Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 61. Ayet

    وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-innehu le’ilmun lissâ’ati felâ temterunne bihâ vettebi’ûn(i)(c) hâżâ sirâtun mustekîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bilin ki, o kıyâmete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyin ve bana tâbi olun. Bu dosdoğru yoldur.”

      Bilin ki, o kıyamete ait bir bilgidir. Yani kıyâmet için bir işarettir. Buradaki “ilm” (عِلْمٌ) kelimesi “alemun’ (عَلَمٌ) diye de okunmuştur. Sonra bu işaretin ne olduğu konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Kıyâmetin alametinden maksat, Hz. İsâ’nın gökten inmesidir. Buna göre âyet-i kerîme, daha önce geçen “Îsâ, İsrâiloğulları’na İlâhî kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak” meâlindeki âyetin sılası olur. Sanki şöyle buyurmuştur: Onu örnek kıldık, yani İsrâiloğulları için bir işaret ve ibret kıldık. Biz onu kıyâmete ait bir bilgi yaptık. Bazıları da şöyle dedi: Bilin ki, o kıyamete ait bir bilgidir, yani Muhammed aleyhisselâm ve ona indirilen Kur’ân, kıyâmete ait bir bilgidir, çünkü Allah nübüvveti ve risâleti onunla mühürledi. Nitekim Hz. Peygamber elinin birbirine bitişik olan iki parmağını göstererek, “Ben ve kıyâmet böyleyiz” buyurdu. Allah Teâlâ onu kıyâmete ait bir bilgi olarak kıyametten önce göndermiştir. Kelimeyi “alemun" diye okuduğumuzda, kıyametin alameti ve delilidir mânasına gelir. “İlm” diye okununca da kıyametin yaklaştığı onunla bilinir anlamına gelir.

      Sakın ondan şüphe etmeyin. Yani kıyametin kopacağından asla şüphe etmeyin, çünkü kıyamet mutlaka kopacaktır. Buna göre “Kıyametin vaktinin alâmetleri geldi” meâlindeki âyeti tefsir edenlerden bazıları şöyle diyorlar: Kıyâmetin alâmetlerinden maksat, salâtın en üstünü ve selâmların en kâmili üzerine olsun Muhammed aleyhisselâmdır. Bana tâbi olun. Bu dosdoğru yoldur. Şayet, o kıyamete ait bir bilgidir ilâhî kelâmıyla Muhammed aleyhisselâm kastedildi ise sanki Hz. Peygamber şunu söylemektedir: Ben kıyâmete ait bir bilgiyim, kıyâmete yakın olarak gönderildim, dolayısıyla bana tâbi olun! Eğer maksat Hz. İsâ ise o zaman Resûlullah (s.a.) şunu demek istemiştir: Hz. İsâ, kıyâmete ait bir bilgi ve onun işaretidir, dolayısıyla o gelmeden önce bana tâbi olun!​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnehu (إنه)

        İbn Fâris, e-n-n kökünün bir işi pekiştirmek ve kesinlik kazandırmak anlamında kullanılan bir harf olduğunu, "hu" zamirinin ise bir varlığın zatına işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zamirin Hz. İsa’ya raci olması durumunda onun mucizevi varlığının ve gelişinin kıyametin kopacağına dair kesin bir kanıt teşkil ettiğini; zamirin Kur’an’a raci olması durumunda ise vahyedilen bu kitabın kıyamet saati hakkında verilen bilginin asıl kaynağı olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki zamirin (hu) Hz. İsa’ya işaret ettiğini ve onun tarihsel süreçteki konumunun, ilahi kudretin yeniden diriltme eylemine dair somut bir örneklik (ilm) sunduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, zamirin bir şeyi nesneleştirdiğini ve Kur’an’ın semantik örgüsünde kıyamet olgusunu kaçınılmaz bir nesnellik (ontolojik gerçeklik) düzeyine çıkardığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müfessirlerin çoğunluğunun bu zamiri Hz. İsa’nın ahir zamanda inişiyle ilişkilendirdiğini, bunun da teolojik bir "alamet" (işaret) olarak okunduğunu belirtir.

        İlmun (عِلْمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün asıl anlamının bir şeyi diğerinden ayırt etmeye yarayan nişan, işaret ve eser olduğunu belirtir; "ilm" kelimesinin de bilinene konulan bir işaret gibi zihni aydınlatması sebebiyle bu ismi aldığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, ayette bu kelimenin "alamet" (işaret) manasında kullanıldığını; Hz. İsa’nın babasız doğumu ve mucizelerinin, kıyamet gerçeğine dair duyusal ve zihinsel bir kanıt (ilm) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ilim kavramını Kur’an’ın "yakîn" (kesin bilgi) semantiği içinde değerlendirir; bu kelimenin "zann"ın (şüphenin) zıddı olarak kıyamet gerçeğini bir inanç konusu olmanın ötesinde nesnel bir bilgi (ilm) statüsüne taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bazı kıraatlerde "alem" (alamet/nişan) şeklinde okunmasının, Hz. İsa’nın veya Kur’an’ın kıyametin yaklaştığına dair sarsılmaz bir "yol işareti" olduğu yönündeki anlamı tahkim ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki ilmin sadece teorik bir bilgi değil, insanın varoluşsal olarak yüzleşeceği o mutlak saati (kıyameti) haber veren ontolojik bir farkındalık olduğunu belirtir.

        es-Sâati (السَّاعَةِ)

        İbn Fâris, s-v-a kökünün zamanın bir parçası, an ve süreklilik ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâat" kelimesinin aslında zamanın çok kısa bir dilimi anlamına geldiğini; ancak Kur’an’da ansızın gerçekleşecek olan ve varlık düzenini sona erdirecek kıyamet günü için özel bir isim olarak seçildiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "şâ’tâ" (an, belirli zaman dilimi) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, Kur’an’ın bu kelimeyi eskatolojik (ahiret ile ilgili) bir teknik terime dönüştürerek ona "Son Saat" anlamı yüklediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kavramın sadece kronolojik bir bitişi değil, mevcut "dehr" (zaman) algısının parçalanıp ilahi hakikatin bütünüyle tecelli ettiği o mutlak varoluşsal "an"ı temsil ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin kronolojik yapısında "Sâat" kavramının, muhatapların dünyevi güvenlerini sarsan ve onları her an gerçekleşebilecek olan ilahi hesapla yüzleşmeye zorlayan merkezi bir uyarı motifi olduğunu savunur.

        Temterunne (تَمْتَرُنَّ)

        İbn Fâris, m-r-y kökünün asıl anlamının bir şeyi çekip çıkarmak (süt sağmak gibi) olduğunu; tartışma ve şüpheye de (mirâ) gerçeği zorlayarak çekip çıkarmaya çalışmak veya bir fikri sonuna kadar deşmek anlamında bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "imtirâ" eyleminin bir hakikat karşısında delilsizce şüphe etmek, inatla tartışmaya girmek ve gerçeği kabul etmemek için zihinsel engeller oluşturmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, şüphe (mirye) halini "ilm"in (kesin bilginin) ontolojik zıddı olarak konumlandırır; ayetteki nehyin (yasaklamanın), kıyamet gerçeğinin her türlü insan spekülasyonunun ve kuşkusunun üzerinde olduğunu ihtar ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin müşriklerin kıyameti imkansız görme konusundaki psikolojik dirençlerini ve bu direnci rasyonelleştirmek için başvurdukları o yapay tartışma (cedel) üslubunu nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imtiranın bir bilgi eksikliği değil, insanın kendi iç dünyasındaki hakikate karşı geliştirdiği ahlaki bir inatçılık (şüphecilik) durumu olduğunu belirtir.

        İttebiun (اتَّبِعُونِ)

        İbn Fâris, t-b-a kökünün birinin arkasından gitmek, izini sürmek, ona eklenmek ve boyun eğmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eyleminin sadece fiziksel bir takip olmadığını; takip edilenin (peygamberin) getirdiği inanç esaslarına, ahlaki değerlere ve yaşam tarzına tam bir uyum (itaat) göstermek olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir formunun İslam’ın yegane kurtuluş yolu olduğunu; müşriklerin kendi atalar dinine tutunmalarına karşılık, peygamberin şahsında temsil edilen vahiy çizgisine (izleğine) dahil olma çağrısı taşıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, ittibâ kavramının mümin karakterinin temelini oluşturduğunu; bunun kişisel hevalardan vazgeçip ilahi iradenin çizdiği rotaya girmek anlamına geldiğini vurgular.

        Sırâtun (صِرَاطٌ)

        İbn Fâris, s-r-t kökünün asıl anlamının yutmak olduğunu; geniş ve düz yola da yolcuları içine alıp yuttuğu için bu ismin verildiğini belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin Latince "strata" (döşenmiş/kaldırımlı yol) kelimesinden Aramice/Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini (muarreb) ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Greko-Romen kökenine dikkat çekerek, Kur’an’ın bu kelimeye teolojik ve ahlaki bir boyut kazandırarak onu "Allah’a ulaştıran yegane güvenilir sistem" anlamında semantik bir dönüşüme uğrattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sırât" kelimesinin açık, geniş ve hiçbir zikzağı bulunmayan tek ve hakiki yol (din) olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin İslam mesajının sadece soyut bir fikir değil, sınırları ve istikameti vahiy tarafından belirlenmiş somut bir yaşam yolu olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Mustekîm (مُسْتَقِيمٌ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak, dengede olmak ve eğriliği bulunmamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikamet" kavramının pürüzsüz, hiçbir sapması ve eğimi olmayan, insanı en güvenli ve en kısa yoldan mutlak hakikate ulaştıran doğrusal çizgiyi nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur’an’ın mekan semantiğinde "dalâlet" (yoldan sapmak/kaybolmak) kavramının ontolojik zıddı olduğunu; muhtevası vahiy olan bu yolun insana sarsılmaz bir teolojik yön (oryantasyon) sağladığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "müstakim" sıfatının insanın fıtratı ile ilahi yasa arasındaki kusursuz uyumu simgelediğini; bu yolun insanın içsel karmaşasından ve dışsal manipülasyonlardan bağımsız, hakikate kilitlenmiş bir varoluşsal denge hali olduğunu belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X