Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 53. Ayet

    فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felevlâ ulkiye ‘aleyhi esviratun min żehebin ev câe me’ahu-lmelâ-iketu mukterinîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”

      Bu söz iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Mûsâ dünyada hâkimiyet iddiasında ise ve bunu istiyorsa, o zaman diğer sultanlara verilen altın bilezikler ve taçlar ona da verilse ya! Şayet kendisinin peygamber olduğunu iddia ediyorsa, dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya! Kâfirler, peygamberlerden, kendilerinin arzu ettikleri ve hoşlandıkları mûcizeleri getirmelerini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak, mûcizelerin onların isteğine ve arzusuna göre gelmeyeceğini, lakât Allah’ın iradesine göre geleceğini haber vermektedir. İkincisi, buniann her ikisini de kastederek şöyle demektedir: O, Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyor; elçi olan kişi, kendisini elçi gönderenin nezdinde üstün bir değere sahrdir. Buna göre eğer o hak peygamber ise o zaman ona değerli bilezikler verilse ya! Kendisine saygı ve hürmet için yanında dizi dizi melekler bulunsa ya! En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Kendisine altın bilezikler indirilse ya cümlesi, altınlar ve ipeklerle donatılsa ya, mânasına gelir, çünkü onlardan biri üstün bir değere ulaştığında onu altınlar ve ipek giysilerle donatırlardı. Yahut onun peygamberliğini tasdik için dizi dizi melekler onun yanında olsalar ya! İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle dedi: “Esâvir” (أَسَاوِر) ve "esvire” (أَسْوِرَة) kelimeleri, “isvâr” (إِسْوَار) kelimesinin çoğuludur, iyi ok atan adam demektir. Böyle denilmesinin sebebi de, oku attığı zaman koluna altın bilezik takmış olur.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-levlâ (فَلَوْلَٓا)

        İbn Fâris, bu yapının "lev" ve "lâ" edatlarının birleşiminden oluştuğunu; bir şeyin olmamasından dolayı başka bir şeyin de olmamasını, aynı zamanda muhataba yönelik şiddetli bir teşvik (tahzîz) ve kınama (tevbîh) anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın burada Firavun'un kibrini ve itirazını yansıtan bir "meydan okuma" makamında kullanıldığını; Musa'nın peygamberlik iddiasını küçümseyerek "Neden ona verilmedi?" şeklindeki alaycı beklentisini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın Firavun'un zihniyetindeki materyalist güç algısını deşifre ettiğini; otoritenin ancak görsel ve maddi bir onayla ispatlanabileceği yönündeki o sığ politik mantığın dışavurumu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin dünyevi iktidarın ilahi olanı kendi hiyerarşik standartlarıyla ölçmeye kalktığı o ontolojik körlüğü simgelediğini vurgular.

        Ulkiye (اُلْقِيَ)

        İbn Fâris, l-k-y kökünün asıl anlamının bir şeyi atmak, fırlatmak, bırakmak ve yukarıdan aşağıya sunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin bir şeyi umursamadan veya aniden ortaya bırakmak olduğunu; fiilin edilgen (meçhul) formda gelmesinin, Firavun'un mucizeyi veya ilahi onayı, göklerden aniden atılacak somut bir eşyaya indirgediğini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin edilgen yapısının, Firavun'un lütfun sahibinden (Allah) ziyade, doğrudan verilen materyalin (altının) kendisine odaklandığını ve bunu putlaştırdığını gösteren sarsıcı bir tespit olduğunu belirtir.

        Esviratün (اَسْوِرَةٌ)

        İbn Fâris, s-v-r kökünün asıl anlamının bir şeyin etrafını saran, kuşatan şey, sur ve bilezik olduğunu; bu kelimenin "sivâr" kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kralların, yöneticilerin ve soyluların kollarına taktıkları, gücü ve zenginliği simgeleyen süs eşyalarına bu ismin verildiğini açıklar. El-Cevâlîkî, kelimenin Arapça kökenli olmadığını, Farsçadaki "destvâr/dastvâr" (bileklik) kelimesinden Arapçalaştığını (muarreb) ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Farsça veya Süryanice ("şerşurâ") ile ilişkili olabileceğini ve Arap diline erken dönemde bir "krallık/otorite alameti" olarak girdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin o dönemin Mısır (Firavun) geleneğinde iktidarın, asaletin ve bürokratik otoritenin doğrudan göstergesi olan altın kolluklara yapılan tarihsel ve sosyolojik bir atıf olduğunu ifade eder.

        Żehebin (ذَهَبٍ)

        İbn Fâris, z-h-b kökünün asıl anlamının gitmek, akıp gitmek ve elden çıkmak olduğunu; çabuk tükenmesi veya parlaklığının gözden kayıp gitmesi sebebiyle altına bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, altının (żeheb) burada dünyevi ihtişamın, servetin ve saltanatın mutlak sembolü olarak zikredildiğini; Firavun'un değer ölçüsünün sadece maddeyle sınırlı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değer sisteminde altının bu bağlamda "hakk"ın zıddı olan "geçici ihtişamı" temsil ettiğini; Firavun'un peygamberlik kurumunu maddi zenginlikle ölçmeye kalkmasının onun en büyük varoluşsal yanılgısı olduğunu vurgular.

        Câe (جَٓاءَ)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün asıl anlamının gelmek, bir yerden bir yere varmak ve ulaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin burada meleklerin göze görünür bir şekilde, fiziki bir heyet olarak inmesi beklentisini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Firavun'un zihnindeki ilahi otoriteyi de kendi dünyevi protokollerine göre kurguladığını; elçinin ancak bir kral gibi görkemli bir şekilde "gelmesi" gerektiğine inandığını ifade eder.

        el-Melâiketü (الْمَلٰٓئِكَةُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin m-l-k (sahip olma/güç) veya l-e-k (haber gönderme) kökünden geldiğini, mesaj taşıyanlar anlamında kullanıldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "mal'ak" veya Süryanice "mal'akâ" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, temel anlamının "haberci/elçi" (messenger) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin Allah'ın emirlerini uygulayan nurani varlıklar olduğunu; ancak Firavun'un onları ilahi bir hakikatin taşıyıcısı olarak değil, bir krallık kortejinin parçası gibi tasavvur ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Firavun'un teolojisinde meleklerin Allah'ın ahlaki temsilcileri değil, sadece otoritenin sihirli ve görsel destekçileri olarak algılandığını vurgular.

        Mukterinîn (مُقْتَرِن۪ينَ)

        İbn Fâris, k-r-n kökünün asıl anlamının iki şeyi birbirine bağlamak, yan yana getirmek, eşleştirmek ve aynı hizada olmak (akran olmak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iktirân" kavramının birbirinden hiç ayrılmaksızın arka arkaya dizilmek ve eşlik etmek olduğunu; burada meleklerin bir ordu nizamında, birbirine kenetlenmiş saflar halinde veya Musa'nın hemen yanı başında ondan ayrılmayan bir muhafız birliği gibi gelmeleri beklentisini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kralların ve imparatorların etrafındaki o şatafatlı, kalabalık "koruma kortejini" tasvir ettiğini; Firavun'un Musa'yı ancak böyle gövde gösterisi yapan bir eşlikle ciddiye alabileceğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nitelemenin Firavun'un zihnindeki risalet algısının tamamen görsel bir şölene ve "fiziksel refakate" dayandığını sarsıcı bir dille gözler önüne serdiğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X