Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 78. Ayet

    لَقَدْ جِئْنَاكُمْ بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad ci/nâkum bilhakki velâkinne ekśerakum lilhakki kârihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik, fakat çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz.”

      Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik. Bu âyet, Allah Teâlâ’nın yukarıda söylediklerinin hemen devamında gelmektedir. Tıpkı, “Elbette biz, elçilerimize yardım ederiz” cümlesini, "Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” mealindeki âyetin devamında belirttiği gibi. Her iki sözün, yani Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik cümlesinin ve “Elbette biz, elçilerimize yardım ederiz” mealindeki ilâhı kelâmın Allah tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik. “Hak” kelimesi, failinin yapmakla övüldüğü her iş ve onun da o fiilin sonunda elde ettiği mükâfata hamdettiği her şey demektir. Bâtıl da failinin yapmakla yerildiği her iş ve onun da vardığı neticeden dolayı kendini kınadığı her şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Yukarıdaki âyette belirtilen hak kelimesi ile muhtemelen Kur'ân-ı Kerim kastedilmiştir. Hz. Peygamberdin kastedilmiş olması da mümkündür. İnsanların, Resûlullah’ın (s.a.) davet ettiğine uymayı reddettikleri hidâyet yolu mânasına da gelebilir; onlar şöyle diyorlardı; Hak, atalarımızın takip ettikleri yoldur: "Biz atalarımızın izlerinden gitmekteyiz”. Resûlullah (s.a.) şu cevabı verdi: “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?”. Burada da Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik buyurmaktadır. Yani size, atalarmızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu ve daha hak olanı bildirmiştik.

      Fakat çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz. Şöyle bir soru sorulabilir: Cenâb-ı Hak cehennemliklere hitap ettiği ve cehennemliklerin hepsi hakkı kabul etmek istemediği halde, nasıl olur da burada Çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz buyurmaktadır? Buna cevaben deriz ki: Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların çoğu onun hak olduğunu biliyorlardı, fakat hak olduğunu anladıktan sonra da kibirlerinden ve inatçılıklarından onu kabul etmek İstemediler, liderliklerinin elden gideceği ve sahip oldukları imkânların kaybolacağı korkusuyla ona uymadılar ve boyun eğmediler. Onun hak olduğunu, onların ancak pek azı bilmiyordu. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, onların çoğunun hakkı kabul etmek istememeleri, muhtemelen onların tabiatları ile ilgili bir durumdur, onların ekserisinin tabiatında hakkı kabul etmemek anlayışı hakimdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lekad (لَقَدْ)

        İbn Fâris, bu yapının "le" (tekid/pekiştirme) ve "kad" (kesinlik) harflerinden oluştuğunu, bir haberin şüpheye yer bırakmayacak şekilde vuku bulduğunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "le" harfinin gizli bir yemin (kasem) anlamı taşıdığını; "Yemin olsun ki size hakikati getirdik" diyerek Allah'ın bu eyleminin ciddiyetini ve inkara yer bırakmayan kesinliğini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu edatın Kur’an’ın polemik dilinde, muhatabın (müşriklerin) inatçı inkarına karşı ontolojik bir "hakikat ilanı" işlevi gördüğünü vurgular.

        Ci'nâkum (جِئْنَاكُمْ)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün asıl anlamının bir yerden bir yere varmak, intikal etmek ve bir şeyi beraberinde getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin burada Allah'ın peygamberi vasıtasıyla insanlığa en büyük mesajı ulaştırmasını nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin biz (nâ) çoğul formuyla gelmesinin, mesajın ilahi bir otorite ve heybetle sunulduğunu; Allah’ın kullarına karşı sorumluluğunu yerine getirdiğini ve hakikati onların ayağına kadar ulaştırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, gelmek (mecî) fiilinin "gönderilme" (irsal) kavramından daha doğrudan bir müdahaleyi simgelediğini belirtir.

        bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)

        İbn Fâris, h-k-k kökünün asıl anlamının bir şeyin değişmez, sabit, sağlam ve gerçek olması, batılın zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının nesnel gerçekliğe tam uygunluk anlamına geldiğini; getirilen mesajın insanın fıtratıyla ve evrensel yasalarla kusursuz bir uyum içinde olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, hakkı Kur’an’ın en temel ontolojik kavramı olarak tanımlar; bunun "Keyfi olmayan, her türlü beşeri kurgudan bağımsız, mutlak ve sarsılmaz gerçeklik" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ba" harf-i ceriyle kullanılan hakkın, getirilen mesajın "özü ve ayrılmaz bir parçası" olduğunu; peygamberin kendi hevasından değil, bizzat hakikatin kendisiyle geldiğini ifade eder.

        Lâkinne (لَٰكِنَّ)

        İbn Fâris, bu edatın "istidrak" (önceki sözdeki yanlış anlamayı giderme ve karşıt bir durumu açıklama) işlevi gördüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lâkinne"nin burada ilahi lütuf (hakikatin gelişi) ile insani tepki (nefret) arasındaki o keskin ve trajik ayrımı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın suçun ve sorumluluğun adresini belirlediğini; problemin "hakikatin kendisinde veya sunuluşunda" değil, muhatabın "psikolojik direnç ve ahlaki tutumunda" olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Ekserakum (أَكْثَرَكُمْ)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün asıl anlamının bolluk, sayıca çokluk ve artış olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesret" kavramının Kur’an’da çoğu zaman nitelikten yoksun, sadece sayısal çoğunluğa dayanan ve hevasına uyan kitleleri nitelemek için kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetteki "çoğunluk" (ekserakum) vurgusunun sosyolojik bir teşhis olduğunu; hakikatin her zaman popüler olmadığını ve kitlelerin genellikle kendi konforlarını bozan "Hakk" karşısında kolektif bir direnç gösterdiklerini vurgular. Angelika Neuwirth, Mekki retorikte bu kelimenin, müşrik toplumun o muhafazakar ve statükocu yapısını temsil ettiğini savunur.

        Kârihûn (كَارِهُونَ)

        İbn Fâris, k-r-h kökünün asıl anlamının bir şeyin nefse ağır gelmesi, hoşlanılmaması, zorluk ve zahmet hissedilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kurh" (içten gelen nefret) ve "karh" (dıştan gelen zorlama) ayrımına dikkat çekerek; buradaki kullanımın muhatapların hakikate karşı kalplerinde besledikleri o derin ve iradi "tiksintiyi" nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "kerahet" kavramını Kur’an’ın ahlak psikolojisi içinde değerlendirir; bunun sadece basit bir sevmeme hali değil, hakikatin getirdiği ahlaki yükümlülüklerden duyulan "ontolojik bir rahatsızlık" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hakkın (gerçeğin) insanı sarsan, konforunu bozan ve çıkarına ters düşen yönü sebebiyle ekseriyetin ona "karşıtlık" (kerahet) beslediğini; inkarcıların sorununun gerçeği "anlamamak" değil, gerçeğin maliyetine "katlanamamak" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kârihûn nitelemesinin, insanın kendi hevasını (arzusunu) ilahlaştırmasının bir sonucu olarak mutlak hakikate karşı geliştirdiği o yıkıcı duygusal bariyeri simgelediğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X