Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 83. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 83. Ayet

    فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feżerhum yeḣûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî yû’adûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Geleceği kendilerine söylenen günlerine ulaşıncaya kadar bırak onları dünyaya dalıp eğlensinler!”

      Bırak onları dünyaya dalıp eğlensinler! Bu âyet zâhirde, onları dünyaya dalıp eğlendikleri halde bırakmak konusunda emir mânasına gelir. Bu gibi haller ise hikmete uygun değildir, çünkü insanları o halde bırakmak hikmet açısından da uygun değildir. Âyet-i kerîme her ne kadar emir sigasıyla gelmiş ise de hakikatte tıpkı “İstediğinizi yapın!” mealindeki âyette olduğu gibi tehdit mânasındadır. Bu âyet zâhirde emir olsa da hakikatte tehdit olması gibi, açıklamaya çalıştığımız âyet de tehdit anlamındadır. Bununla birlikte bu âyet, onların alay etmelerine ve yaptıkları çeşitli işkencelere karşılık verilmemesi, hak ettiklerinin karşılığı olan azabı bizzat görecekleri güne kadar ertelenmesi için emir mânasına gelmesi de muhtemeldir; o gün duyacakları pişmanlık ve tekrar dünyaya dönme arzusu onlara hiç fayda vermeyecektir. Bu meselenin aslı şudur: [Birincisi,] Allah Teâlâ bir yandan onları ağır cezalarla tehdit etmekte, diğer yandan ince ve beliğ sözlerle onlara öğütler vermektedir: “Günaha batıp kalmış olanlar kuşkusuz cehennem azabında devamlı kalacaklar!” Bunun gibi tehdit mânasına gelen pek çok âyet vardır. Fakat bu tehditlerin onlara hiç faydası olmadı ve hiçbir işe yaramadı. İkincisi, Allah Teâlâ onların kafasındaki şüpheleri ve onunla ilgili her tereddüdü izâle edecek açıklamalar yaptı, onlara hak ve doğru olan yolu gösterdi, fakat onlar hak yola girmediler, işte bunun üzerine onları, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir günden korkutmaktadır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-żerhum (فَذَرْهُمْ)

        İbn Fâris, v-ż-r kökünün bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek ve ondan vazgeçmek anlamlarına geldiğini belirtir. Bu fiilin genellikle mazi (geçmiş zaman) formunun kullanılmadığını, emir ve muzari formlarının ise bir şeyi önemsiz görerek veya bir ceza olarak "kendi akışına bırakmayı" nitelediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "żer" emrinin burada ilahi bir terk edişi değil, muhatapların (müşriklerin) hidayete gelme ihtimallerinin kalmadığına ve onların artık kendi batıl dünyalarına hapsedildiklerine dair sarsıcı bir "vazgeçişi" nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabın Hz. Peygamber’e yönelik bir teselli olduğunu; tebliğ görevini yerine getiren elçinin, artık bu inatçı kitleye karşı yapacağı bir şeyin kalmadığını ve onları ilahi adaletin o kaçınılmaz sürecine (terk edişe) havale etmesi gerektiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur’an’ın "hidayet-dalâlet" semantiğinde bir "iletişim kesilmesi" olarak görür; Allah’ın bir topluluğu kendi hallerine bırakmasının (żer), onlar için en büyük ontolojik felaket olduğunu vurgular.

        Yahûdû (يَخُوضُوا)

        İbn Fâris, h-v-d kökünün asıl anlamının suya girmek, suyun içinde yürümek ve dalmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin mecazen "batıl söze dalmak", bir meselenin hakikatini düşünmeden içine girmek ve ciddiyetsizce tartışmak anlamında kullanıldığını açıklar. Suyun içine giren kişinin ayağının yerden kesilmesi veya çamura batması gibi, "hâid" (dalan) kişinin de yalan ve yanlış fikirlerin içinde kaybolduğunu nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, "havd" kavramını Kur’an’ın ahlak semantiğinde "hakikati hafife alan entelektüel laubalilik" olarak tanımlar; müşriklerin vahiy karşısındaki alaycı ve yüzeysel tutumlarının, onların zihinsel bir bataklığa dalmaları (yahûdû) şeklinde resmedildiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin muhatapların hakikate karşı geliştirdikleri o sığ ve yapay tartışma ortamını simgelediğini, gerçeği aramak yerine sadece kendi kurgularının içinde boğulduklarını ifade eder.

        Ve yel'abû (وَيَلْعَبُوا)

        İbn Fâris, l-a-b kökünün asıl anlamının ağızdan akan salya (lu'ab) olduğunu; bir işin bir amaca hizmet etmeksizin, rastgele ve başıboş bir şekilde yapılmasına da "oyun" (la'ib) dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "la'ib" kavramının insanı asıl görevinden alıkoyan, hiçbir fayda ve hikmet barındırmayan her türlü boş meşgaleyi nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, oyun (la'ib) kavramını "ciddiyet"in (jidd) ontolojik zıddı olarak görür; dünyanın geçici ve aldatıcı yönüne kapılanların hayat tarzını Kur’an’ın bu kelimeyle tanımladığını, onların ebedi gerçeği sanki bir oyun sahnesiymiş gibi algıladıklarını vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yahûdû" ve "yel'abû" fiillerinin birlikte kullanılmasının, inkarcıların hem zihinsel (dalma) hem de eylemsel (oyun) olarak hakikatten tamamen koptuklarını gösteren bütüncül bir tasvir olduğunu savunur.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        İbn Fâris, bu edatın bir şeyin son sınırına, limitine (gaye) ulaşmayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hattâ"nın burada hem bir zaman sınırını hem de bir "yüzleşme" anını nitelediğini; inkarcıların o boş dalışlarının ve oyunlarının ancak o sarsıcı ana kadar sürebileceğini açıklar.

        Yulâkû (يُلَاقُوا)

        İbn Fâris, l-k-y kökünün asıl anlamının bir şeyin bir şeyle karşı karşıya gelmesi, yüzleşmesi ve kavuşması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eyleminin sadece fiziksel bir buluşma değil, saklanması veya kaçılması imkansız olan bir gerçeklikle yüz yüze gelme (mülâki olma) hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "likâullah" veya "likâ-yevm" kavramlarını Kur’an’ın eskatolojik (ahiret ile ilgili) zirve noktası olarak tanımlar; bunun insanın dünyada kaçtığı tüm gerçeklerin bir anda somut birer hakikat olarak karşısına dikilmesini nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, müşriklerin dünyadaki hayali bekleyişlerinin (nazar) aksine, ahiretteki bu karşılaşmanın kaçınılmaz ve sarsıcı bir "çarpışma" niteliği taşıdığını ifade eder.

        Yevmehum (يَوْمَهُمُ)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün zamanın belirli bir dilimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin burada kıyamet ve hesap vaktini nitelediğini; "onların günü" (yevmehum) denilmesinin ise, o günün bizzat onların aleyhine işleyecek ve kaçamayacakları o özel randevuyu simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin başına gelen iyelik ekinin, her insanın kendi amelinin sonucunu göreceği o "özel ve mutlak hesaplaşma anını" vurguladığını belirtir.

        Elleżî (الَّذِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir şeyi bir şeye bağlayan ve bir niteliği kesinleştiren bir ilgi zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu zamirin "yevm" (gün) kelimesini bir sonraki "vaat" (tehdit) eylemine bağlayarak, o günün sıradan bir zaman dilimi değil, ilahi olarak çoktan kurgulanmış ve bildirilmiş o "malum gün" olduğunu nitelediğini ifade eder.

        Yû'adûn (يُوعَدُونَ)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün bir şey hakkında söz vermek, bildirmek ve zaman belirlemek olduğunu belirtir. Hayır için "va'd", şer/tehdit için "va'îd" kelimesinin kullanıldığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, "yû'adûn" fiilinin pasif (meçhul) formda gelmesinin, bu vaadin (tehdidin) bizzat mutlak otorite olan Allah tarafından mühürlendiğini ve mutlaka gerçekleşeceğini (vukuat) nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "va'd" kavramını Kur’an’ın tarih felsefesindeki "vaat edilen gelecek" olarak tanımlar; inkarcıların yalanladıkları bu günün, ilahi planda çoktan kesinleşmiş bir "yasa" (sünnetullah) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanılmasının muhataplara yönelik en ağır uyarı olduğunu; "Siz bugün dalıp oynasanız da, o gün sizin için çoktan kararlaştırıldı" mesajını verdiğini ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X