اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَجَعَلَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
"Yeri sizin için döşek kılan, gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O’dur.”
Cenâb-ı Hak bu âyeti, “Kendilerine ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan tereddüt etmeden, ‘Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı’ diyeceklerdir” meâlindeki âyetin sılası olarak Allah’ın vasfı ve niteliği anlamında getirmiştir. Allah kendisini, yeri böyle yapmakla ve şunu indirmekle nitelemiştir. Allah Teâlâ’nın şunu kastetmiş olması da mümkündür: Onlara yeri kimin döşek kıldığını, orada yolları kimin yarattığını sorsan, gökleri ve yeri yaratan hakkında söyledikleri gibi mutlaka şöyle diyecekler: Onları böyle yaratan Allah’tır. Bu âyette başka bazı hususlara da işaret vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak yeri insanlar için döşek yaptığını, orada istedikleri gibi yayıldıkların ve çeşitli menfaatler elde ettiklerini söyleyerek insanlara lütfettiği nimetleri hatırlatmaktadır. Allah’ın yeryüzüne yaymış olduğu menfaatlere ulaşmak için insanların uzak beldelere gidebilecekleri yolları da yaratmıştır, bu sayede insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için yeryüzünün uzak beldelerindeki menfaatlere ulaşabilmektedirler. Eğer bu yollar olmasaydı, insanların o beldelere gitmeleri mümkün olmazdı. Dolayısıyla ihtiyaçlarını nereden ve nasıl karşılayacaklarım da bilemezlerdi, Allah işte bu nimetlere şükür borcunu yerine getirmelerini insanlara hatırlatmaktadır. İkincisi, bu âyet Allah’ın hikmetine de işaret etmekledir. Allah bahsettiği bu imkânları boş yere yaratmamış, insanlar için bir hikmete işaret etsin diye yaratmıştır. Çünkü onların ihtiyaçlarını uzak beldelere serpiştirdi, sonra oraya gidebilmeleri için yollar açtı. Bunları da yeryüzünün her tarafına sahip olanın, onların canlarına da sahip olduğu bilinsin diye yapmıştır. Eğer buna sahip olan oralara sahip olandan başka biri olsaydı, insanların ihtiyaçlarını elde etmek için oralara gitmelerine engel olurdu, Üçüncüsü, bu âyet, Allah’ın kudretine de işaret etmektedir. Allah yeri onların emrine âmâde kıldı, bu sayede yeryüzüne yayılmalarını, onu döşek edinmelerini ve istedikleri yere gidebilmeleri için yollar açmalarını mümkün kıldı, bunları mümkün kılması, bunları yapmaya kadir olan birini, hiçbir şeyin aciz bırakamayacağının bilinmesi içindir.
Yorum
-
Ce'ale (جعل)
İbn Fâris, c-'-l kökünün asıl anlamının bir şeyi yapmak, var etmek ve bir halden başka bir hale dönüştürmek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımının, yeryüzünün insanın yaşayabileceği fiziksel bir forma sokulmasını ve bu amaca uygun olarak düzenlenmesini ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin yoktan var etmeyi ifade eden "halaka" fiilinden farklı olarak, yaratılmış olan bir şeye belirli bir işlev, durum veya özellik kazandırmak anlamına geldiğini söyler; yeryüzünün basit bir kütle olmaktan çıkarılıp insanlar için yaşanabilir, işlevsel bir habitat haline getirilmesini anlattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın doğa tasavvuru bağlamında inceler; "ce'ale" eyleminin ilahi iradenin doğa üzerindeki aktif ve sürekli müdahalesini, nötr ve ham bir fiziksel mekanı insanlık için bilinçli, amaçlı ve misafirperver bir çevreye dönüştürmesini yansıttığını vurgular.
el-Arda (الأرض)
İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda olan, ayak basılan zemin ve taban anlamlarına geldiğini, göğün zıddı olarak isimlendirildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın üzerinde yaşadığı, barındığı ve fiziksel ihtiyaçlarını karşıladığı maddi mekanı ifade ettiğini söyler. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekki surelerdeki doğa ayetleri (kozmik işaretler) bağlamında salt coğrafi bir terim olmadığını, yeryüzünün ilahi inayet ve kudretin en somut teolojik delili olarak sunulduğunu ve muhatapları şükre ve tefekküre davet eden bir argüman işlevi gördüğünü savunur.
Mehden (مهدا)
İbn Fâris, m-h-d kökünün asıl anlamının bir yeri hazırlamak, düzeltmek, pürüzlerini gidermek ve rahat bir hale getirmek olduğunu; çocuğun yatırıldığı ve konforunun sağlandığı beşiğe/yatağa da bu kökten türetilerek "mehd" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin özenle hazırlanmış, döşenmiş ve dinlenmeye uygun hale getirilmiş bir mekanı ifade ettiğini, yeryüzünün de tıpkı bir beşik gibi insanların üzerinde sarsılmadan, güvenle ve rahatça yaşayabilmeleri için ilahi bir tasarımla düzlenip dengelendiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, beşik (mehd) metaforunun Kur'an'daki kullanımının derin bir teolojik ve estetik vurgu taşıdığını; bu kelimenin, yeryüzünün insanın fiziksel zayıflığına ve ihtiyaçlarına kusursuzca uydurulduğunu gösterdiğini, evrenin devasa ve ürkütücü kaba gerçekliğinin ilahi merhamet eliyle insan için güvenli, şefkatli ve korunaklı bir yatağa dönüştürülmesini sembolize ettiğini ifade eder.
Sübülen (سبلا)
İbn Fâris, s-b-l kökünün temelinde bir şeyi serbest bırakmak, akmasına veya uzamasına izin vermek, yolu kolaylaştırmak anlamlarının yattığını; "sebil" kelimesinin uzayıp giden ve ulaşımı sağlayan yol anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem fiziksel olarak yürünülen yolları hem de manevi anlamda hidayet veya dalalet yollarını kapsadığını; bu ayetteki öncelikli anlamının dağlar, vadiler ve düzlükler arasında açılmış olan, insanların bir yerden bir yere gitmesine, ticaret yapmasına ve yeryüzünü keşfetmesine imkan tanıyan coğrafi geçitler ve rotalar olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın fiziksel gerçeklikleri sıklıkla manevi gerçekliklerin birer alegorisi olarak kullandığına dikkat çekerek; yeryüzüne yerleştirilen maddi yolların (sübul), insanın varoluşsal yolculuğunda asıl bulması gereken manevi ve teolojik yola (hidayete) işaret eden ontolojik levhalar işlevi gördüğünü vurgular.
Tehtedûn (تهتدون)
İbn Fâris, h-d-y kökünün asıl anlamının öne düşüp yol göstermek, birini hedefine doğru nezaketle yönlendirmek ve rehberlik etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayetin doğru yola ve istenilen hedefe ulaşmak olduğunu; ayetteki fiilin çift katmanlı bir anlama sahip bulunduğunu, bir yandan yeryüzündeki yollar ve geçitler sayesinde insanların dünyevi seyahatlerinde kaybolmadan yönlerini bulmalarını, diğer yandan bu kusursuz tasarımı tefekkür ederek yaratıcıyı bulma ve şirki terk etme anlamındaki nihai manevi yönelişi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavramın Kur'an'ın semantik dünyasındaki en hayati teolojik hedeflerden biri olduğunu; ayetin ustaca bir geçişle yeryüzündeki fiziksel coğrafyada yön bulma eylemini, ahlaki ve teolojik düzlemde hakikati bulma eylemine bağladığını, doğanın sunduğu fiziki düzenin insanı zorunlu olarak ahlaki bir düzene ve şükre yönelten bir pusula olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, ayetin sonundaki bu fiilin Kur'an'ın tipik vaaz edici (paraenetik) ve uyarıcı retoriğinin bir parçası olduğunu; yeryüzünün beşik kılınması ve yolların açılması gibi gözlemlenebilir doğa fenomenlerinin salt bilgi vermek için değil, dinleyiciyi mantıksal bir sıçramayla yaratıcının tekliğini tanımaya ve ilahi rehberliğe teslim olmaya (hidayete) mecbur bırakmak için kurgulandığını savunur.
Yorum
Yorum