اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
26-27. “Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O’na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir.”
Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O’na ibadet ederim). Burada şöyle bir problem vardır; Hz. İbrahim, insanların taptığı her ilâhtan uzak olduğunu söylemekte, sadece kendisini yaratanı istisna etmektedir, ondan maksat da Allah Teâlâ'dır. İnsanlar, Hz. İbrahim’i yaratana ibadet etmiyorlardı, bu durumda Hz. İbrahim insanların ibadet ettiği ilahların hepsinden nasıl bir istisna çıkarmaktadır? Çünkü istisna, kendisinden istisna edilenin cinsinden olur. Biz deriz ki; Bazıları şöyle dediler: Hz. İbrahim insanların ibadet ettiği ilâhlara ibadetten uzak durmuş, sadece kendisini yaratanı müstesna tutmuştur. Çünkü o insanların içinde, evreni yaratan Allah Teâlâya ibadet eden insanlar da vardı. Eğer Hz. İbrahim mutlak olarak insanların ibadet ettiği her şeyden kendini uzak tutsaydı, Allah’a ibadetten de kendini uzak tutmuş olurdu. İşte bundan dolayı Allah’a ibadeti istisna etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat problem yine devam etmektedir. Çünkü o insanların içinde, Hz. İbrahim’i yaratan Allah Teâlaya ibadet eden insanların varlığı açık değildir, bu itibarla istisna yapmanın anlamı nedir? Buna şöyle cevap verilir: Onların içinde Hz. İbrahim’i yaratana ibadet eden insanlar olmasa da onların babaları ve ataları arasında kendilerini yaratana ibadet edenler vardı. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in istisnası, onlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. Hz. İbrahim, Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanların olabileceği ihtimalinden dolayı, ihtiyat ilkesi gereği olarak kendisini yaratanı istisna etmiş de olabilir. Hz. İbrahim bu duruma tam olarak vâkıf değildi, bu bakımdan insanların ibadet ettiği ilâhların hepsinden uzak olduğunu söylese de putlardan uzak durmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hak, “‘Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz’” ve ‘Bunlar Allah katında bizim aracılarımız’ diyorlar” meâlindeki âyetlerde buyurduğu üzere, insanlar kendilerine şefaatçi olacakları ve Allah’a yaklaştıracakları ümidiyle Allah’ı bırakıp putlara ibadet ediyorlardı, bundan dolayı Hz. İbrahim de kendisini yaratanı istisna etmiştir. Bu durumda Hz. İbrahim’in istisnası, onların ibadetle kastettikleri ilâhın hakikatine döner, ki o da insanları yaratandır. En doğrusunu Allah bilir. Bu istisnanın munkatı olması da muhtemeldir. Yani aynı cinsi ifade etmeyen istisnadır, “lâkin” mânasındadır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Ben sizin ibadet ettiklerinizden uzağım, lâkin beni yaratana ibadet ederim. Bu türlü kullanımlar dilde caizdir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”. İşte bu âyetteki istisna edatı lâkin mânasına gelmektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında...” Yani, lâkin karşılıklı rızaya dayanan ticaret... Çünkü karşılıklı rızaya dayanan meşru ticaretin, bâtıl ticaretten istisna edilmesi de, selâmın boş sözden istisna edilmesi de caiz değildir. Bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Buradaki uzağım anlamına gelen “berâ” (بَرَاءٌ) kelimesi, müfred, tesniye ve cemi için aynı şekilde kullanılır. O bana doğru yolu gösterecektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır; Birincisi, Allah beni hidâyet üzere sabit tutacaktır anlamına gelir. İkincisi, Allah her an beni hidâyete sevkedecektir. Çünkü Hz. Peygamber yenilenen her vakitte hidâyeti benimsiyordu. Hidâyet fiillerdendir, dolayısıyla hidâyetin hakikatini gelecekte istemeyi de barındırır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Eğer âyette hidâyetin hakikati murat edilmiş ise işte bu iki mânaya gelir. Gelecek mânasının zıddına olarak mâsum olmak ve doğru yola ulaşmayı başarmak anlamına da gelebilir. Buradaki hidâyet kelimesinin, bana açıklayacaktır sözünde olduğu gibi beyan mânasına gelme ihtimali yoktur. Çünkü Allah ona ihtiyaç duyacağı her şeyi açıklamıştır, tekrar beyan istemesi ihtimali dâhilinde değildir. Emir mânasına gelme ihtimali de yoktur. Çünkü Allah’ın emri kendisine daha önce verilmişti. Dolayısıyla gerçek hidâyet veya hidâyete ulaşmayı başarmak mânasına gelir. Bu âyet, lütuf ve ihsanın Allah nezdinde bulunduğuna da işaret etmektedir, dolayısıyla lütfunu kime verirse, hidâyete ermiş olur. Buna göre inkâr edenlere lütufta bulunmamış, eğer lütfedecek olsaydı onlar da iman ederlerdi. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Yorum
-
Fetaranî (فطرني)
İbn Fâris, f-t-r kökünün asıl anlamının bir şeyi boyuna yarmak, açmak ve bir şeyi ilk defa yapıp ortaya çıkarmak olduğunu belirtir; "fatr" eyleminin tıpkı bir tohumun yarılarak filiz vermesi veya hamurun ekşiyip kabarması gibi, varlığın yokluk karanlığından yarılarak gün yüzüne çıkarılmasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir şeyi yokluktan varlık sahasına çıkarırken ona belirli bir heyet, biçim ve kabiliyet kazandırmak (fıtrat) anlamına geldiğini; Hz. İbrahim'in burada Allah'ı "beni yaratan" yerine "beni yokluktan yarıp çıkaran" anlamındaki bu kelimeyle nitelemesinin, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki o ilk ve en saf ontolojik bağa işaret ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, teolojik bir terim olarak "yaratma" anlamında kullanılmasında Etiyopya dilindeki (Geez) "fatara" kelimesiyle semantik bir paralellik bulunduğunu, Kur'an'ın bu kavramı evrensel bir yaratılış vurgusuyla kullandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kavramı Kur'an'ın ontolojisi içinde inceler; "fatr" eyleminin sadece biyolojik bir varoluş değil, insanın ruhsal ve zihinsel kodlarının (fıtrat) ilahi bir tasarım tarafından belirlenmesi olduğunu, İbrahim'in (as) bu kelimeyi seçerek kendi öz benliğinin yegane sahibinin ve mimarının Allah olduğunu haykırdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fıtrat kavramıyla bağını ele alarak, bunun önceden hiçbir örnek ve model olmaksızın, tamamen özgün ve saf bir şekilde var edilmeyi ifade ettiğini; İbrahim'in bu ifadesiyle atalarının kurguladığı putperest sistemin değil, kendi varlığının hamurundaki o saf ve fıtri gerçeğin peşinden gittiğini belirttiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "fatr" eyleminin insanın iç dünyasındaki manevi boşluğun ilahi bir nurla yarılması ve hakikatin orada tecelli etmesi şeklinde tasavvufi-felsefi bir derinliği de barındırdığını, İbrahim'in (as) bu sözle kendi yaratılış amacını idrak ettiğini ifade eder.
Se-yehdîn (سيهدين)
İbn Fâris, h-d-y kökünün asıl anlamının öne düşüp yol göstermek, rehberlik etmek, birini hedefine doğru nezaketle yönlendirmek ve bir şeyi birine hediye etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının bir varlığı, kendisi için murad edilen en hayırlı ve en doğru hedefe, o hedefe giden yolu ona sevdirerek ulaştırmak olduğunu; ayetin başındaki "se" (gelecek zaman) ekinin ise bu rehberliğin kesintisiz, sürekli ve mutlak bir kesinlikle devam edeceğine dair sarsılmaz bir inancı ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavramı Kur'an'ın "hidayet-dalalet" semantiği çerçevesinde analiz eder; hidayetin sadece zihinsel bir yol bulma değil, Yaratıcı (Fatır) ile kul arasındaki iletişimin canlı, dinamik ve ahlaki bir süreç olarak devam etmesi olduğunu, İbrahim'in (as) kendisine hayat verenin kendisini karanlıkta bırakmayacağına dair duyduğu ontolojik güveni simgelediğini vurgular. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin retorik yapısı içinde bu ifadenin bir "bağlılık yemini" ve "gelecek projeksiyonu" işlevi gördüğünü; peygamberlerin ve salihlerin, toplumsal yalnızlık anlarında ilahi rehberliğe sığınarak kendi manevi istikametlerini bu kelimeyle sabitlediklerini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin sonundaki "ya" (mütekellim zamiri) düşürülmüş olsa da anlamın "bana yol gösterecektir" şeklinde baki kaldığını; bunun bir temenni değil, yaratılıştaki (fıtrattaki) o saf özü koruyanlara Allah'ın doğru yolu bulduracağına dair evrensel bir ilahi yasanın (vaadin) ifadesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hidayetin burada yaratılışın (fatr) bir devamı ve tamamlayıcısı olarak sunulduğuna dikkat çekerek; Allah'ın bir varlığı yaratıp sonra onu kendi başına bırakmadığını (deizmin reddi), aksine ona varoluş yolculuğunda her an rehberlik (hidayet) ederek onu anlamlı bir sona doğru sevk ettiğini ifade eder.
Yorum
Yorum