlar

      Göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! Cenâb-ı Hak bunları kendisine nispet etmenin caiz olduğunu beyan etmekte ve bunu da yaratılanlara öğretmekte. Göklerin ve yerin mülkiyeti O’na aittir buyurmaktadır. Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur”. Buna benzer âyetlerde Allah Teâlâ insanlara, bunları kendisine nispet etmelerini, fakat çocuk, ortak, eş gibi yaratıkları nispet etmemeleri gerektiğini beyan etmektedir. Çünkü nesnelerin bütünüyle O’na nispet edilmesi, aşağıdaki âyetler münasebetiyle söylediğimiz gibi, O’nun yüceliğinin ve şanının niteliği anlamına gelir; Göklerin ve yerin mülkiyeti O’na aittir. “O, her şeyi hakkıyla bilmektedir”, “O, her şeye kadirdir”, “O her şeyin yaratıcısıdır”. Özellikle bir nesnenin Allah’a nispeti ise, o nesnenin değerini ve üstünlüğünü gösterir. Meselâ Allah’a nispet edilen beyt (Beytullah), mescit (mesâcidullah) ve resûl (Resûlullah) gibi kelimeler böyledir. Bu gibi şeyleri Cenâb-ı Hak yüceltmiş, değerini ve katındaki konumunu üstün tutmuştur. Pis, çirkin ve aşağılık nesneleri ve nitelikleri Allah’a nispet etmek ise caiz değildir, çünkü bunların Allah’a nispet edilmesi yüceltilmeleri anlamına gelir. Halbuki onlar değerli ve saygıya lâyık nesneler ve özellikler değildirler, aksine alçak ve pistirler. Dolayısıyla onları Allah’a nispet etmek, nesneleri lâyık olmadığı yere koymak demektir. Bu ise hikmete aykırıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Kıyametin kopacağı zamanı yalnızca O bilir. Bu âyetteki “saat” kelimesi farklı mânalara gelebilir. Birincisi, herkesin düşüp öleceği zaman mânasına gelir, tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “(O gün) sûra üflenecek, ardından göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek”. Sarsıntı mânasına da gelebilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır”. Kelime, dehşet ve korku anlamına da gelebilir, şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılırlar”. Nihayet kıyâmet mânasına da gelir: “O gün insanlar âlemlerin Rabb’inin huzuruna çıkacaklar”. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak yaratılanlardan hiçbirini sözü ettiği kıyamete ait bilgiye muttali kılmadığını haber vermektedir.

      O’na döneceksiniz. Bu cümle her türlü ahvalde herkesin Allah’a döneceği mânasına geliyor ise de, dönüşün özellikle Allah’a tahsis edilmesinde farklı mânalar bulunduğunu daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık. Birincisi, Allah Teâlâ'nın insanları yeniden yaratması, defalarca söylediğimiz gibi onları dünyada boş yere yaratmadığını gösterir. Başka bir ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hak özellikle o günü, kabirden çıkma ve kendisine dönme günü diye nitelemiştir, çünkü insanlar o gün sadece Allah’ın huzuruna gitmek ve O’na boyun eğmek için kabirlerinden çıkarlar. Bunu daha önce belirttik. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tebârake (تَبَارَكَ)

        İbn Fâris, b-r-k kökünün asıl anlamının bir şeyin üzerinde sabit kalması, büyümesi ve artması olduğunu belirtir; "devenin çöküp kalması" (berk) ile "bereket" arasındaki bağın, hayrın o şeyde yerleşip kalması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tebârake" fiilinin sadece Allah'a nispet edildiğini; O’nun zatının yüceliğini, hayrının sonsuzluğunu ve her türlü noksanlıktan münezzeh oluşunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah’ın "müteal" (aşkın) ihtişamını ve varlık üzerindeki mutlak hayır kaynağı oluşunu simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin ilahi bir övgü (senâ) olduğunu; mülkün sahibi olan Allah’ın, tüm tasavvurların üzerinde bir azamet ve feyz sahibi olduğunu beyan ettiğini belirtir.

        el-Leżî (الَّذِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir şeyi bir niteliğe bağlayan ve anlamı pekiştiren bir ilgi zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "el-Leżî" zamirinin burada "Tebârake" (Yüce olan) sıfatı ile "Mülkün sahibi olma" vasfı arasında kopmaz bir ilişki kurduğunu; Allah’ın yüceliğinin bizzat O’nun mutlak egemenliğinden kaynaklandığını nitelediğini açıklar.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, buradaki "lâm" harfinin aidiyet, mülkiyet ve tahsis bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zamirin (hu) Allah’a raci olduğunu; bu yapının "mülk sadece ve sadece O’na aittir" anlamında bir hasr (sınırlandırma) ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu aidiyet vurgusunun Kur’an’ın tevhid mimarisinde başka hiçbir gücün ortak kabul edilmediği mutlak bir otorite beyanı olduğunu vurgular.

        Mulku (مُلْكُ)

        İbn Fâris, m-l-k kökünün asıl anlamının bir şeyi elde tutmak, ona hükmetmek ve onu yönetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk"ün sadece sahip olmayı değil, aynı zamanda idare etme ve emir verme yetkisini de kapsadığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki (Aramice "malkûtâ") köklerine işaret ederek, Kur’an’ın bu terimi evrensel bir egemenlik olarak tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, mülk kavramının Allah’ın ontolojik otoritesini temsil ettiğini; göklerin ve yerin tüm mekanizmasının O’nun kontrolünde olduğunu ifade eder.

        es-Semâvâti vel-Ardı (السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, semâ (s-m-v) kökünün yükseklik; arz (e-r-d) kökünün ise alçaklık ve zemin anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu iki kavramın birlikte zikredilmesinin tüm kainatı (kozmos) nitelediğini; hiçbir varlık alanının ilahi egemenliğin dışında kalmadığını açıklar. Angelika Neuwirth, bu ikili yapının Kur’an’ın bütüncül varlık tasavvurunu ve Allah’ın her iki katmandaki mutlak hükümranlığını simgelediğini savunur.

        Ve mâ beynehumâ (وَمَا بَيْنَهُمَا)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün ayrılma ve ara mesafe anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesinin burada gökler ve yer arasındaki tüm varlıkları, olayları ve metafizik unsurları kapsayan "ara alemi" nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu vurgunun ilahi otoritenin sadece makro düzeyde değil, varlığın her hücresinde ve en küçük detayında bile geçerli olduğunu gösteren bir "kuşatıcılık" beyanı olduğunu ifade eder.

        İndehu (عِنْدَهُ)

        İbn Fâris, a-n-d kökünün bir şeyin yanında, huzurunda ve özel katında bulunmak anlamında bir mekan zarfı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ind" kelimesinin Allah’a nispet edildiğinde fiziksel bir yakınlığı değil, bilginin ve otoritenin bizzat O’nun "zati yetkisinde" olduğunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin gaybî bilgilerin (kıyamet gibi) başka hiçbir varlığın erişemeyeceği ilahi bir mahremiyet alanında saklı olduğunu vurguladığını belirtir.

        İlmu (عِلْمُ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün asıl anlamının bir şeyi diğerinden ayıran nişan ve işaret olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının burada "kesin ve şüphe götürmez bilgi" anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ilmin Allah’a nispet edilmesinin "mutlak farkındalık" (yakîn) olduğunu; kıyametin vaktine dair bilginin tesadüfi değil, ilahi bir takdirin parçası olduğunu vurgular.

        es-Sâ'ati (السَّاعَةِ)

        İbn Fâris, s-v-a kökünün zamanın bir dilimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kur’an’da ansızın gerçekleşecek olan kıyamet anı için özel bir terim haline geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "şâ'tâ" (an) kelimesiyle bağına dikkat çekerek, Kur’an’ın buna eskatolojik bir boyut kattığını belirtir. Theodor Nöldeke, bu kelimenin kullanımının muhatapların dünyevi zaman algısını yıkan bir "ilahi hesaplaşma anı" uyarısı taşıdığını savunur.

        Turce'ûn (تُرْجَعُونَ)

        İbn Fâris, r-c-a kökünün asıl anlamının bir şeye geri dönmek, rücu etmek ve eski haline avdet etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rucû" eyleminin insanın ölümden sonra varoluş kaynağı olan Allah’ın huzuruna çıkarılmasını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili "ontolojik döngü" (reversion) olarak tanımlar; varlığın O’ndan gelip yine O’na dönmesinin kaçınılmaz bir yasa (sünnetullah) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edilgen (meçhul) formun, insanın kendi iradesi dışında mutlak bir otorite tarafından hesaba çekilmek üzere sevk edileceğini ifade eden sarsıcı bir final vurgusu olduğunu belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X