اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً سُخْرِياًّۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
“Rabb’inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabb’inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”
Rabb’inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bu İlâhî beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanların varlıklarını taksim ve idare etmeye ve yaratılışlarını takdir etmeye onların gücü yetmez. Bundan maksat da geçimliklerinin ve rızık vesilelerinin bolluğu ve üstünlüğüdür. Bunların idaresi ve takdirinde kendilerine bir pay verilmeyenlerin, onları insanlar arasındaki taksimi yapma gücüne sahip olmaması ve dolayısıyla onu seçmemesi daha uygun bir haldir. Bundan maksat da nübüvvet ve risâlet ve onu istedikleri kişiye vermektir. İki yorumdan biri budur. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, geçimliklerin insanlar arasında taksim edilmesi yetkisi onlara verilmediği gibi, uygun gördüklerine ve daha çok rızık vesilesine sahip olanlara bolluk vermeye ve bu vesilelere sahip olmayana darlık vermeye de güçleri yetmez. Buna göre rahmeti, yani nübüvveti paylaştırmak da onlara düşmez. En doğrusunu Allah bilir.
Kulların Fiilleri Yaratılmıştır
Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bu âyet, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmış olduğuna işaret etmektedir. Çünkü üstünlük, rızıkta ve maişette bolluk, ancak insanların kazanmalarıyla (iktisap) ve onlara verilen vesilelerle olur. Sonra Allah Teâlâ, bunları kendisinin paylaştırdığını haber vermektedir. Bu da göstermektedir ki, onların hem kesblerini hem de fiillerini yaratan ve bunların idaresi kendi elinde bulunan Allah’tır. Çünkü nzık kazanma yollarını daha iyi bilene ve buna daha muktedir olana dünyanın dar geldiğine, bu sebeplere ve kazanma yollarına sahip olmakta daha düşük seviyede bulunanın da dünyanın açıldığına dair örnekleri görüyoruz. Bu da bu şeylerin başka biri tarafından idare edildiğini ve onun için böyle olduğunu gösterir. Çünkü bu iş insanların idaresiyle olsaydı, rızık kazanma yollarını daha iyi bilenin serveti daha çok olur, bu sebeplere ve kazanma yollarına sahip olmayan da daha çok darlık yaşardı.
Bu ikilemden çıkış için Cafer b. Harb şöyle dedi: Cenâb-ı Hak bolluk verdiği kişiye, bu bolluk, daha uygun ve daha hayırlı olduğu için bunu ona vermiştir. Darlık verdiği kişiye de bu darlık din konusunda daha uygun ve daha hayırlı olduğu için bunu ona vermiştir. Bu yaklaşıma şöyle cevap verilir: Bolluk ve darlık insanların dinleri açısından daha uygun ve daha hayırlı olduğu için verilmiş olsaydı, Cenâb-ı Hakk’ın bazı kişileri diğerlerinden daha üstün, rızık konusunda da bazılarını bazılarından daha müreffeh kıldığını söylemesinin anlamı olmazdı. Halbuki Allah, kimini kiminden derecelerle üstün tuttuğunu haber vermektedir: Bir kısmını diğerinden derecelerle üstün kıldık. Eğer bu konuda herkes eşit olsaydı, bazılarının diğerlerinden üstünlüğü ve derece farkı olmaması gerekirdi. Onların söylediği gibi şayet verilen her şey dinde kendileri için daha uygun ve daha hayırlı olduğu için verilmiş olsaydı, işte insanların firavunları ve küfür Önderleri ortada, eğer o bolluk ve zenginliğe sahip olmasalardı yaptıkları o kötülükleri yapamazlar ve insanların Allah’ın elçilerine uymalarına engel olamazlardı. Buna göre Firavun, kendisine verilen hâkimiyet ve servet yüzünden tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Eğer bunlar verilmeseydi, böyle bir iddiaya kalkışamayacaktı ve bu onun için dinde daha uygun bir pozisyon olacaktı. Bu da göstermektedir ki Allah Teâlâ, insanlar için en uygun (aslah) olanı hazan terk etmektedir. İnsanlar için dinde en uygun olanı korumak, Allah için şart değildir.
Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Bazıları şöyle dedi; Bu âyetteki “suhriyyen" (سُخْرِيًّا) kelimesi, sin harfi ötreli olarak okunduğunda çeşitli işlerde çalıştırmak, istihdam etmek anlamına gelir. Sin harfi esreli olarak "sihriyyen” (سِخْرِيًّا) diye okunduğunda ise, alay etmek anlamına gelir. Bunun tefsiri şöyledir: Allah onların birbirleriyle alay edeceklerini ve birbirleriyle eğleneceklerini bilmektedir. İşte onların birbiriyle alay edip eğleneceklerini bildiğinden dolayı o serveti vermiştir, yoksa birbirlerine emredeceklerini bildiğinden dolayı onlardan bazılarının derecesini yükseltmek için vermemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb’inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. Buradaki Rabb’inin rahmeti ibaresinden maksat, muhtemelen peygamberliktir. Yani Rabb’inin, Resûlullah (s.a.) İçin uygun bulduğu nübüvvet ve risâlet, o kâfirlerin topladıkları mal-mülkten daha hayırlıdır. Bu ibare, Muhammed aieyhisselâmın onları davet ettiği ve onlar için uygun gördüğü tevhit inancı ve din, onların topladıkları servetten daha hayırlıdır mânasına da gelebilir. Diğer bir ihtimal de şudur: Allah Teâlâ’nın iman etmeleri sebebiyle müminlere vâdetmiş olduğu sevap ve mükâfat, yani cennet, onların topladıklarından daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yaksimûne (يقسمون)
İbn Fâris, k-s-m kökünün bir bütünü parçalara ayırmak, paylaştırmak ve bölümlere ayırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kısmet" kelimesinin bir şeyden her bir hak sahibine düşen payı ifade ettiğini; ayette müşriklerin ilahi rahmetin (peygamberliğin) kime verileceği konusunda kendilerini yetkili görüp "dağıtıcı" rolüne soyunmalarındaki yetki aşımını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın otorite semantiği çerçevesinde değerlendirir; müşriklerin peygamberliğin nüzulünü sosyal statüye göre bir "taksimat" konusu olarak görmelerinin, ilahi iradeyi (meşiet) beşeri bir pazarlık ve dağıtım sürecine indirgemek anlamına geldiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının müşriklerin tanrı tasavvurundaki çarpıklığa işaret ettiğini; onların zihninde Allah'ın sanki mülkünü kabile aristokrasisinin kriterlerine göre bölüştürmesi gereken bir pasif varlık gibi kurgulandığını ifade eder.
Rahmete (رحمة)
İbn Fâris, r-h-m kökünün acımak, şefkat göstermek ve korumak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "rahmet" kelimesinin özel olarak "nübüvvet" (peygamberlik) anlamında kullanıldığını; zira peygamberliğin insanlık için ilahi şefkatin en somut ve kurtarıcı tecellisi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, rahmet kavramının Kur'an'da sadece duygusal bir acıma değil, varoluşsal bir "hidayet kaynağı" olduğunu; müşriklerin ise bu aşkın lütfu (nübüvveti) dünyevi bir imtiyaz gibi algılayıp "taksimat" konusu yapmalarındaki ontolojik hatayı vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, rahmetin burada ilahi seçimi temsil ettiğini, beşeri liyakat veya sosyal statüyle kazanılan bir şey değil, bütünüyle Allah'ın iradesiyle bahşedilen bir "varoluş hediyesi" olduğunu belirtir.
Maîşetehum (معيشتهم)
İbn Fâris, a-y-ş kökünün hayatta kalmak, yaşamak ve yaşamın devamını sağlayan araçlar anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "maîşet" kelimesinin insanın hayatını idame ettirebilmesi için muhtaç olduğu yiyecek, içecek ve barınak gibi temel rızık ve imkanları ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın sosyo-ekonomik adaleti ve rızık teorisi bağlamında inceler; insanların en temel hayat araçlarının bile bizzat Allah tarafından taksim edildiğini (kasemnâ), dolayısıyla rızık üzerinde bile mutlak tasarrufu olmayan insanın, peygamberlik gibi yüce bir rahmetin taksimine karışmasının büyük bir hadsizlik olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, maîşet kavramının burada toplumsal hiyerarşinin ekonomik temeline işaret ettiğini, geçimlik rızkın farklılığı üzerinden kurulan toplumsal düzenin ilahi bir plan dahilinde olduğunu ifade eder.
ed-Dunyâ (الدنيا)
İbn Fâris, d-n-v kökünün yakın olmak, aşağıda bulunmak ve bir şeye yaklaşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesinin ahirete nispetle hem zaman olarak "en yakın" hem de değer olarak "en düşük/aşağı" olan hayat mertebesini nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle "yakın olan" anlamına gelen "denî" sıfatıyla bağını vurgular ve Kur'an'ın bu terimi geçici varoluş sahasını tanımlamak için teknik bir terime dönüştürdüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, dünya kavramının Kur'an semantiğinde ontolojik bir küçümseme değil, "geçicilik" vurgusu taşıdığını; insanların peşinde koştuğu maîşetin bu alt düzeydeki hayata ait olduğunu, rahmetin ise daha üstün bir düzlemi temsil ettiğini vurgular.
Refe’nâ (رفعنا)
İbn Fâris, r-f-a kökünün bir şeyi aşağıdan yukarıya kaldırmak, yüceltmek ve bir şeyi görünür kılmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin hem fiziksel bir yükseltmeyi hem de rütbe, makam ve şeref yönünden bir üstünlük sağlamayı ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu eylemin toplumsal tabakalaşmanın ve hiyerarşinin tesadüfi olmadığını, bizzat ilahi irade tarafından belirli bir düzen ve maslahat gereği gerçekleştirildiğini (ontolojik derecelendirme) vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Allah'ın bazı insanları diğerlerinden statü ve imkan bakımından üstün kılmasının, toplumdaki yardımlaşma ve iş bölümü dinamiğini sağlayan bir ilahi takdir olduğunu belirtir.
Derecâtin (درجات)
İbn Fâris, d-r-c kökünün adım adım yükselmek, mertebe kat etmek ve bir şeyin katmanları anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "derece" kelimesinin yukarıya doğru çıkan rütbeleri ifade ettiğini; ayette ise zenginlik, güç, yetenek ve sosyal statü gibi dünyevi farklılıkların oluşturduğu mertebeleri nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın toplumu monolitik (tek tip) bir yapı olarak değil, her ferdin diğerine muhtaç olduğu hiyerarşik bir "organizma" olarak kurguladığını, bu derecelendirmenin temel amacının toplumsal nizamı sağlamak olduğunu vurgular.
Suhriyyâ (سخريا)
İbn Fâris, s-h-r kökünün bir varlığı zorla veya boyun eğdirerek bir işe koşmak, onu hizmet ettirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin iki yönü olduğunu; birinin "alay etmek", diğerinin ise "hizmetinde kullanmak/istihdam etmek" olduğunu açıklar. Ayetteki "suhriyyâ" kelimesinin insanların birbirlerinin imkanlarından, yeteneklerinden ve emeklerinden karşılıklı olarak faydalanması, birinin diğerini işe koşarak toplumsal üretimi sürdürmesi (iş bölümü) anlamına geldiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "teshir" yasasıyla irtibatlandırır; insanların farklı seviyelerde yaratılmasının amacının birinin diğerine hükmetmesi değil, herkesin birbirine hizmet ederek kolektif yaşamın devam etmesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki anlamının köleleştirme değil, sosyal bir "bağımlılık" ve "hizmet ağı" kurmak olduğunu, toplumun ancak bu sayede ayakta kalabildiğini belirtir.
Hayrun (خير)
İbn Fâris, h-y-r kökünün bir şeyi diğerine tercih etmek, üstün tutmak ve iyilik anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kelimesinin her ferdin arzuladığı, faydalı olan ve rağbet edilen şeyi nitelediğini; ayette ilahi rahmetin (peygamberliğin ve hidayetin) insanların biriktirdiği tüm dünyevi zenginliklerden niteliksel olarak çok daha üstün olduğunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler hiyerarşisinde (aksiyoloji) "hayr"ın mutlak ölçütünün Allah katındaki karşılık olduğunu, bu yüzden manevi değerlerin maddi yığınlardan daha gerçek bir "iyilik" teşkil ettiğini vurgular.
Yecmeûn (يجمعون)
İbn Fâris, c-m-a kökünün dağınık olan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve biriktirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin burada özellikle dünyevi servet, mal ve mülk biriktirme hırsını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "cem'" eyleminin Cahiliye aklının temel karakteristiği olan "mal biriktirme ve onu ebedi sanma" tutkusuna işaret ettiğini; ayetin ise bu niceliksel birikimin, Allah'ın niteliksel rahmeti karşısında bir değer taşımadığını sarsıcı bir dille vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu karşılaştırmanın, müşriklerin mülkiyet eksenli bakış açısını yerle bir ederek, gerçek zenginliğin eldeki metada değil, ilahi inayete mazhar olmakta olduğunu gösterdiğini belirtir.
Yorum
Yorum