Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 19. Ayet

    وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْۜ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ce’alû-lmelâ-ikete-lleżîne hum ‘ibâdu-rrahmâni inâśâ(en)(c) eşehidû ḣalkahum(c) setuktebu şehâdetuhum ve yus-elûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi bildiler. Yoksa yaratılışlarına tanık mı oldular? Tanıklıkları kaydedilecek ve bundan sorguya çekileceklerdir.”

      Şöyle bir soru sorulabilir; Allah Teâlâ kulları arasında kadınları da yarattığı halde, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi bilmelerinden dolayı neden müşrikleri beyinsizlikle nitelemekte ve niçin onları kınamaktadır? Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi, görmedikleri halde Allah’ın melekleri dişi yarattığına şahitlik etmelerinden dolayı Allah onları kınamakta ve beyinsizlikle nitelemektedir. Onlar peygamberlere iman etmiyorlardı ki, bu bilgiyi peygamberlerden almış olsunlar! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak bu kitapta ifade buyurduğu üzere meleklerini hiç bıkmadan kendisine ibadet etmekle, hiç yorulmamakla, sürekli Allah’a itaat etmekle ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa isyan etmemekle nitelemektedir. Müşrikler, “onlar kadındırlar” dedikleri zaman, onları zayıflık, gevşeklik ve noksanlıkla nitelemiş olmaktadırlar, çünkü kadınlar zayıf ve güçsüz olarak bilinirler. Böyle olanların da âyetlerde belirtilen buyrukları yerine getirmeleri mümkün olmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi bildiler. Allah Teâlâ başka âyetlerde, “Kızlar Allah’ındır, diyorlar” ve “Hoşlanmadıkları kızları Allah’a nispet ediyorlar” buyurmaktadır. Onlar Allah’ı hakikatte değil, sözde böyle niteliyorlar, yani onlar, melekler Allah’ın kızlarıdır diyorlar ve melekleri böyle tavsif ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ce'alû (جعلوا)

        İbn Fâris, c-'-l kökünün asıl anlamının bir şeyi yapmak, var etmek ve bir halden başka bir hale dönüştürmek olduğunu, mecazen bir şeyi asılsızca uydurmak, kurgulamak ve isnat etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin bu ayette fiziksel bir yaratmadan ziyade, sözlü ve zihinsel bir iddiayı, muhayyel bir durumu gerçekmiş gibi kabullenme eylemini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kullanımının müşriklerin tanrı tasavvurundaki sapmayı deşifre ettiğini; melekleri Allah'ın kızları sayarak ilahi zat ile yaratılmışlar arasında ontolojik bir bağ kurgulama ve teolojik bir iftira üretme eylemini sarsıcı bir dille betimlediğini ifade eder.

        el-Melâikete (الملائكة)

        İbn Fâris, kelimenin m-l-k (güç, otorite, mülk) veya elçi, mesaj anlamına gelen "alûke" kelimesinden türeyen m-l-e-k kökünden geldiğini, Allah'ın emirlerini taşıyan güç sahibi elçileri nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin Allah ile duyular alemi arasındaki aracılar, ilahi iradeyi uygulayan saf ve güçlü ruhani varlıklar olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice ve Aramicedeki "mal'ak" (elçi/haberci) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, bu terimin İslam öncesi Arap şiirinde ve Ortadoğu'daki tek tanrılı dinlerin metinlerinde ortak bir dini kavram olarak bulunduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin etimolojik olarak doğrudan Kuzeybatı Sami dillerindeki (özellikle Habeşçe veya Süryanice) melek formundan ödünç alındığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tevhid felsefesinde bu varlıkların pagan bir tanrıça/ilahlık statüsünden çıkarıldığını; meleklerin tanrısal özelliklere sahip dişi varlıklar değil, mutlak itaatkar kullar olduklarını vurgulayarak kelimenin Kur'an'da semantik bir arınma yaşadığını söyler. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kur'an'daki kullanımının Geç Antik Çağ'ın melek bilimi (angelology) ile örtüştüğünü, müşriklerin melek tasavvurunun ise yerel putperest inançların Hristiyan ve Yahudi kavramlarıyla melezlenmiş mitolojik bir versiyonu olduğunu ifade eder.

        'İbâdur (عباد)

        İbn Fâris, '-b-d kökünün temelinde yumuşaklık, boyun eğme, zillet ve itaat anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ibadetin nihai tezellül ve saygıyla boyun eğiş olduğunu, "ibad" kelimesinin burada meleklerin ilahi iradeye kayıtsız şartsız teslimiyetlerini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavramı Kur'an'ın "Rab-Abd" (Efendi-Kul) hiyerarşisi bağlamında inceler; müşriklerin ilahi bir statü (kızlar/tanrıçalar) atfetmeye çalıştıkları melekleri "kul" (abd/ibad) kategorisine sabitleyerek, Yaratıcı ile yaratılanlar arasındaki ontolojik uçurumun ve mutlak sınırın kesin olarak çizildiğini vurgular.

        er-Rahmâni (الرحمن)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün acımak, şefkat göstermek ve korumak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rahman" isminin merhameti tüm varoluşu kuşatan, mutlak şefkat kaynağı olan Yaratıcı'yı ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, bu ismin Güney Arabistan kitabelerinde "Rahmanan" formunda geçtiğini ve Geç Antik Çağ'da yüce tek tanrıyı ifade etmek için kullanılan evrensel bir teolojik unvan olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette Allah lafzı yerine özellikle "Rahman" isminin seçilmesinin, müşriklerin melekleri kızları saydığı Yaratıcı'nın aslında mutlak merhamet, kudret ve şefkat sahibi olduğunu; O'nun nesil sürdürmeye, üremeye veya yardıma ihtiyaç duymayan aşkın (müstağni) bir varlık olduğunu hatırlatan teolojik bir vurgu taşıdığını ifade eder.

        İnâsen (إناثا)

        İbn Fâris, ü-n-s kökünün dişilik, zayıflık ve yumuşaklık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, erkekliğin zıddı olan cinsiyeti ifade ettiğini, melekler gibi ruhani varlıklara bedensel ve biyolojik bir özellik olan cinsiyetin atfedilmesinin akıl dışı bir iddia olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Cahiliye dönemi Arap toplumunun cinsiyet semantiği çerçevesinde değerlendirir; o kültürde kadın/dişi olmanın zayıflık, edilgenlik ve utanç kaynağı sayıldığını, müşriklerin kendi kültürlerinde hor gördükleri dişiliği melekler üzerinden Allah'a isnat etmelerindeki ahlaki tutarsızlığı ve dinsel ikiyüzlülüğü vurgular. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin polemik dilinde bu kelimenin, müşriklerin taptıkları Lat, Uzza ve Menat gibi tanrıçaları "Allah'ın kızları" olarak kurgulayan pagan mitolojisini deşifre edip yıkan stratejik bir kavram olduğunu savunur.

        E Şehidû (أشهدوا)

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün hazır bulunmak, gözlemlemek, kendi gözüyle görmek ve kesin olarak bilmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şahitliğin bir olaya duyularla veya kesin basiretle bizzat tanık olmak anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin soru formunda (şahit mi oldular?) kullanılmasının Kur'ani bir tehekküm (alay ve kınama) sanatı olduğunu; müşriklerin meleklerin cinsiyeti hakkındaki iddialarının hiçbir rasyonel, ampirik (gözleme dayalı) veya ilahi bilgiye dayanmayan, tamamen uydurma bir kurgudan ibaret olduğunu yüzlerine vuran sarsıcı bir retorik olduğunu ifade eder.

        Halkahum (خلقهم)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün asıl anlamının bir şeyi ölçmek, biçmek, takdir etmek ve yoktan var etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi benzersiz bir şekilde ve belli bir hikmete göre icat etme eylemini anlattığını, ayette meleklerin var ediliş anına ve ontolojik kökenlerine işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, yaratılış eyleminin tamamen gaybi (insan algısını aşan) bir süreç olduğunu; müşriklerin, evrenin ve meleklerin varoluş anına dair hiçbir bilgiye (ilme) sahip olmadan cüretkar teolojik hükümler vermelerinin, Kur'an bilgi felsefesi açısından büyük bir cehalet örneği olarak sunulduğunu vurgular.

        Setuktebu (ستكتب)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, yazmak ve sabitlemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin sözlerin ve eylemlerin ilahi bir sicile, amel defterine kalıcı olarak kaydedilmesi eylemini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, insanın ağzından çıkan sözlerin eskatolojik (ahiret) düzlemde varoluşsal bir ağırlığı olduğunu; melekleri dişi sayma cüretinin silinmez bir kozmik kayıt altına alındığını, eylemin metafizik boyutunda hiçbir şeyin kaybolmadığını bildiren felsefi bir uyarı olduğunu belirtir.

        Şehâdetuhum (شهادتهم)

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün tanıklık ve bir iddiayı kesin bir dille ortaya koymak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada müşriklerin meleklerin dişiliği hakkındaki asılsız inançlarının ve putperest kabullerinin "yalancı şahitlik" olarak nitelendiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin bu pervasız iddialarının, mahşer gününde kendi aleyhlerine dönen ontolojik bir belge, hesabı sorulacak bir "cürüm" ve yüzleşmeleri gereken teolojik bir iftira olarak karşılarına çıkarılacağını ifade eder.

        Yus'elûn (يسألون)

        İbn Fâris, s-e-l kökünün asıl anlamının talep etmek, sormak, araştırmak ve hesaba çekmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ahiretteki ilahi mahkemede insanın dünyadaki her türlü eyleminden ve sözünden dolayı sorguya çekilmesini anlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, vahiy ve akıl temelli olmayan her teolojik iddianın ağır bir sorumluluk gerektirdiğini; müşriklerin Allah ve melekler hakkındaki bu uydurma isnatlarının cezasız kalmayacağını, ilahi adaletin tecelli edeceği günde bu iftiralarının hesabının çok çetin bir şekilde sorulacağını vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X