وَزُخْرُفاًۜ وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
33. “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık.”
34-35. “(Ayrıca) evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb’inin katında âhiret (mutluluğu) ise takva sahiplerine mahsustur.”
Yukarıdaki ilk âyetin anlamı şudur: Eğer insanların hepsi tek bir millet, yani küfür milleti haline gelmeyecek olsaydı, biz, kâfirler için âyette belirttiğimiz lütufları yapardık. Âyet-i kerîme, dünyaya önem vermemek gerektiğine de işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, zayıf müminlerin kalplerini gözetmesi ve onların küfür dinine dönmeleri söz konusu olmasaydı kâfirlere âyette belirttiği nimetleri vereceğini söylemektedir. Yani kâfire vermeyi düşündüğünü vermekten ancak zayıf müminler sebebiyle vazgeçmektedir. Buna göre dünyaya da önem vermemek gerekir. Âyet-i kerîme, Allah Teâlanın lütfuna, keremine ve cömertliğine de işaret etmektedir, çünkü dostlarının ve kendisinin düşmanlarına bile dünya nimetlerini vermekten geri durmamaktadır. Dünyada ise başkasına düşman olan biri, kendindeki lütfu ve malı ona vermez. Bu âyet, müfessirlerin de söylediği gibi Allah katında dünyanın değersizliğini de göstermektedir. Eğer Allah nezdinde dünyanın bir değeri ve kıymeti olsaydı, ondan kâfire sinek veya sivrisinek kanadı kadar bir şey vermezdi. Bu, Allah katında dünyanın değersizliğini gösterir.
Âyet-i kerîme, Mûtezile’nin iddiasının doğru olmadığına da göstermektedir, çünkü onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak kullarına ancak dinde en uygun (aslah) olan fiili yapar. Çünkü eğer iman ehli küfrü ve küfre girmeyi seçmeyecek olsaydı, sözünü ettiği nimetleri küfür ehline vereceğini haber vermektedir. Eğer dünyada en uygun (aslah) olanı yaratmak vacip olsaydı, âyet-i kerîmede, eğer küfür ehline verdiklerini iman ehline de vermiş olsaydı kâfir olurlardı dediği nimetlerin benzerini, hepsinin mümin olması için iman ehline vermesi de vacip olurdu. Çünkü bahsettiği nimetleri kâfirlere vermiş olsaydı, herkesin kâfir olma ihtimali bulunmadığı gibi, o nimetleri müminlere vermiş olsaydı herkesin mümin olması ihtimali de yoktu. İşte dinde en uygun (aslah) olanı budun Buna rağmen Allah en uygun olanı vermemiştin Bu da insanlara dinde en uygun ve en hayırlı olanı vermenin Allah için vacip olmadığını gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Dünya Zenginliği Kişinin Doğru Yolda Olduğunu Göstermez
Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ı inkâr edenlerin... mealindeki âyetin aslı şudur: İnsanlar bu dünyada ebedî nimetler ve baki lezzetler ile fani lezzetleri ve yok olup gidecek olan nimetleri tercih konusunda muhayyer bırakıldılar. Daimî nimetleri ve sonsuz devirler boyu devam edecek olan lezzetleri, yok olup gidecek nimetlere ve fâni lezzetlere tercih eden kişiye, baki olanı fâni olana tercih ettiği İçin yok olup gidecek olan nimetler ve fâni lezzetlerde darlığa uğratılır. Fâni ve zail olacak olan nimetleri bâki ve daimî nimetlere tercih eden kişi de, fâni olanı seçtiği için fâni olan dünyada bolluk görür. Bunu Allah Teâlâ meâlen şöyle ifade buyurmaktadır: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”. Burada Allah fâni ve bâki nimetlerden birisini seçen herkesin durum unu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyette Cenâb-ı Hak, gümüş ve altından bahsetmektedir; her ne kadar onlardan daha değerli ve daha kıymetli başka madenler varsa da, insanlar nazarında en değerlisinin bu ikisi olduğu ve her türlü üstünlüğe onlar vasıtasıyla ulaşıldığı için onlardan söz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra gümüş merdivenleri, tavanları ve altından süsleri belirtmesi, Firavundun Hz. Mûsâ hakkında söylediği şu söze reddiye mahiyetindedir: “(O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!” Dünya Önemsiz ve değersiz olduğundan dolayı Allah, dostlarına ve seçkin kullarına o değersiz nimetleri vermez. Şayet iman ehli İmanı terk etmeyecek olsaydı. Firavuna verdiği nimetlerin benzerini her kâfire de verirdi. En doğrusunu Allah bilir
Bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb’inin katında âhiret (mutluluğu) ise takva sahiplerine mahsustur. Yani bütün bu anlatılanlar, dünya hayatının geçici menfaatlerinden başka bir şey değildir. Allah onu, âhiret nimetlerine tercih edenlere verir. Takva sahipleri ise âhiret nimetlerini tercih ettikleri için en güzel akıbet onlar içindir. Yardım istenecek olan yalnız Allah’tır.
İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyetteki “meâric” (مَعَارِج) kelimesi, merdiven demektir, yukarı çıkma vasıtasıdır. Miraç kelimesi de buradan gelir, göklere yükselme veya yolları geçme vasıtası demektir.
Yukarı çıkmak için kullanacakları diye tercüme ettiğimiz “aleyhâ yazherûn” (عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ) ibaresi, sözlükte yukarı çıkmak demektir. İnsan evin damına çıktığında “zahartü ale’l-beyt” (ظَهَرْتُ عَلَى الْبَيْتِ) der. “Zuhruf” (زُخْرُف) kelimesi de altın demektir. Ebû Avsece de şöyle der: “Meâric”, merdiven anlamına gelir. “Zuhruf” da, güzel olan her şeydir. “Zuhrufe” (زُخْرُفَة) ise süslemek ve güzelleştirmek demektir. Bu daha uygun bir mânadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzü güzelliğine kavuşup süslendiğinde” “Sukuf” (سُقُف) kelimesi, “sakf”ın (سَقْف) çoğuludur ve evin tavanı demektir.
Yorum
-
Zuhrufan (زخرفا)
İbn Fâris, z-h-r-f kökünün asıl anlamının altın, süs, yaldız ve göz alıcı güzellik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin köken itibarıyla "altın" anlamına geldiğini, daha sonra her türlü cazip, süslü, yaldızlı ve ihtişamlı eşyayı tanımlamak için kullanıldığını; ayette ise gümüş tavanların ve merdivenlerin üzerine eklenen o son ve en aldatıcı dokunuşu (altın kaplamayı veya lüks dekorasyonu) ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "zuhruf" kavramını Kur'an'ın dünya-ahiret karşıtlığı içinde değerlendirir; bu kelimenin, dünyanın dışsal, sahte ve geçici parlaklığını simgelediğini, insanın ontolojik derinliğini unutturan o göz alıcı "aldatıcı süsü" nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sureye de ismini veren bu kelimenin, müşrik aklının maddeye ve lükse duyduğu şehvetin zirvesini temsil ettiğini; gümüşten sarayların ve altın yaldızlı (zuhruf) süslemelerin Allah katında hiçbir değer taşımadığını, bütünüyle değersizleştirici bir retorikle sunulduğunu ifade eder.
Meteu (متاع)
İbn Fâris, m-t-a kökünün kısa süreli faydalanılan, kalıcılığı olmayan ve bir müddet kullanılıp sonra terk edilen geçici eşya anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meta" kelimesinin insanın dünyada anlık olarak istifade edip sonra ardında bırakacağı, varoluşsal bir kalıcılığı ve ahiret değeri olmayan basit tüketim nesnesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın, inkarcıların uğrunda her şeyi feda ettiği o görkemli sarayları ve sahte süsleri (zuhruf) bir anda sıradan, değersiz ve bitmeye mahkum bir "kullanım eşyasına" (meta) indirgediğini; Kur'an'ın bu kelimeyle muazzam bir değer bozumu (devalüasyon) yaptığını vurgular.
el-Hayâti (الحياة)
İbn Fâris, h-y-y kökünün dirilik, canlılık ve ölümün zıddı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki hayatın salt biyolojik ve fizyolojik bir canlılığı ifade ettiğini, Kur'an'ın asıl ve kalıcı "hayat" (hayevan) olarak ahireti gördüğünü, bu yüzden dünyevi canlılığın meta kelimesiyle sınırlandırıldığını açıklar.
ed-Dunyâ (الدنيا)
İbn Fâris, d-n-v kökünün yakın olmak, aşağıda bulunmak ve değersiz olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dünyanın, ahirete kıyasla hem zaman olarak insana daha yakın (önce gelen) hem de mertebe olarak daha aşağı/düşük olması hasebiyle bu ismi aldığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "dünya hayatının metaı" tamlamasının, önceki ayetlerde sayılan o muazzam servetin, kibrin ve gücün aslında sadece bu "aşağılık" ve "kısa" hayata hapsolduğunu, evrensel ve sonsuz bir değer taşımadığını sarsıcı bir netlikle bildirdiğini ifade eder.
el-Âhiratu (الآخرة)
İbn Fâris, e-h-r kökünün bir şeyin sonu, geride kalan, geciken ve dünyadan sonra gelen anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dünyanın zıddı olarak zamanın ve varoluşun son bulduğu değil, asıl ebedi yurdun başladığı nihai menzil olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ahiret kavramının Kur'an'da sadece kronolojik bir "sonrası" olmadığını; değer, mahiyet ve kalıcılık bakımından (aksiyolojik olarak) dünyanın tam zıddı ve onun eksikliklerini telafi eden mutlak gerçeklik boyutu olduğunu vurgular.
Muttekîn (للمتقين)
İbn Fâris, v-k-y kökünün asıl anlamının bir şeyi zarardan, eziyetten korumak ve ona karşı bir kalkan edinmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramının, nefsi günahlardan korumak, ilahi azaba veya rızasızlığa neden olacak eylemlerden son derece sakınmak (kalkan edinmek) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, takvayı, Cahiliye toplumunun temel ahlaki zaafı olan "müstekbirlik" (kibir) ve dünya malına duyulan şımarıkça güvenin (teref) tam zıddı olan içsel bir savunma mekanizması olarak görür; muttaki kişinin, Allah'a karşı duyduğu derin sorumluluk bilinciyle hareket eden ve maddi cazibeye direnen insan olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, takva kavramının bu ayetteki bağlamının çok stratejik olduğunu; dünyanın altın, gümüş ve sahte süslerine (zuhruf) aldanıp fıtratını bozmayanların, o aldatıcı refaha karşı inancını "kalkan" (vikaye) yapanların, Rableri katındaki o asıl ve ebedi ödüle (ahirete) layık görüleceğini ifade ettiğini belirtir.
Yorum
Yorum