فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 47. Ayet
Daralt
X
-
“Onlara mûcizelerimizi gösterince bunlara gülüverdiler.”
Firavunların ve küfür önderlerinin âdeti budur, peygamberler kendilerine mûcizeler getirdiğinde onlar gülüyor ve alay ediyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Günahkârlar (dünyada) iman edenlere gülüp dururlardı”.
Yorum
-
Lemmâ (لما)
İbn Fâris, l-m-m kökünden türeyen bu edatın "zamanında", "olduğunda" anlamlarına gelen ve bir eylemin diğerine bağlandığını gösteren bir zaman zarfı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın iki olay arasında ani ve doğrudan bir nedensellik veya zaman ilişkisi kurduğunu; Hz. Musa'nın mucizelerle (ayetler) gelişi ile Firavun ve tebaasının alaycı tepkisi (gülmeleri) arasındaki o ardışık ve düşünmeden verilen reflekse işaret ettiğini açıklar.
Câehum (جاءهم)
İbn Fâris, c-y-e kökünün bir yere varmak, ulaşmak ve intikal etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin genellikle sıradan bir geliş değil, beraberinde önemli bir haber, delil veya iddia taşıyan sarsıcı bir yüzleşme olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muhataplara (Firavun ve meclisine) yönelmiş olmasının, Hz. Musa'nın tebliğinin doğrudan iktidarın merkezine, egemenlerin beklemedikleri bir anda ve kaçamayacakları bir biçimde girmesini, onlara doğrudan meydan okumasını nitelediğini ifade eder.
Âyâtinâ (بآياتنا)
İbn Fâris, e-y-y kökünün asıl anlamının bir şeye işaret eden alamet, nişan ve apaçık belirti olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesinin burada akli bir delilden ziyade, muhatabı aciz bırakan, ilahi müdahalenin fiziksel evrendeki yansıması olan olağanüstü mucizeleri (Hz. Musa'nın asası ve parlayan eli gibi) temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayet kavramını Kur'an'ın "Allah'tan insana iletişim" semantiği içinde okur; bunların doğa yasalarını aşan, Firavun'un o mutlakçı mülkiyet algısını sarsan ve "Rab" makamının gerçek sahibini gösteren ontolojik şifreler, sarsıcı ilahi mesajlar olduğunu vurgular.
İzâ (إذا)
İbn Fâris, bu edatın "ansızın", "birdenbire", "tam o esnada" anlamlarına gelen ve sürpriz bir durumu (fücae) ifade eden bir zaman zarfı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arap dilinde "izâ-i fücâiye" (beklenmezlik bildiren izâ) olarak bilinen bu yapının, Musa'nın sarsıcı mucizeleri karşısında mantıklı, düşünsel veya rasyonel bir cevap beklenirken, aniden ve yersiz bir biçimde ortaya çıkan o gayri ciddi tepkiyi nitelediğini açıklar.
Yadhakûn (يضحكون)
İbn Fâris, d-h-k kökünün asıl anlamının dişlerin görünmesi, insanın yüzünün açılması, ferahlamak ve gülmek olduğunu; bulutların arasından şimşeğin çakıp parlamasına da bu yüzden "gülme" (dahik) dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dahik" eyleminin sevinçten olabileceği gibi, bir şeyi küçümsemek, hafife almak ve alay etmek (istihza) amacıyla da yapıldığını; ayette Firavun ve tebaasının ilahi mucizeler karşısında duydukları içsel paniği ve acziyeti gizlemek için başvurdukları kaba bir aşağılama yöntemi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "müstekbir" (kibirli) psikolojisi analizi bağlamında değerlendirir; alaycı gülmenin, egemen sınıfın hakikat karşısında epistemolojik bir argüman üretemediğinde başvurduğu ilkel bir savunma mekanizması olduğunu, statükoyu korumak adına ilahi ayetleri ciddiyetsizleştirerek itibarsızlaştırmaya çalıştıklarını vurgular. Angelika Neuwirth, Mekki tartışma (polemik) dilinde inkarcıların kahkahalarının, tebliğe karşı örülen en katı sosyolojik duvar olduğunu; alayın, rasyonel bir itirazdan çok daha yıkıcı, nobran ve ontolojik bir reddediş biçimi olarak sunulduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, egemen sınıfın (mele') bu alaycı tavrının aslında politik bir manevra olduğunu; mucizelerin halk (tebaa) üzerinde yaratabileceği zihinsel uyanışı ve tevhidi devrimi engellemek için, meseleyi bir komediye veya kurgusal bir gösteriye çevirerek kitleleri manipüle etme çabasını simgelediğini ifade eder.
Yorum
Yorum