اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
41-42. “Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi sana göstereceğiz; onlara dilediğimizi yapabiliriz!”
Bu âyet-i kerîmede, geleceği konusunda insanların uyarıldığı azabın gelmesini istemesi Resûlullah’a (s.a.) yasaklanmıştır. Bu yasaklama konusu da iki şekilde açıklanır: Birincisi, azabın onlara ne zaman geleceğini sorması yasaklanmaktadır. İkincisi, acele etmesi yasaklanmaktadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar için acele etme”. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bu senin işin değildir, o ancak bana aittir, dilersem azabı sen hayatta iken gönderir ve onu sana da gösteririm, dilersem seni vefat ettiririm ve ondan sana hiçbir şeyi göstermem. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bu işte senin yapacağın bir şey yok”. Bu konuda Katâde şöyle dedi: Allah Teâlâ peygamberini dünyadan aldı, azabı ondan sonraya bıraktı ve onu ümmetinden hak edenden başkasına göstermedi. Sizin peygamberinizden başka hiçbir nebi ve resûl yoktur ki, ümmetine verilen cezayı görmüş olmasın! Allah bunu ona bağışlamış ve o cezayı hak edenden başkasına göstermemiştir. Katâde şöyle devam eder: Bize rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere, kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı olaylar gösterilmişti, bundan dolayı Hz. Peygamber’in gülüp sevinme hali ile çekinip dürülme hali Allah Teâlâ’ya kavuşuncaya kadar devam etti. Ya seni alıp götüreceğiz ve onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basrî de Katâde’nin söylediklerine yakın sözler söyledi: Allah, Peygamberine ikram etmiş ve ümmetinde görmekten hoşlanmadığı davranışları göstermemiştir, onu kendine almış ve cezayı geride bırakmıştır.
Yorum
-
Ev (اَوْ)
İbn Fâris, bu edatın bir seçeneği, alternatifi veya bir durumdan diğerine geçişi nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ev" (yoksa/veya) bağlacının burada bir önceki ayette zikredilen "peygamberin vefat edip aralarından ayrılması" ihtimali ile bu ayetteki "peygamberin hayattayken o azabı görmesi" ihtimalini birbirine bağladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın ilahi planın esnekliğini değil, sonucun mutlaklığını vurguladığını; elçi o günleri görse de görmese de inkârcıların akıbetinin değişmeyeceğini ifade eden bir alternatif sunumu olduğunu belirtir.
Nuriyenneke (نُرِيَنَّكَ)
İbn Fâris, r-e-y kökünün asıl anlamının gözle görmek, idrak etmek ve bilmek olduğunu; "irâe" (göstermek) formunun ise birine bir şeyi bizzat müşahede ettirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin sonuna eklenen şeddeli tekit nunu (nûn-u müşeddede) ile birlikte "sana mutlaka ve mutlaka göstereceğiz" anlamı kazandığını; buradaki göstermenin sıradan bir seyir değil, ilahi vaadin tarihsel bir gerçeklik olarak tecelli edişine şahit kılınma olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur’an’ın epistemolojisinde "görsel tecrübe ile gelen mutlak ikna" (yakîn) olduğunu; müşriklerin alaylarına karşı elçiye sunulan en büyük psikolojik güvencenin, ilahi adaletin bizzat onun gözleri önünde somutlaşması vaadi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin inancın ve tebliğin tarihsel süreçte nasıl bir haklılık payesiyle taçlanacağını nitelediğini ifade eder.
Elleżî (الَّذ۪ي)
İbn Fâris, bu kelimenin bir şeyi bir vasfa bağlayan ilgi zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu zamirin zihinlerdeki soyut bir tehdidi veya gelecekteki bir azabı "işte o malum ve kesinleşmiş şey" formatına sokarak somutlaştırdığını ve muhatabın dikkatini doğrudan o vaade (azaba) kilitlediğini açıklar.
Va'adnâhum (وَعَدْنَاهُمْ)
İbn Fâris, v-a-d kökünün asıl anlamının birine bir şey için söz vermek ve bir zaman belirlemek olduğunu; bunun hem hayır (ödül) hem de şer (ceza) için kullanılabildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genel formu "va'd" olsa da bağlam gereği bunun bir "va'îd" (tehdit/azap sözü) olduğunu; müşriklere yönelik o kesinleşmiş ilahi yaptırımı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "va'd" kavramını Kur’an’ın tarih felsefesindeki "kaçınılmaz sonuç" olarak tanımlar; ilahi vaadin, inkârcıların eylemlerinin zorunlu ve mantıksal bir neticesi olarak varlık sahnesine çıkacağını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Biz onlara vaat ettik" vurgusunun, bu cezanın tesadüfi bir felaket değil, bizzat Allah’ın evrensel adalet yasası (sünnetullah) gereği çoktan "hükme bağlanmış" bir dosya olduğunu ifade eder.
Fe-innâ (فَاِنَّا)
İbn Fâris, "fe" harfinin bir sonuca ve takibe işaret ettiğini, "inne" edatının kesinlik bildirdiğini, "nâ" zamirinin ise uluhiyet makamını temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının vaadin gerçekleşmesinin önündeki tüm şüpheleri yıkan bir "mutlak otorite beyanı" olduğunu; "Çünkü Biz..." diyerek işin failinin azametini tescillediğini açıklar.
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
İbn Fâris, a-l-v kökünden türeyen bu edatın yükseklik, üstünlük ve bir şeyin üzerine tam olarak hakim olma/çökme anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın müşriklerin Allah’ın kudreti karşısındaki ontolojik aşağılıklığını ve acizliğini nitelediğini; ilahi iradenin onların tam tepesinde, kaçışı imkansız bir şekilde konumlandığını açıklar.
Muktedirûn (مُقْتَدِرُونَ)
İbn Fâris, k-d-r kökünün asıl anlamının bir şeye güç yetirmek, ölçüsünü belirlemek, bir şeye tam manasıyla hakim olmak ve sınırlarını çizebilmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Muktedir" vasfının "Kâdir" isminden daha şiddetli ve yoğun bir anlam taşıdığını; gücün önünde hiçbir engelin bulunmamasını, irade edilen şeyin hiçbir zorluk çekilmeksizin anında fiiliyata dökülmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur’an’ın güç semantiğinde müşriklerin "kibir" (istikbar) tavrını ezip geçen nihai ilahi vasıf olduğunu; Kureyş elitlerinin kendi dünyevi güçlerine (iktidar) duydukları güvenin, Allah’ın mutlak ve sarsılmaz "Muktedir" sıfatı karşısında nasıl bir hiçliğe dönüştüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ism-i fail (özne ismi) formunda ve çoğul olarak gelmesinin, bu mutlak gücün anlık bir tecelli değil, Allah’ın zatından hiç ayrılmayan, süreğen ve ezici bir hakimiyet (hegemonya) durumu olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "Muktedir" teriminin, Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmalarında Tanrı'nın her şeye gücü yeten mutlak egemen (Pantokrator) vasfının Kur'an'daki son derece güçlü ve sarsıcı bir karşılığı olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum