Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 51. Ayet

    وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ي قَوْمِه۪ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ تَحْت۪يۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihi kâle yâ kavmi eleyse lî mulku misra ve hâżihi-l-enhâru tecrî min tahtî(s) efelâ tubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      51-52. “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: Ey milletim! Mısır’ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Ayrıca ben bu değersiz, neredeyse söylediğini anlatmaktan aciz adamdan daha iyi değil miyim?”

      Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: Ey milletim! Mısır’ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Lânetli Firavun bu sözleri, Hz. Mûsâ’nın peygamberlik iddiasına karşılık olarak kavminin ve halkının kafasını bulandırmak için söylemişti. Yani Allah eğer bir elçi gönderecek olsa, buna en lâyık olan ve Mûsâ’dan Önce peygamberliği hak eden benim. Çünkü gördüğünüz gibi Allah Mısır diyarının mülkiyetini bana verdi, ayaklarımın altından da ırmaklar akıp duruyor. Mûsâ ise bunlardan hiç birine sahip değildin Dolayısıyla peygamberlik Mûsâ’dan önce benim hakkımdır, ona ben daha lâyık biriyim. Bundan dolayı şöyle demişti: Ben bu değersiz adamdan daha iyi değil miyim? Yani o zayıftır, malı-mülkü yoktur, ordusu yoktur, halkı yoktur, neredeyse kendini İspatlayacak kanıtları da yoktur. Sonra şöyle dedi: “(O bir peygamber ise) kendisine altm bilezikler indirilse ya!”. Yani bana indirildiği gibi, bana verilen mal ve altın gibi bir servet ona da verilse ya! Yahut şöyle söylemişti: İnsan, birini kendine elçi seçerse, ona çeşitli iyilikler ve güzellikler verir, bol bol mal verir, kendisine bunlardan verilmeyen kişi de elçi değildir. Şöyle demiş de olabilir: İddia ettiği gibi eğer o Allah’ın elçisi ise benim halkıma ve orduma verdiğim gibi mutlaka Allah ona da altm bilezikler verirdi. Lânetli Firavun, bu türlü sözlerle Mûsâ’nın peygamberlik davası konusunda kavminin aklım bulandırmaya çalışıyordu. Meselâ şöyle diyordu: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak İstiyor”, "Anlaşılan o, size sihiri öğreten üstadınızmış!”. Bunlara benzer pek çok örnek vardır. Buna göre Firavun’un açıklamaya çalıştığımız âyetteki sözleri de, kavminin aklını karıştırmak amacını taşıyordu. En doğrusunu Allah bilir.

      Neredeyse söylediğini anlatmaktan aciz. Bazıları bu cümleyi şöyle açıkladı: Hz. Mûsâ’nın dilinde bir tutukluk ve acele konuşma âdeti olduğundan getirdiği deliller ve söylediği sözler neredeyse anlaşılmazdı. Firavun burada, Hz. Mûsâ’nın konuşmaktan aciz olduğunu söylemektedir. Bazıları da şöyle dedi: Aslında Firavun bunu kastetmemektedir, çünkü Hz. İbrahim, “Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar” diye Rabb’ine dua ettiğinde Allah onun duasını kabul etmiş, “Ey Mûsâ! İsteğin kabul edildi” buyurmuş ve onun dilindeki düğümü ve hızlı konuşma problemini çözmüştü. En doğrusunu Allah bilir ya, Firavun şunu demek istiyordu: Mûsâ’nın getirdiği deliller anlatılmıyor, kalpleri cezbedecek şekilde delilini getiremiyor. Ben bu değersiz adamdan daha iyi değil miyim? cümlesine İbn Kuteybe, ben ondan daha hayırlıyım, mânasını verdi. Müfessirler de ben ondan daha hayırlıyım diye bir anlam verdiler. Bu cümlenin, Firavun’un söylemiş olduğu, Mısır’ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? sözüyle bağlantılı olması mümkündür. Yani, ben ondan daha hayırlıyım, çünkü Mısır’ın mülkiyeti Mûsâ’ya değil bana aittir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nâdâ (نادى)

        İbn Fâris, n-d-v kökünün asıl anlamının bir topluluğun mecliste bir araya gelmesi ve bir kimseye yüksek sesle çağrıda bulunmak, nida etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eyleminin genellikle sesi yükselterek veya uzaktan yapılan bir çağrıyı ifade ettiğini; ayette Firavun'un sıradan veya kapalı kapılar ardında bir konuşma yapmadığını, aksine tüm halkına yönelik geniş çaplı bir ajitasyon süreci başlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin doğrudan politik bir eylemi nitelediğini; Hz. Musa'nın mucizeleri karşısında zihinsel bir sarsıntı yaşayan ve iktidarının meşruiyeti sarsılmaya başlayan Firavun'un, kitleleri kendi etrafında yeniden kenetlemek için meydanlara inip "kamuoyu oluşturma" hamlesi yaptığını ifade eder.

        Kavmihî (قومه)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak ve bir işi üstlenmek anlamlarına geldiğini, "kavim" kelimesinin de ortak bir amaç ve kimlik etrafında birleşmiş topluluğu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada Firavun'un tebaasını, onlara duyduğu sahiplik hissini (kavmihî/onun kavmi) ve aidiyetlerini sömürdüğü o itaatkar kitleyi nitelediğini açıklar. Angelika Neuwirth, Mekki retorikte "kavm" kelimesinin bu tür bağlamlarda, egemen politik otorite tarafından manipüle edilmeye müsait, muhafazakar ve statükocu toplumsal tabanı sembolize ettiğini savunur.

        Mulku (ملك)

        İbn Fâris, m-l-k kökünün asıl anlamının bir şeye bütünüyle sahip olmak, onu kendi tasarrufu altında tutmak, güç ve otorite sahibi olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının özellikle insan toplulukları ve topraklar üzerinde kurulan mutlak siyasi hakimiyeti ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "müstekbir" (kibirli) aklın temel dayanak noktası olarak değerlendirir; Firavun'un teolojik argümanlara (Musa'nın ayetlerine) karşı ontolojik bir körlükle sadece elindeki maddi iktidarı (mülkü) "nihai gerçeklik" olarak sunduğunu, sahte ilahlık iddiasının kaynağının işte bu sınır tanımaz mülkiyet zehirlenmesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mülkün asıl sahibinin (Malikü'l-Mülk) Allah olduğunu, Firavun'un ise bu geçici yeryüzü emanetini mutlaklaştırarak kendi sahte tanrılığını bu gasp edilmiş sahiplik duygusu üzerine inşa ettiğini belirtir.

        Mısra (مصر)

        İbn Fâris, m-s-r kökünün asıl anlamının iki şey arasındaki sınır, ayırıcı çizgi ve büyük şehir (metropol) olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerinde "sınırlandırılmış bölge", "kale" veya "askeri yerleşim" anlamlarına gelen "misru" kelimesinden türediğini ve tarih boyunca Mısır coğrafyasını niteleyen özel bir isme dönüştüğünü ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Firavun'un "Mısır'ın mülkü" tamlamasını kullanmasının, o dönemin bilinen en görkemli, en zengin ve en askeri medeniyetini kendi şahsıyla özdeşleştirmesinden kaynaklandığını, bunun da kibrin coğrafi bir dışavurumu olduğunu belirtir.

        el-Enhâru (الأنهار)

        İbn Fâris, n-h-r kökünün asıl anlamının suyun geniş bir yatakta hızla akması, yarılması ve nehir anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Nil nehrini ve onun oluşturduğu bereketli su kanallarını nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mısır medeniyetinin varoluşunun tamamen Nil nehrine bağlı olduğunu hatırlatarak; Firavun'un bu hayati kaynağı (nehirleri) kendi şahsi mülkiyeti ve başarısı gibi sunmasının, ekonomik kaynakları tekelleştirerek halk üzerinde kurduğu mutlak tahakkümü (su ve tarım oligarşisini) sembolize ettiğini ifade eder.

        Tecrî (تجري)

        İbn Fâris, c-r-y kökünün asıl anlamının hızla hareket etmek, akmak ve bir yöne doğru kesintisiz gitmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cereyan" eyleminin suyun yatağındaki doğal akışını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin Firavun'un dilinden döküldüğünde, doğanın (suyun) ilahi yasalara (sünnetullah) göre değil de sanki bizzat kendi iktidarının bir uzantısı ve buyruğu olarak aktığı yönündeki o muazzam teolojik yanılsamayı resmettiğini vurgular.

        Tahtî (تحتي)

        İbn Fâris, t-h-t kökünün asıl anlamının aşağı, alt kısım ve bir şeyin temeli olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "taht" kelimesinin üst (fevk) kavramının zıddı olduğunu ve burada Firavun'un muazzam saraylarının, bahçelerinin altından akan suları nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin sadece mekansal bir bildirim değil, derin bir ontolojik kibir (istikbar) beyanı olduğunu; Firavun'un kendini varlık hiyerarşisinin en tepesine yerleştirerek, hem halkı hem de doğayı (nehirleri) kendi "ayaklarının altında" konumlandırdığını, kendisini her şeyin yegane üstün hakimi (Müste'li) olarak kurguladığını vurgular.

        Tubsırûn (تبصرون)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün asıl anlamının gözle görmek, idrak etmek, bir şeyin içyüzünü kavramak ve bilmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "basar" kelimesinin hem fiziksel görme duyusu hem de aklın hakikati algılama yetisi (basiret) olduğunu; Firavun'un bu soruyu sorarak halkın gözünü kendi maddi ihtişamıyla kamaştırmaya çalıştığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Firavun'un materyalist bilgi felsefesi (epistemolojisi) üzerinden okur; Firavun'a göre gerçek ve inanılmaya değer olan tek şey "gözle görülen, elle tutulan" maddi güçtür. Bu retorik soruyla ("Hala görmüyor musunuz?"), Hz. Musa'nın getirdiği metafiziksel ve ilahi ayetleri kendi kaba vizyonuyla ezmeye ve halkın algısını sadece "dünyevi olana" hapsetmeye çalıştığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kışkırtıcı sorunun, "Benim bu muazzam mülküm ortadayken, hiçbir maddi gücü olmayan Musa'ya mı inanacaksınız?" şeklindeki o küstah statüko mantığını özetlediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X