وَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
“Gerçeğin bilgisi gelince, 'Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz’ dediler.”
Kâfirlerin reisleri ve ileri gelenleri, âyetler ve mûcizeler geldiğinde böyle sözler söylemeyi âdet edinmişlerdi. Bununla da kendilerine tâbi olan halk kesiminin aklını karıştırmak ve zihinlerini bulandırmak istiyorlardı. Söyledikleri söz de şu idi: Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz.
Yorum
-
Câehum (جاءهم)
İbn Fâris, c-y-e kökünün bir yere varmak, ulaşmak ve bir şeyin ortaya çıkması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin hem fiziksel bir geliş hem de bir emrin veya haberin muhataba ulaşması anlamına geldiğini; ayette ilahi mesajın ve hakikatin kaçınılmaz bir şekilde muhatapların dünyasına girişini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muhataplara yönelmiş olmasının, ilahi tebliğin insanın ayağına kadar gelen, onu doğrudan sorumlu tutan ve kaçışı olmayan bir karşılaşma olduğunu vurguladığını belirtir.
el-Hakku (الحق)
İbn Fâris, h-k-k kökünün asıl anlamının bir şeyin sabit, değişmez, doğru ve yerli yerinde olması olduğunu; her türlü şüphe ve batıldan arınmış mutlak gerçekliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavramın hem sözde hem de varlıkta gerçeğe tam uygunluğu nitelediğini; ayette Kur'an-ı Kerim'i ve onun getirdiği sarsılmaz tevhidi mesajı temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ontolojik sistemi içinde değerlendirir; "Hak" kavramının, Cahiliye'nin hayali ve asılsız inanç dünyasını yıkan, varlığın gerçek bilgisini sunan ilahi otorite olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin insanın zihinsel ve ruhsal dünyasındaki sapmaları düzelten, varoluşsal dengeyi yeniden kuran mutlak referans noktası olduğunu ifade eder.
Kâlû (قالوا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl anlamının ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi veya meramı sesli olarak ifade etmek ve dillendirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının sadece konuşmayı değil, inanç, görüş ve tartışmada ileri sürülen bir iddiayı da ifade ettiğini; ayette müşriklerin hakikat karşısında aldıkları kolektif tavrı ve dillerine vurdukları reddiyeyi anlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin müşriklerin zihinsel bir savunma refleksi olduğunu, karşılaştıkları sarsıcı hakikat karşısında toplu bir itiraz geliştirdiklerini belirtir.
Hâzâ (هذا)
İbn Fâris, bu kelimenin yakın için kullanılan bir gösterme ismi (ism-i işaret) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada doğrudan muhatapların önünde bulunan, bizzat işittikleri ve tecrübe ettikleri Kur'an vahyine işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu işaretin bir nevi küçümseme (istihkar) amacı taşıyabileceğini; müşriklerin kendilerine sunulan o yüce mesajı parmakla göstererek "işte bu" diyerek basitleştirmeye çalıştıklarını ifade eder.
Sihrun (سحر)
İbn Fâris, s-h-r kökünün asıl anlamının bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek, göz boyamak, aldatmak ve bir şeyin kaynağının gizli/ince olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sihrin gerçeği hayal ürünü bir şey gibi göstermek veya sebebi gizli kalarak muhatabı etkilemek olduğunu; müşriklerin Kur'an'ın benzersiz edebi gücü ve üzerlerinde bıraktığı derin psikolojik etkiyi açıklayamadıkları için ona "büyü" diyerek meşruiyetini sarsmaya çalıştıklarını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı bir "etiketleme" eylemi olarak görür; müşriklerin vahyin ilahi kaynağını inkar etmek için onu insani veya şeytani bir illüzyon kategorisine indirgediklerini vurgular. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin retorik dünyasında "sihir" suçlamasının, Kur'an'ın estetik ve işitsel gücü karşısında aciz kalan muhafazakar kabile aklının başvurduğu bir savunma mekanizması olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemenin müşriklerin Kur'an'ın olağanüstü etkisini itiraf etmelerinin bir başka yolu olduğunu; zira sihir denilen şeyin muhatabı sarsan bir güce sahip olması gerektiğini, onların da bu güçten kaçmak için böyle bir kavramsal sığınağa başvurduklarını belirtir.
Kâfirûn (كافرون)
İbn Fâris, k-f-r kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek, saklamak ve nimetin üzerini toprakla kapatmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, küfr kavramının teolojik bağlamda hakikatin üzerini örtüp onu inatla inkar etmek olduğunu; ayetteki ism-i fail (yapan kişi) formunun, bu inkarın geçici bir durum değil, bilinçli ve yerleşik bir ahlaki kimlik haline geldiğini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın inanç semantiği çerçevesinde analiz eder; buradaki küfrün "Hak" (gerçek) apaçık ortaya çıktıktan sonra sergilenen bilinçli bir nankörlük ve reddediş eylemi olduğunu, müşriklerin kendi çıkarları ve atalar dini uğruna gerçeği bilinçli olarak "örttüklerini" vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nitelemenin insanın kendi fıtratına ve gerçeğe karşı ördüğü zihinsel duvarı simgelediğini ifade eder.
Yorum
Yorum