Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 64. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe huve rabbî ve rabbukum fa’budûh(u)(c) hâżâ sirâtun mustakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kuşkusuz Allah benim de Rabb’imdir, sizin de Rabb’inizdir. Şu halde O’na kulluk edin; işte bu dosdoğru yoldur.”

      Kuşkusuz Allah benim de Rabb’imdir, sizin de Rabb’inizdir. Şu halde O’na kulluk edin! Hz. İsâ bunu, kendisinin Allah katındaki değeri ne kadar büyük, makamı ne kadar yüksek olursa olsun Cenâb-ı Hakka kul olmanın dışına çıkamayacağını, o kâfirlerin iddia ettikleri gibi tanrı veya tanrının oğlu değil, Allah’ın kulu olduğunu insanların bilmeleri için söylemektedir. Doğru yola ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnallâhe (إِنَّ اللَّهَ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün asıl anlamının kulluk edilmek, sığınılmak ve hayretle yönelmek olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, "Allah" lafzının İslam öncesi Arap şiirinde ve kitabelerinde de var olduğunu, ancak Kur’an’ın bu ismi tevhidi bir bağlamda yeniden inşa ederek O’nu her türlü ortaktan (şerik) tenzih ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "İnne" edatının cümleye kattığı kesinliğin, Hz. İsa’nın kendi uluhiyetini reddederek mutlak otoriteyi Allah’a hasretmesinin teolojik bir perçini olduğunu vurgular; Allah lafzının burada "İlah" kavramının en somut ve mutlak karşılığı olarak sunulduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki vurgunun Hz. İsa’nın dilinden dökülen bir "tevhid beyannamesi" olduğunu, muhatapların zihnindeki "tanrı oğlu" veya "tanrı" algısını doğrudan hedef alarak hakikati tescillediğini ifade eder.

        Huve (هُوَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin asıl itibarıyla bir varlığın zatına işaret eden, onu diğerlerinden ayıran mutlak bir zamir (hüviyet) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huve" zamirinin burada bir hasr (sınırlandırma) ifade ettiğini, yani "Rablik" makamının sadece ve sadece O’na ait olduğunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, zamirin bu kullanımının Hz. İsa’nın mesajındaki teolojik netliği pekiştirdiğini; öznenin (Allah) ve yüklemin (Rab) arasına girerek başka hiçbir varlığın bu tanıma dahil edilemeyeceğini ontolojik olarak mühürlediğini vurgular.

        Rabbî ve Rabbukum (رَبِّي وَرَبُّكُمْ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak ve onu kemale erene kadar terbiye etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının hem mülkiyeti hem de yönetimi kapsadığını; Hz. İsa’nın "benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" demesinin, kendisi ile muhatapları arasındaki yaratılmışlık (kulluk) eşitliğini ilan ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin "Rab-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisindeki dikey hiyerarşiyi netleştirdiğini; Hz. İsa’nın kendisini ilahlaştıranlara karşı, kendisinin de herkes gibi aynı otoriteye (Rabbe) muhtaç bir kul olduğunu hatırlatan sarsıcı bir "tesviye" (eşitleme) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Rabbukum" (sizin Rabbiniz) vurgusunun müşriklerin ve sapkın Hristiyan fırkaların sahte tanrı kurgularını yıkan, evrensel ve mutlak bir aidiyet çağrısı olduğunu ifade eder.

        Fa’budûh (فَاعْبُدُوهُ)

        İbn Fâris, a-b-d kökünün temelinde boyun eğme, nihai tevazu, itaat ve zillet anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" eyleminin sadece belirli ritüeller değil, bir varlığın kendi hiçliğini kabul ederek mutlak otoriteye (Allah’a) kayıtsız şartsız teslim olması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu emrin (ibadet edin) bir önceki "Rab" nitelemesinin mantıksal ve zorunlu bir sonucu olduğunu; mademki O hem benim hem sizin Rabbinizdir, o halde yegane bağlılık mercii de O’dur (fa’budûh) diyerek teolojik bir tutarlılık sergilendiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ibadetin insanın fıtratındaki o derin sığınma ihtiyacının doğru adrese (Allah’a) yöneltilmesi olduğunu, Hz. İsa’nın bu çağrıyla insanlığı asıl varoluşsal eksenine davet ettiğini belirtir.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin yakındaki bir gerçeği, nesneyi veya durumu göstermek için kullanılan sarsılmaz bir işaret ismi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hâzâ" işaretinin burada Hz. İsa’nın sunduğu o yalın ve net tevhid inancına (Allah’ın tekliğine) doğrudan işaret ettiğini; gerçeğin uzağa bakmaya gerek kalmayacak kadar "burada ve aşikar" olduğunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu işaret isminin soyut bir fikri, elle tutulur bir "hakikat yoluna" dönüştürdüğünü, muhatabın önüne somut bir tercih sunduğunu vurgular.

        Sırâtun (صِرَاطٌ)

        İbn Fâris, s-r-t kökünün asıl anlamının yutmak olduğunu; geniş ve düz yola da üzerinde yürüyenleri içine alıp götürdüğü için bu ismin verildiğini belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin Latince "strata" kelimesinden Arapçaya geçtiğini ve "apaçık ana yol" anlamında kullanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin tarihsel süreçte teolojik bir anlam kazanarak "kurtuluş yolu" olarak Kur’an semantiğinde merkezileştiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sırât" kelimesinin içinde hiçbir sapma ve şüphe barındırmayan, varlığı apaçık olan ilahi nizamı (dini) nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sırâtın sadece bireysel bir yürüyüş değil, Hz. İsa’nın temsil ettiği o kadim tevhid silsilesinin toplumsal ve ahlaki izleği olduğunu ifade eder.

        Mustekîm (مُسْتَقِيمٌ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak, dengede olmak ve eğriliği bulunmamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikamet" kavramının pürüzsüz, hiçbir zikzağı olmayan ve insanı en kısa yoldan hedefine (Allah’a) ulaştıran doğrusal çizgiyi nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "müstakim" sıfatının Kur’an’ın ahlak ve inanç mimarisinde "dalâlet" (yol kaybı/sapma) kavramının tam zıddı olduğunu; tevhid inancının insanın zihninde ve hayatında kurduğu o sarsılmaz dengeyi ve şaşmaz rotayı simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın Hz. İsa’nın mesajının rasyonel ve fıtri tutarlılığını mühürlediğini, eğri büğrü felsefi kurguların karşısına ilahi olanın o net ve dosdoğru hakikatini koyduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X