Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 49. Ayet

    وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّـنَا لَمُهْتَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû yâ eyyuhâ-ssâhiru ud’u lenâ rabbeke bimâ ‘ahide ‘indeke innenâ lemuhtedûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun üzerine şöyle dediler: Ey büyücü! Rabb’inin seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et, artık biz doğru yola döneceğiz.”

      Bunun üzerine şöyle dediler: Ey büyücü! Rabb’inin seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et. Burada şöyle bir problem vardır; Onlar, Rabb’ine dua etmesini ve O’ndan üzerlerindeki azabı kaldırmasını İstemesini rica ettikleri Hz. Musa’ya nasıl büyücü diyorlar? Cevaben deriz ki: İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onların nazarında büyücü büyük âlim, İlmin son noktasına ulaşmış biri sayıldığı için Hz. Mûsâ’ya da büyücü demişlerdir. Bundan dolayı onlar, Ey büyücü! Bizim için Rabb’ine dua et, diye hitap ettiler. Yoksa ondan, kendileri için Rabb’ine dua etmesini ve O’ndan üzerlerindeki azabı kaldırmasını istedikleri halde sonra büyünün yalan ve bâtıl olduğunu kastederek ona “Ey büyücü!” diye hitap etmeleri muhtemel değildin En doğrusunu Allah bilir. Mukâtil şöyle dedi: Onlar, Ey büyücü! Bizim için Rabb’ine dua et demişler, Hz. Mûsâ da onlara şöyle demiş: Sİz bana büyücü derken, ben sizin başınıza gelen azabı kaldırması için Rabb’ime nasıl dua edebilirim? Bunun üzerine o sözlerinden dönmüşler ve A'râf sûresinde belirtildiği gibi şöyle demişlerdi: “Ey Mûsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb’ine dua et!”. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Mûsâ’ya, Ey büyücü! Bizim için Rabb’ine dua et demeleri, muhtemelen kendileri onun büyücü olduğunu düşünmeleriydi, bundan dolayı ona şöyle demişlerdi: Sen büyücüsün, ancak Rabb’ine dua eder ve bizden azabı kaldırırsan, o zaman senin büyücü değil, peygamber olduğunu anlarız ve sana iman ederiz. Muhtemelen onlar, yed-i beyzâ, asâ ve Hz. Mûsâ’ya verilen diğer mucizeleri, nesnelerin yapısını büyü İle değiştirmenin ve büyü İle ondan istifade etmenin mümkün olduğu İşlerden sayıyorlardı. Fakat onlar Hz. Mûsâ’dan sözünü ettikleri azabı kaldırmayı Rabb’inden istemesini talep etmişlerdi, çünlcü onlar büyücünün duasının kabul edilmeyeceğini, ancak hak bir peygamberin duasının kabul edileceğini biliyorlardı. Dolayısıyla Rabb’in duanı kabul ederse, biz de sana iman ederiz diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Onların, bunu hakikat mânasında söylemiş olmaları da muhtemeldir. Onların, çelişkili olmasına rağmen gerçekten büyü yapmasını istemek üzere bunu söylemeleri muhtemeldir. Çünkü büyücülerin sözleri genel olarak çelişkiye ve halkın kafasını karıştırmaya dayanmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir”. Mûcize onları büyülemiyordu, çünkü mûcize hakikattir ve kalıcıdır. Büyü ise hakikat olmadığı gibi kalıcı değildir. Mûcize onları büyülemediğine ve Mûsâ onu yapmaktan aciz olmadığına göre büyü değildi. Eğer o büyü olsaydı, mûcize olmazdı. Yukarıda Kur’ân’dan birçok âyetten hareketle belirttiğimiz gibi onların bütün sözleri birbiriyle çelişmektedir. İşte bu âyetin bu mânaya gelme ihtimali de vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’inin seninle sözleşmesine uygun olarak. Bu beyan hakkında müfessirler şöyle dedi: Allah Teâlâ, eğer insanlar iman ederlerse onlardan azabı kaldıracağına dair Hz. Mûsâ ile bir sözleşme yapmıştı. Ancak Hz. Mûsâ dua ettiği ve Allah da onlardan azabı kaldırdığı halde yine iman etmemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Mûsâ ile yaptığı sözleşme, muhtemelen ona peygamberlik vermesi ve kendi risâleti için onu seçmesidir. Rabb’inin seninle sözleşmesine uygun olarak cümlesinde sanki gizli bir kelime var gibidir. Onlar sanki şöyle diyorlardı: Rabb’inin senin nezdindeki herkesle olan sözleşmesine uygun olarak bizim için dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan, biz de hidâyeti benimseyenlerden oluruz. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Azap üzerlerine çökünce, ‘Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız’ dediler”. Görmez misin ki Allah Teâlâ müteakip âyette şöyle buyurmaktadır: (Zuhruf, 50​)​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قالوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının bir düşünceyi dillendirmek, sesli olarak ifade etmek ve söz söylemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının sadece sıradan bir konuşma eylemi olmadığını, bir iddiayı, inancı veya rasyonel/irrasyonel bir argümanı da kapsadığını; ayette Firavun tebaasının (veya egemen sınıfın) ilahi azabın dehşeti karşısında içine düştükleri çaresizlikle başvurdukları mecburi bir itiraf ve talep beyanını nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin müşrik (veya Firavun) aklının pragmatizmini yansıttığını; ideolojik olarak reddettikleri elçiye, işler ters gidip azap (mucizevi felaketler) kapıya dayandığında anında yönelerek "söz" ile (kavl) geçici bir bağlılık ve sığınma bildirmelerindeki o ikiyüzlü refleksi ifade ettiğini belirtir.

        es-Sâhıru (الساحر)

        İbn Fâris, s-h-r kökünün asıl anlamının bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek, göz boyamak, aldatmak ve sebebi ince/gizli olan eylem anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâhir" (sihirbaz) kelimesinin olağanüstü işler yaparak aklı çelen kişi olduğunu; ancak bu ayetteki "Ey sihirbaz!" hitabının bir hakaret veya yerme amacı taşımadığını, aksine Mısır kültüründe sihirbazlığın en yüce bilgi ve saygınlık makamı olması hasebiyle, Hz. Musa'ya yöneltilmiş "büyük alim", "bilge" ve "olağanüstü güçlere sahip otorite" anlamında bir taltif (yüceltme) ifadesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu hitapta muazzam bir kavramsal çelişki (paradoks) bulunduğunu; Firavun kavminin Hz. Musa'yı hem azabı kaldıracak ilahi bir aracı olarak gördüklerini hem de onu hala kendi pagan kavram setleriyle (sâhir) isimlendirdiklerini, bunun da Cahiliye zihninin mutlak hakikati kavrayamayıp onu kendi dar şablonlarına uydurma çabası olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mısır toplumunda sihirbazlığın en üst düzey entelektüel, ruhsal ve bürokratik rütbe olduğunu hatırlatarak; bu kelimenin peş peşe gelen ilahi darbeler karşısında duyulan dehşetin ve Hz. Musa'nın karşısında psikolojik olarak teslim olmanın pragmatik bir itirafı olduğunu ifade eder.

        Ud'u (ادع)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün asıl anlamının çağırmak, birini yardıma seslemek, nida etmek ve şiddetle talepte bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin kendi acziyetini kabul ederek yüce bir otoriteden yardım (istimdad) ve lütuf istemek olduğunu; ayette, kendilerini en üstün otorite (ilah/rab) sayan egemenlerin ve tebaasının, çaresizlik anında kendi sahte ilahlarına değil, Hz. Musa'nın Rabbine sığınmalarını nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin putperest sistemin teolojik iflasını simgelediğini; dışsal statüko çöktüğünde ve ölümcül bir kriz yaşandığında, insanın ister istemez fıtratındaki o tek ve yüce kudrete yakarma (dua) ihtiyacı hissettiğini ve şirkin kriz anlarında nasıl buharlaştığını gösterdiğini belirtir.

        Rabbeke (ربك)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün asıl anlamının bir şeyi ıslah etmek, korumak, efendisi olmak ve onu aşama aşama terbiye edip kemale erdirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin mutlak sahip ve yönetici anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette Firavun kavminin "Rabbimiz" yerine "Senin Rabbin" (Rabbeke) şeklinde hitap etmesinin çok kritik bir teolojik mesafe ve kopuş içerdiğini; onların Allah'ı hala evrenin yegane Rabbi olarak kabul etmediklerini, O'nu sadece "Musa'nın sahip olduğu çok güçlü, lokal bir tanrı" olarak gördüklerini ve meseleye kendi kabileci/panteoncu tanrı tasavvurları üzerinden (yabancılaşarak) yaklaştıklarını vurgular.

        Ahıde (عهد)

        İbn Fâris, a-h-d kökünün bir şeyi korumak, riayet etmek, antlaşma yapmak, söz vermek ve bir şeyin sorumluluğunu üstlenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahd" kelimesinin, üzerinde mutabık kalınan, ihlal edilmesi ahlaken ve hukuken yasak olan kesin söz ve taahhüt olduğunu; ayette Allah'ın Hz. Musa'ya lütfettiği peygamberlik makamına, vahye veya "duasına icabet edeceği" yönündeki ilahi vaade atıf yapıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mısırlıların bu kelimeyi seçmelerinin, ilahi olanla insan arasındaki ilişkiyi pragmatik bir "antlaşma" (kontrat) üzerinden okuduklarını gösterdiğini; Musa'nın kendi tanrısıyla özel ve imtiyazlı bir bağı olduğuna inandıklarını, azabın kaldırılması için bu ahdi/torpili bir nevi aracı (şefaat) olarak kullanmasını talep ettiklerini ifade eder.

        Muhtedûn (مهتدون)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün asıl anlamının öne düşüp yol göstermek, rehberlik etmek ve hedefe yönlendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının lütuf ve nezaketle doğru yola ulaştırılmış, hakikati bulmuş kişileri nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette bu kavramın inançsal bir teslimiyetten ziyade, şarta bağlı ve menfaat eksenli sahte bir "söz verme" (pazarlık) olarak sunulduğuna dikkat çeker; "Eğer bizi bu azaptan kurtarırsan yola geliriz" şeklindeki bu cümlenin, ontolojik bir uyanışın değil, bütünüyle dünyevi cezadan kaçma refleksinin (faydacılığın) bir ürünü olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, inkarcı aklın hidayeti ahlaki ve varoluşsal bir tercih olarak değil, anlık krizleri atlatmak için kullanılan bir "kurtuluş fidyesi" veya ödül-ceza pazarlığı olarak algıladığını; kriz geçince bu sahte hidayet vaadinin anında bozulduğunu belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X