Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 80. Ayet

    اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْۜ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em yahsebûne ennâ lâ nesme’u sirrahum ve necvâhum(c) belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar! Hayır! Doğrusu şudur ki onların yanındaki elçi meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar.”

      Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar! Daha önce de söylediğimiz gibi soru edatı, müspet mânaya gelir, yani onlar kesin öyle sanıyorlar. Doğrusu şudur ki onların yanındaki elçi meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar. Bu beyan, Allah’tan onlara yapılan bir uyarı ve tehdit cümlesidir. Cenâb-ı Hak, sürekli bir dikkat ve uyanıklık halinde olmaları için, onların gizlice yaptıkları ve konuştukları kötü eylemleri elçilerinin yazdığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Em (أَمْ)

        İbn Fâris, e-m kökünün bir yöne meyletmek ve bir meseleden diğerine geçiş yapmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "em" edatının bir önceki ayette zikredilen sinsi plan kurma (ibrâm) eylemiyle bağlantılı olduğunu; inkârcıların içine düştüğü mantıksal tutarsızlığı ve "Yoksa onlar şöyle mi sanıyorlar?" şeklindeki bir kınama üslubunu nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın müşriklerin gizli kapılar ardında kurdukları planların, sanki Allah tarafından bilinmiyormuş gibi hareket etmelerindeki o absürt özgüveni deşifre ettiğini ifade eder.

        Yahsebûne (يَحْسَبُونَ)

        İbn Fâris, h-s-b kökünün asıl anlamının saymak, hesap etmek, bir şeyi ölçüye vurmak ve zannetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hisâb" eyleminin yeterlilik ve miktar tayini olduğunu; "hısebân"ın ise bir veriye dayanmadan, sadece zanna ve kuruntuya dayalı olarak bir şeyi doğru kabul etmek anlamına geldiğini açıklar. Ayette bu fiilin, inkârcıların Allah'ın ilmine dair besledikleri o cahilce varsayımı nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur’an’ın "epistemolojik cehalet" semantiği içinde değerlendirir; "hasbe" fiilinin burada, nesnel gerçekliğin (hakikatin) aksine, kişinin kendi hevası doğrultusunda kurguladığı o yanıltıcı zihin dünyasını (zannı) temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zannın bir bilgi eksikliği değil, insanın kendi cüzi aklıyla ilahi olanı sınırlamaya çalışmasının yarattığı ontolojik bir körlük olduğunu belirtir.

        Ennâ (أَنَّا)

        İbn Fâris, e-n-n kökünün tekit (pekiştirme) ve kesinlik bildiren bir harf olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "nâ" (biz) zamirinin ilahi azameti ve Allah'ın tüm varlık üzerindeki mutlak otoritesini nitelediğini; Allah'ın kendi işitme ve bilme sıfatını "Biz" vurgusuyla sunarak, inkârcıların sığ algısına karşı yüce bir beyanda bulunduğunu açıklar.

        Lâ Nesmeu (لَا نَسْمَعُ)

        İbn Fâris, s-m-a kökünün asıl anlamının bir sesi algılamak, duyma organıyla idrak etmek ve boyun eğmek (icabet) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem’" eyleminin sadece fizyolojik bir duyma değil, duyulan şeyin mahiyetine vakıf olma ve onu değerlendirmeye alma anlamına geldiğini; ayetteki nefyin (lâ), inkârcıların Allah'ın her şeyi kuşatan bilgisinden gafil olduklarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, işitme fiilinin Kur’an’da Allah’a nispet edildiğinde "mutlak ve anlık farkındalık" (Semî) vasfını taşıdığını; müşriklerin ise Allah'ı sanki beşerî sınırlara hapsolmuş, gizli olanı duyamayan bir varlık gibi (antropomorfik bir yanılgıyla) tasavvur ettiklerini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin ilahi ilmin sınır tanımazlığını ve her türlü fısıltının bile Allah'ın huzurunda yüksek bir ses gibi aşikâr olduğunu ihtar ettiğini ifade eder.

        Sirrehum (سِرَّهُمْ)

        İbn Fâris, s-r-r kökünün asıl anlamının bir şeyi gizlemek, bir nesnenin en iç ve öz kısmı (serîr) ve saklı tutulan duygu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sirr" kavramının kişinin sadece kendi içinde tuttuğu, henüz dile dökmediği veya sadece en yakınlarıyla paylaştığı en mahrem düşünceleri nitelediğini açıklar. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müşriklerin zihnindeki o sinsi "gizli niyetleri" ve kalplerinde sakladıkları asıl düşmanlığı ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, sirr kavramını insanın içsel derinliği olarak tanımlar; ayetin bu vurgusuyla insanın en saklı ve mahrem bölgesinin bile ilahi radarın (Semî ve Alîm sıfatları) kapsama alanında olduğunu belirttiğini vurgular.

        Necvâhum (وَنَجْوَاهُم)

        İbn Fâris, n-c-v kökünün asıl anlamının bir yerin yüksek ve engebeli olması (necv) veya bir şeyin kurtulup ayrılması olduğunu; "necvâ" kelimesinin de insanların başkalarından ayrılarak, gizli bir yerde fısıldaşmaları sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, necvânın iki veya daha fazla kişinin, üçüncü kişilerden saklayarak yürüttükleri o "fısıltılı ve gizli görüşme" hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, necvâ kavramını Kur’an’ın siyasi ve ahlaki semantiğinde "gizli entrika ve komplolar" olarak görür; müşriklerin Hz. Peygamber’e karşı kurdukları sinsi meclislerdeki o karanlık dayanışmayı nitelediğini vurgular. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekki ortamda inkârcıların aralarındaki o silsileli ve karanlık iletişimi, ilahi vahyine karşı ördükleri o yapay setleri tasvir ettiğini savunur.

        Belâ (بَلَىٰ)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir olumsuzlamadan sonra gelen ve o olumsuzluğu iptal ederek durumu doğrulayan bir cevap harfi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Belâ" nidasının burada "Hayır, zannettiğiniz gibi değil; Biz her şeyi işitiyoruz!" anlamında sarsıcı bir "hakikat ilanı" olduğunu açıklar. İnkârcıların "Lâ nesmeu" (duymuyor) şeklindeki varsayımlarını kökten reddeden bir onaylama (isbat) olduğunu ifade eder.

        Rusulunâ (وَرُسُلُنَا)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün asıl anlamının bir şeyi yumuşaklıkla ve süreklilikle göndermek, bir şeyi yaymak ve elçilik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rusul" (elçiler) kelimesinin burada özellikle insanların amellerini ve sözlerini kaydetmekle görevli olan melekleri (kirâmen kâtibîn) nitelediğini açıklar. Mustafa Öztürk, bu meleklerin ilahi istihbaratın bir parçası olarak, her an ve her yerde insanla beraber olduklarını, hiçbir gizli görüşmenin (necvâ) onların gözetiminden kaçamayacağını vurgular. Toshihiko Izutsu, "elçi" (resul) kavramının burada gözetim ve tanıklık boyutuna dikkat çektiğini; Allah’ın sadece doğrudan bilmekle kalmayıp, bu bilgiyi melekler vasıtasıyla nesnel bir "kayda" dönüştürdüğünü belirtir.

        Ledeyhim (لَدَيْهِمْ)

        İbn Fâris, l-d-y kökünün bir şeyin yanında, huzurunda ve yakınında bulunmak anlamında bir mekan zarfı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin meleklerin mücrimlere olan o "ayrılmaz yakınlığını" ve "tam mesafesiz gözetimini" nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu mekânsal vurgunun, insanın en gizli anında bile aslında asla yalnız olmadığını, her fısıltının bir "şahit" eşliğinde gerçekleştiğini gösteren sarsıcı bir ontolojik uyarı olduğunu ifade eder.

        Yektubûn (يَكْتُبُونَ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün asıl anlamının bir şeyi diğerine eklemek, dikiş dikmek, bağlamak ve bir araya getirmek olduğunu; "kitabet" eyleminin de harfleri ve anlamları birbirine ekleyerek kalıcı bir bağ oluşturması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yektubûn" fiilinin burada meleklerin yapılan her işi ve söylenen her sözü silinmez ve inkâr edilemez bir "kayda" (sicil) dönüştürmelerini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, yazma eyleminin Kur’an semantiğinde "etik sorumluluğun tescili" anlamına geldiğini; her bir "necvâ"nın (fısıltının) ilahi bir arşivde somut birer belgeye dönüştürülerek mahşer gününe hazırlandığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, suçluların hesap günü "Biz bunu yapmadık, bunu demedik" diyebilecekleri tüm kapıları kapattığını, onların kendi sinsi planlarının (ibram) bizzat kendi aleyhlerine birer "yazılı delile" dönüştüğünü ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X