Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 48. Ayet

    وَمَا نُر۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَاۘ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uḣtihâ(s) ve eḣażnâhum bil’ażâbi le’allehum yerci’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mucize bir diğerinden daha büyüktü. Belki yanlış yoldan dönerler diye kendilerini felâketlerle sarstık.”

      Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mûcize bir diğerinden daha büyüktü. Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: Sonradan gelen her mûcize, önce gelen mûcizeden daha yüce ve daha büyüktür. Meselâ insanlar önce şu sözlerle yardım istemişlerdi: “Bizim için Rabb’ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız”. Bu, Allah’ın onlara daha önce göstermiş olduğu mûcizelerden daha yüce idi. Bazıları da şöyle dedi: Her mûcize bir diğerinden daha büyüktü cümlesi, Hz. Mûsâ’nın yed-i beyzâ mûcizesi, asâ mûcizesinden daha büyüktü mânasına gelir. Çünkü asâ büyücüler için hazırlanmıştı, onun şaşırtması ve yanıltması, kendisiyle aynı türden ve özden olan diğer asâlara yönelikti. Onlara elin mâhiyetini değiştirmek mûcizesi gösterilmişti, ama Mûsâ aleyhisselâmm kendisine yönelik olarak hazırlanmıştı. Bu da göstermektedir ki yed-i beyzâ mûcizesi, asâ mûcizesinden daha büyüktü. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları ise şöyle söyledi; Bu âyet bir mûcizenin gerçek anlamda asâ mûcizesinden daha büyük ve daha yüce olduğu anlamına gelmez, bütün mûcizelerin büyük ve yüce olduğu mânasına gelir. Buna işaret eden bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur; “Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin faydalı olması itibariyle size daha yakın olduğunu bilemezsiniz”. Bu İlâhî beyan, onlardan birinin diğerinden daha yakın olduğunu ispat etmek anlamına gelmemektedir, ancak yakınlık konusunda onlardan her birinin diğerinden daha yakın olduğu anlamında bir nitelemedir. Nitekim gelenekte de şöyle denilir: Falancının atlarının her biri diğerinden daha saldırgandır. Filanın arkadaşlarından her biri diğerinden daha faziletlidir. Bu sözle onlardan birinin tercih edilmesi gerektiği mânası kastedilmemektedir, aksine kendilerinden haber verilenlerin eşit oldukları anlamında bir tespit yapılmaktadır. İşte kendilerine gösterdiğimiz her mûcize bir diğerinden daha büyüktü meâlindeki İlâhî kelâm da her iki mûcizenin de büyük olduğu anlamında bir nitelemedir. En doğrusunu Allah bilir.

      “Onlara mûcizelerimizi gösterince bunlara gülüverdiler” ve benzeri beyanlarda Cenâb-ı Hak, verdiği mûcizeler ve peygamberliğinin delili olarak gönderdiği kanıtlar sebebiyle kavminin yaptığı eziyetlere, kendisiyle ve ona tâbi olan müslümanlarla gülüp alay etmelerine karşı Resûlullah’a (s.a.) sabırlı olmasını söylemektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbine güç verebileceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz”. Önceki peygamberlerin haberlerini, ancak kalbini teselli etmek için anlattığını söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nurîhim (نريهم)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün asıl anlamının gözle veya kalp ile görmek, idrak etmek ve bir görüşe sahip olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irae" (gösterme) eyleminin sadece fiziksel bir nesneyi muhatabın önüne koymak olmadığını, onun basiretini açacak ve aklını zorlayacak şekilde hakikati idrak ettirme çabası olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin, Firavun ve çevresinin inatçı tutumuna karşı ilahi kudretin peş peşe mucizeler sergileyerek onlara zorunlu bir "temaşa" yaşattığını, gözlerini kaçıramayacakları kadar net kanıtlarla onları yüzleştirdiğini ifade eder.

        Âyetin (آية)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün bir şeye işaret eden alamet ve nişan olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesinin aklı aciz bırakan, gerçeği kanıtlayan apaçık ilahi belgeler veya mucizeler olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, ayet kavramının Kur'an semantiğinde salt doğaüstü olaylar olmasının yanı sıra, muhatabın zihnini sarsarak onu tevhidi bir idrake (farkındalığa) zorlayan ontolojik işaretler olduğunu vurgular.

        Ekberu (أكبر)

        İbn Fâris, k-b-r kökünün temelinde büyüklük, yücelik ve bir şeyin hacim veya değer bakımından üstün olması anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ekber" kelimesinin ism-i tafdil (en büyük/daha büyük) formunda olduğunu; ayette her yeni mucizenin, muhatapları sarsma, korkutma ve ikna etme gücü bakımından bir öncekinden çok daha şiddetli, kapsayıcı ve ezici olduğunu nitelediğini açıklar.

        Uhtihâ (أختها)

        İbn Fâris, e-h-v kökünün asıl anlamının kardeşlik, benzerlik, ortaklık ve iki şey arasındaki güçlü bağ olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "uht" (kız kardeş) kelimesinin sadece biyolojik bir bağı değil; aynı türden olma, aynı amacı taşıma ve birbirini tamamlama ilişkisini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetteki "kız kardeş" metaforunun muazzam bir teolojik ve estetik derinlik taşıdığını; mucizelerin birbirinden kopuk, tesadüfi olaylar olmadığını, aksine aynı ilahi kaynaktan çıkan, birbirini destekleyen ve teyit eden yapısal bir "akrabalık" (silsile) içinde indiklerini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin ilahi cezalandırma veya uyarı sürecindeki o sistematik ve kademeli artışı resmettiğini belirtir.

        Ehaznâhum (أخذناهم)

        İbn Fâris, e-h-z kökünün asıl anlamının bir şeyi elde etmek, yakalamak, kavramak ve kendi tasarrufuna almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin genellikle güç kullanarak, aniden ve kaçışa imkan vermeyecek sarsıcı bir şekilde yakalama veya cezalandırma anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ilahi adaletin tecelli aşamasını nitelediğini; peş peşe gelen mucizelere ve uyarılara rağmen kibrinden vazgeçmeyen egemen sınıfın, sonunda ilahi kuşatmanın o kaçınılmaz, kahredici (ahz) gücüyle yüzleştiğini ifade eder.

        el-'Azâbi (العذاب)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün tatlılığın ve ferahlığın gitmesi, şiddetli acı duymak ve engellemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azabın insanın rahatını, huzurunu ve emniyetini tamamen yok eden, bedensel veya ruhsal sarsıntı yaratan ilahi müdahale olduğunu açıklar. Angelika Neuwirth, azap kavramının bu bağlamda, Firavun'un dünyevi ve mutlak iktidar yanılsamasını parçalayan, onları kendi fiziksel ve siyasi çaresizlikleriyle yüzleştiren tarihi-teolojik bir yaptırım aracı olarak kullanıldığını savunur.

        Yerci'ûn (يرجعون)

        İbn Fâris, r-c-a kökünün asıl anlamının bir yere veya duruma tekrar dönmek, rücu etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin sapılan bir yoldan geri dönülmesi, batıldan vazgeçilip hakikate yönelinmesi anlamında kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, rücu eylemini Kur'an'ın inanç psikolojisinde "tövbe" ve "ontolojik uyanış" ile eşanlamlı olarak okur; musibetlerin (azabın) temel hedefinin mutlak bir yok ediş değil, kibirle katılaşmış kalpleri sarsarak insanı kendi asıl fıtratına ve Yaratıcısına döndürmek (pedagojik bir şok) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin Allah'ın insana duyduğu rahmetin bir tezahürü olduğunu; en şiddetli uyarının içinde bile "belki dönerler" (leallehum) umudunun barındığını, ilahi kapının son ana kadar fıtrata dönüş (rücu) için açık tutulduğunu belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X