وَهُوَ الَّذ۪ي فِي السَّمَٓاءِ اِلٰهٌ وَفِي الْاَرْضِ اِلٰهٌۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 84. Ayet
Daralt
X
-
“Göklerdeki ilâh da O’dur, yerdeki ilâh da O’dur. O sınırsız hikmet ve ilim sahibidir.”
İnkârcılara Peygamber Göndermek Hikmetli mi?
Gökteki ilâh da O’dur, yerdeki ilâh da O’dur. İlâh kelimesi sözlükte mâbut anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Gökte de yerde de mâbut olanın Allah Teâlâ olduğunu siz de biliyorsunuz; sizin taptığınız putlara ise sizden başkası tapmıyor, böyleyken gökte de yerde de yegâne mâbut olana ibadeti nasıl terkeder ve sadece sizin tapmanız sayesinde mâbut olana ibadeti nasıl tercih edersiniz? Allah Teâlâ’nın, burada şunu söylemiş olması da muhtemeldir: Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın, göklerin ve yerin ilâhı olduğunu, göklerde ve yerde yaşayan herkesin ve her nesnenin ilâhı olduğunu, bütün bunları O’nun yarattığını siz de biliyorsunuz. Cenâb-ı Hak bu hususu başka bir âyette meâlen şöyle açıklamaktadır: “Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”, bütün bunları sizin taptığınız putların yaratmadığını, putların bunların hiçbir nesnesine ve özelliğine mâlik olmadığını da biliyorsunuz; öyleyse Allah’ı bırakıp da onları nasıl ilâh edinirsiniz? En doğrusunu Allah bilir.
O sınırsız hikmet ve ilim sahibidir. Bu beyanın sonunda Hakîm ve Alîm kelimelerinin belirtilmesi farklı mânalara gelir. Birincisi, Senevîlerin sorusudur, onlar şöyle diyorlar; Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine ve dostlarına düşman olacağını ve küfredeceğini bildiği kişilere bol bol rızık vermesi ve dünyada onları müreffeh yaşatması caiz değildir, çünkü dünyada bir kimsenin, kendisine düşman olacağını bildiği birine iyilik yapmasının hikmete uygun düşmediği bilinmektedir. Onlar bu gerekçeye dayanarak diyorlar ki; Bütün bunlar Allah’tan gelmez, fakat aklı kıt başka bir ilâhtan gelir; çünkü Allah kendini hikmet sahibi olmakla nitelemektedir, bu ise hikmete mugayirdir. Berâhime’nin peygamberliği inkâr etmelerinin aslı da bu iddiadır, onlar da şöyle diyorlar: Kendisini ve elçilerini inkâr edeceğini, elçilerini kabul etmeyeceğini, aksine onları öldüreceğini ve onlara düşman olacağını bildiği birine elçi göndermek hikmete uygun bir davranış değildir. Bu gerekçeye dayanarak onlar peygamberlerin elçiliklerini inkâr etmektedirler. Allah Teâlâ ise Sınırsız hikmet ve ilim sahibi olduğunu haber vermektedir. Yani benim insanlara nimetler lütfetmem, inkâr edeceklerini ve düşman olacaklarını bilmeme rağmen onlara peygamberler göndermem, beni hikmetin dışına çıkarmaz. Dünyada böyle şeyleri yapan insanı ise hikmetin dışına çıkarır. Çünkü yeryüzünün sultanları elçilerini ve hediyelerini ancak kendi menfaatleri vc ihtiyaçları için gönderirler, dolayısıyla gönderdiği elçilere ve yaptığı iyiliklere sözü edilen inkârla karşılık verileceğini bilen bir sultanın yine de elçi göndermesi hikmete aykırıdır. Allah Teâlâ ise peygamberleri ancak göndermiş olduğu insanların kendi ihtiyaçları ve menfaatleri için göndermektedir. Aynı şekilde onlara ihsan ettiği dünya malını da onların kendi ihtiyaçları için vermektedir. Bu ise hikmete aykırı değildir. Çünkü Allah’a düşman olan birinin düşmanlığı O’na zarar vermediği gibi Allah’a dost olanın dostluğu da O’na fayda vermez, aksine bütün bunlar insanların kendilerine yöneliktir. Hatta kendisine düşman olacağını bildiği birine iyilik yapmak, O’nun son derece kerîm ve cömert olduğunu gösterir. Bütün bunlardan dolayı Seneviyye’nin ve Berâhime’nin ileri sürdükleri iddialar bâtıldır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Yorum
-
Ve Huve (وَهُوَ)
İbn Fâris, h-v-y kökünün bir şeyin zatına, kimliğine ve varlığına işaret eden asıl olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huve" zamirinin burada munfasıl (ayrık) olarak kullanılmasının, Allah’ın zatının her türlü tasavvurun ötesinde olduğunu ve hükmün bizzat O’na ait olduğunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu zamirin Kur’an’ın teosentrik (tanrı merkezli) dilinde, öznenin mutlaklığını ve başka hiçbir iradenin O’nun yerini tutamayacağını vurgulayan bir "varlık mühürü" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki vurgunun, muhatapların zihnindeki bölünmüş tanrı algılarını tek bir merkezde (O'nda) toplama amacı taşıdığını belirtir.
Elleżî (الَّذِي)
İbn Fâris, bu kelimenin bir şeyi bir şeye bağlayan ve bir vasfı kesinleştiren bir ilgi zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elleżî" zamirinin burada Allah’ın zatı ile bir sonraki cümlede gelen "gökte ve yerde ilah olma" vasfı arasında kopmaz bir bağ kurduğunu, bu iki özelliğin birbirinden ayrılamaz olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu dilsel yapının belirsizliği giderdiğini ve Allah’ın kimliğini "kozmik otorite" ile eşitlediğini vurgular.
Fis-semâi (فِي السَّمَاءِ)
İbn Fâris, s-m-v kökünün temelinde yükseklik, üstünlük ve bir şeyin zirvesi olma anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "semâ" kelimesinin burada sadece fiziksel gökyüzünü değil, ulvi alemleri ve ilahi hükmün merkezini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur’an’ın dikey kozmolojisinde semânın "aşkınlık" makamı olduğunu, Allah’ın gökte ilah olmasının O’nun her türlü beşeri kısıtlamadan münezzeh ve yüce otorite sahibi olduğunu simgelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu mekânsal nitelemenin Geç Antik Çağ’ın kozmolojik algısıyla bir diyalog içinde olduğunu ve yerel tanrılara karşı evrensel bir ilah anlayışını tahkim ettiğini savunur.
İlâhun (إِلَٰهٌ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün asıl anlamının kulluk edilmek, hayretle yönelmek ve sığınılmak olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki (İbranice "Eloah", Aramice "Elah") kökleriyle olan bağına dikkat çekerek, Kur’an’ın bu terimi mutlak tevhidi niteleyen bir teknik kavrama dönüştürdüğünü ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ilah"ın ibadete layık yegane varlık olduğunu, ayette kelimenin tekrarlanmasının (gökte ilah, yerde ilah) otoritenin bölünemezliğini vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "ilahlaştırılan" her şeye karşı bir reddiye olduğunu, gerçek ilahlığın ancak hem ulvi hem de süfli alemi kuşatmasıyla mümkün olacağını belirtir. Gabriel Said Reynolds, "ilah" teriminin Kur’an’da, önceki vahiylerdeki tanrı tasavvurlarını düzelten ve saflaştıran bir işlevle merkezileştirildiğini savunur.
Fil-ardı (فِي الْأَرْضِ)
İbn Fâris, e-r-d kökünün temelinde alçak olan şey, ayak altındaki yer ve her türlü zemin anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin gökyüzünün (semâ) zıddı olarak insanın yaşam alanı olan fiziksel dünyayı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Allah’ın yerde de ilah olduğunun vurgulanmasının, O’nun sadece göklere çekilmiş "uzak bir tanrı" (deizm) değil, yeryüzündeki her eyleme, tarihe ve insana müdahil olan etkin bir otorite olduğunu beyan ettiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu ikili vurgunun (gök ve yer) tüm mevcudatı kuşatan totaliter bir egemenlik ilanı olduğunu savunur.
el-Hakîm (الْحَكِيمُ)
İbn Fâris, h-k-m kökünün asıl anlamının bir şeyi sağlamlaştırmak, engellemek ve bir işin bozulmasına mani olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hakîm" sıfatının Allah’a nispet edildiğinde, her şeyi bir amaç doğrultusunda, yerli yerinde ve kusursuz bir düzen içinde var eden anlamını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, hikmetin Kur’an’ın varlık tasavvurunda "kozmik denge" olduğunu; Allah’ın gökte ve yerde ilah olmasının bir zorbalık değil, sarsılmaz bir hikmet ve yasaya dayandığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin ilahi iradenin rasyonel ve fıtri tutarlılığını simgelediğini, evrendeki her oluşun bir anlam zemini olduğunu ifade eder.
el-Alîm (الْعَلِيمُ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün temelinde bir şeyi diğerinden ayıran nişan, işaret ve eser anlamlarının bulunduğunu; bilginin de zihinde bir iz (işaret) bırakması sebebiyle "ilm" ismini aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "alîm" sıfatının, gizli-açık, büyük-küçük her şeyi kapsayan kuşatıcı bir bilgiyi nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ilahi ilmin Kur’an semantiğinde "her an hazır ve nazır olma" (şuhûd) ile birleştiğini; Allah’ın gökte ve yerde ilah olmasının, O’nun her iki alandaki her ayrıntıyı bilmesiyle temellendirildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonunda bu iki ismin (Hakîm-Alîm) birlikte gelmesinin, ilahi otoritenin hem mutlak bir plana (hikmet) hem de sınırsız bir veriye (ilm) dayandığını gösteren muazzam bir teolojik mühür olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum