Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 77. Ayet

    وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَۜ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve nâdev yâ mâliku liyakdi ‘aleynâ rabbuk(e)(s) kâle innekum mâkiśûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ey Mâlik, Rabb’in bizim işimizi bitirsin! diyecekler; o da ‘Burada kalıcısınız' cevabını verecektir.”

      Cehennemliklerin Kurtulmak İçin Yalvarmaları

      Sanki onlar şöyle diyecekler: Ey Mâlik! Rabb’inden bizi öldürerek yok etmesini iste! Onlar önce müminlere yalvaracaklar: “Onlar ‘Suyunuzdan veya Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin!’ diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır’ derler”. Onlardan ümitlerini kesince meleklere yalvarmaya başlarlar: “Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, ‘Rabb’inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin’ diye seslenirler. Görevliler, ‘Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?’ diye sorarlar”. Onlardan da ümitlerini kesince, Allah’a yalvarırlar, daha önce yaptıklarından farklı işler (itaat) yapmaları için kendilerini tekrar imtihan yurduna döndürmesini isterler: “Rabb’imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım, diye feryat ederler”. Bundan da ümitlerini kesince, son olarak Rabb’inden kendilerini öldürmesini istemesi için Mâlik adlı cehennem görevlisine yalvarırlar: O da ‘Burada kalıcısınız’ cevabını verecektir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Ne ölmelerine hükmedilir ki ölsünler, ne de cehennem azabından kendileri için bir hafifletme yapılır.”​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nâdev (نَادَوْا)

        İbn Fâris, n-d-y kökünün asıl anlamının bir topluluğun bir araya gelmesi ve yüksek sesle çağrıda bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eyleminin genellikle sesin yükseltilerek uzağa ulaştırılması olduğunu; buradaki kullanımın suçluların cehennemin derinliklerinden veya Allah'tan ne kadar uzak bir konumdan feryat ettiklerini simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili "ümit kesildikten sonraki çığlık" olarak tanımlar; suçluların artık Allah'a doğrudan hitap etme cesaretlerinin kırıldığını, bu yüzden bir aracıya (Mâlik'e) seslenerek varoluşsal bir çaresizlik içinde bağırdıklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nâdev fiilinin cehennemin o dehşetli atmosferinde yankılanan toplu bir feryadı nitelediğini ve bu çağrının bir dilekten ziyade, artık tahammül sınırları bitmiş bir can havliyle yapılan "teslimiyet çığlığı" olduğunu ifade eder.

        Yâ (يَا)

        İbn Fâris, bu harfin uzak olanı çağırmak için kullanılan bir nidâ edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yâ" edatının burada hem mekan olarak uzaklığı hem de hal olarak aşağılık ve mahrumiyet içinde olmayı nitelediğini; suçluların seslerini duyurabilmek için en uzak mesafelere seslenen bir edatla feryat ettiklerini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nidanın suçluların ilahi rahmetten ne kadar uzağa savrulduklarının lisan-ı hal ile bir itirafı olduğunu belirtir.

        Mâliku (مَالِكُ)

        İbn Fâris, m-l-k kökünün asıl anlamının bir şeye sahip olmak, onu elde tutmak ve yönetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cehennemin muhafızına (hazene) bu ismin verilmesinin, onun cehennem işlerini yürütmek, suçluları kontrol altında tutmak ve ilahi emri icra etmekle görevli olması hasebiyle olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu ve mülkiyet/yönetim anlamıyla doğrudan ilişkili olduğunu; Kur'an'ın bu ismi cehennemin o katı otoritesini temsil eden özel bir görevliye (meleğe) isim kıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, suçluların Allah'a değil de Mâlik'e seslenmelerinin, üzerlerindeki o sert ve tavizsiz otoriteyle kurdukları "doğrudan ve korkunç" ilişkiyi yansıttığını ifade eder.

        Liyakdı (لِيَقْضِ)

        İbn Fâris, k-d-y kökünün asıl anlamının bir işi tamamlamak, hükme bağlamak, bitirmek ve hükmetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kaza" eyleminin burada "ölümle sonuçlandırma" anlamında kullanıldığını; suçluların artık kurtuluş değil, bütünüyle yok oluşu (idamı) talep edecek kadar büyük bir ızdırap içinde olduklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımının "nihai bir son" arzusunu simgelediğini; azabın bitmeyeceğine dair o korkunç sezişin, onları kendi varlıklarını bütünüyle feda etmeye (yok olmaya) razı ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu talebin ontolojik bir intihar isteği olduğunu, varlığın acısının yokluğun boşluğundan daha ağır geldiği o trajik anı nitelediğini belirtir.

        'Aleynâ (عَلَيْنَا)

        İbn Fâris, a-l-v kökünden türeyen bu harf-i cerin yükseklik, üstünlük ve bir şeyin üzerine çökmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "alâ" edatının burada hükmün ve ölümün kaçınılmaz bir şekilde üzerlerine binmesini, onları bütünüyle kuşatıp yok etmesini nitelediğini açıklar.

        Rabbuke (رَبُّكَ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün asıl anlamının bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak ve onu kemale erene kadar terbiye etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, suçluların "Rabbimiz" (Rabbunâ) yerine "Senin Rabbin" (Rabbuke) demelerinin, aradaki o büyük yabancılaşmayı ve kendilerini artık O'na ait hissetmeyecek kadar derin bir mahrumiyet içinde gördüklerini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin cehennemliklerin o inatçı ve müstekbir karakterlerinin bir kalıntısı olduğunu; ilahi otoriteyi hala dışsal ve kendilerine "yabancı" bir güç olarak gördüklerini, bu dille aslında kendi uzaklıklarını perçinlediklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu hitabın müminlerin samimi yakarışlarına (Rabbunâ) bir tezat oluşturduğunu ve ontolojik kopuşun dildeki yansıması olduğunu vurgular.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının bir düşünceyi dillendirmek, sesli olarak ifade etmek ve iddiada bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Mâlik'in bu cevabının ilahi iradenin bir yansıması olduğunu ve suçluların talebine (yok oluşa) verilen o katı ve sarsılmaz "reddi" nitelediğini açıklar.

        İnnekum (إِنَّكُمْ)

        İbn Fâris, "inne" edatının bir işi pekiştirmek ve kesinlik kazandırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın suçluların taleplerinin aksine, içinde bulundukları durumun değişmeyeceğine dair o sarsılmaz ve mutlak gerçeği tescil ettiğini açıklar.

        Mâkisûn (مَاكِثُونَ)

        İbn Fâris, m-k-s kökünün asıl anlamının bir yerde durmak, beklemek, hareket etmemek ve kalmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müks" kavramının bir şeyi ağır ağır, yavaşlatılmış ve dondurulmuş bir zaman diliminde beklemek anlamına geldiğini; ayette ise "çıkışı olmayan bir kalış" ve "bitmeyen bir durgunluk" içinde olacaklarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın ebediyet semantiği içinde değerlendirir; "mâkisûn" nitelemesinin suçlular için zamanın durduğu, hiçbir değişimin ve sonun (ölümün) olmadığı o dehşetli "ebedi durağanlığı" simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mâlik'in bu kısa ve net cevabının "Siz burada kalıcısınız" (mâkisûn) diyerek onların tüm ümitlerini tek bir kelimeyle paramparça ettiğini, azabın sadece şiddetli değil aynı zamanda "statik ve sonsuz" olduğunu tescillediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin suçluların talebi olan "hükmün verilmesi/ölümün gelmesi" eylemine karşı, varlığın bitmediği o "felç edici sürekliliği" nitelediğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X