اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً مِنْ قَبْلِه۪ فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
“Yoksa bundan (Kur’ân’dan) önce kendilerine bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?”
Yani bu konuda bilgi sahibi olmaları için onlara bir kitap vermiş değiliz. Bu âyetle Cenâb-ı Hak, onların peygamberlere ve kitaplara iman etmemeleri sebebiyle onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir. Peygamber ve kitap, ilmin vasıtalarıdır, onlar inanmadıklarına göre böyle bir vasıtaya da sahip değildirler demektir.
Yorum
-
Âteynâhum (آتيناهم)
İbn Fâris, e-t-y kökünün asıl anlamının bir yere kolaylıkla gelmek, ulaşmak, varmak ve bir şeyi vermek, sunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ita" fiilinin sıradan bir verme eylemi olmadığını, daha çok değerli, büyük ve önemli bir şeyin bir otorite tarafından lütfedilmesi ve sunulması anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayetteki soru formuyla (Yoksa biz onlara verdik mi?) birlikte son derece güçlü bir ironik retorik (tehekküm) içerdiğini; müşriklerin melekleri Allah'ın kızları sayma gibi cüretkar teolojik iddialarını destekleyecek ilahi kaynaklı hiçbir bilgiye veya kendilerine özel olarak sunulmuş (ita edilmiş) hiçbir belgeye sahip olmadıklarını yüzlerine vurduğunu ifade eder.
Kitâben (كتابا)
İbn Fâris, k-t-b kökünün asıl anlamının dağınık olan parçaları bir araya getirmek, harfleri ve anlamları toplayarak birbirine eklemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ilahi mesajın bütünlük içinde toplanmış halini ve bağlayıcı hükümler içeren yazılı belgeyi ifade ettiğini; bu ayette ise müşriklerin iddialarını meşrulaştıracak, onlara teolojik haklılık kazandıracak göksel bir kanıtın veya yazılı bir fermanın yokluğunu vurgulamak için kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine (Süryanice kthabha) dikkat çekerek, ayetteki bu sorgulamanın İslam öncesi Arap yarımadasındaki Kitap ehli (Yahudi ve Hristiyan) geleneğine zımni bir atıf taşıdığını; müşriklerin ellerinde önceki tek tanrılı dinlerden kalma, meleklerin dişiliğini onaylayan teolojik bir kutsal metin mi bulunduğunu sorarak onların inançsal temelsizliklerini ortaya koyduğunu ileri sürer. Angelika Neuwirth, kelimenin bu bağlamda salt fiziksel ciltlenmiş bir mushaftan ziyade, iddialara meşruiyet sağlayan, göksel bir otoriteyle onaylanmış teolojik bir "yetki belgesi" veya "ilahi referans" anlamında retorik bir araç olarak işlev gördüğünü savunur.
Kablihî (قبله)
İbn Fâris, k-b-l kökünün yönelmek, bir şeyin ön tarafı, karşılama ve zaman veya mekân olarak bir şeyden önce gelmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kronolojik olarak Kur'an'ın nüzulünden veya Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önceki zaman dilimini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin müşriklerin teolojik iddialarının tarihselliğini sorguladığını; onların uydurdukları bu putperest inançların, tarih sahnesinde geçmişte indirilmiş hiçbir ilahi kaynağa, peygambere veya vahye dayanmadığını, bütünüyle cahiliye geleneğinin uydurması olduğunu vurguladığını ifade eder.
Mustemsikûn (مستمسكون)
İbn Fâris, m-s-k kökünün asıl anlamının bir şeyi sıkıca tutmak, bırakmamak, ona yapışmak ve onu korumak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin istif'al babındaki (istimsek) kullanımının, bir şeye tüm gücüyle, inatla, şiddetle ve büyük bir arzuyla sarılmak anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın inanç ve inkar psikolojisi bağlamında değerlendirir; insanın kendi kurguladığı inanç sistemine, özellikle de mantıki veya ilahi hiçbir delili olmadığı halde atalarından miras kalan pagan geleneğe körü körüne, fanatik ve dogmatik bir şekilde bağlanmasını (temessük) ifade ettiğini, müşrik aklının değişime karşı gösterdiği varoluşsal direnci simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin müşriklerin epistemolojik (bilgisel) acziyetini yansıttığını; ellerinde hiçbir ilahi kitap veya delil bulunmadığı için düştükleri boşluğu ve güvensizliği örtmek amacıyla, asılsız kurgularına psikolojik bir can simidi gibi sımsıkı sarılma reflekslerini varoluşsal bir boyutta eleştirdiğini dile getirir.
Yorum
Yorum