Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zuhruf Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zuhruf Sûresi, 9. Ayet

    وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda leyekûlunne ḣalekahunne-l’azîzu-l’alîm(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kendilerine ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan tereddüt etmeden, ‘Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı’ diyeceklerdir.”

      Sorulan soruya onların “Gökleri ve yeri Allah yarattı” cevabım vermeleri, Hz. Peygamber’in (s.a.) Allah’ın elçisi olduğunu bildiklerine işaret eder. Fakat yine de inatla ve büyüklenerek onu yalanladılar. Mekkeliler peygamberlere inanmıyorlardı, ama gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğu bilgisini peygamberlerin sözlerine dayanarak dile getiriyorlardı. Onlar, Özelde Resûlullah’ın (s.a.) peygamberliğini, genelde ise bütün peygamberleri inkâr ediyorlardı. Gökleri ve yerküreyi yaratanın Allah olduğunu ise ancak peygamberler sayesinde öğrenmişlerdi. Çünkü onlar, Allah’ı aklî delillerle bilmek için bunlar üzerinde düşünmek ve istidlâl etme alışkanlığı olmayanlardandı. Avam tabakası hakkında açık olan husus, nakli (sem'î) delillerle bilgiye ulaşmaktır. Bu gerçeğe göre onlar gökleri ve yerküreyi yaratanın Allah olduğu bilgisini ancak peygamberler sayesinde elde etmişlerdi. Buna rağmen onlar inatçılık yaparak ve büyüklenerek Hz. Peygamber’! yalanladılar ve onu tasdik etmediler. Onların diğer peygamberleri, bizim peygamberimiz hakkında da var olan mûcizelerle tanımaları, Resûlullah’ın (s.a.) peygamber olduğunu bildiklerini gösterir. Fakat onlar yine de inatla onu inkâr ettiler. Dolayısıyla onların bu sözü, Resûlullah’ın (s.a.) peygamber olduğunu bildiklerine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra bu konudaki delillerin tamamı, onlara şöyle denilmesidir: Siz, gökleri ve yerküreyi yaratanın Allah olduğunu biliyorsunuz, peki Cenâb-ı Hakk’ın onları boşuna yaratmadığını da biliyor musunuz? Sizin iddia ettiğiniz gibi peygamberler yoksa, ölümden sonra dirilmek yoksa, hesap yoksa, sevap yoksa, ceza yoksa, o zaman Allah bunları boşuna yaratmıştır. Onların gökleri ve yerküreyi Allah’ın yarattığını ikrar etmeleri, bir hikmete mebni olarak bunları yarattığını da ikrar anlamına gelir. Defalarca bildirdiği üzere Cenâb-ı Hakk’ın onları bir hikmete mebni olarak yaratması, ancak peygamberleri, ölümden sonra dirilmeyi, hesabı, sevabı ve cezayı ikrar ile ortaya çıkar. Yahut onlara şöyle denilir: Gökleri, yeri ve âyette belirtilen diğer nesneleri yaratanın Allah olduğunu bildiğinize göre nasıl olur da insanları ölümden sonra tekrar yaratmaya kadir olduğunu inkâr edersiniz? Allah’ın gökleri ve yeri yaratmasında duyulan hayranlık, sizi tekıar yaratmasında duyulacak hayranlıktan daha büyüktür. Böyleyken daha küçük bir kudret ve hayranlık gerektiren diriliş olayını nasıl inkâr edersiniz? Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Se'eltehum (سألتهم)

        İbn Fâris, s-e-l kökünün asıl anlamının birinden bir şey istemek, araştırmak ve talep etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sualin bir şeyi öğrenmek veya bir hakkı talep etmek için yöneltilen soru olduğunu açıklar; ayette peygamberin, müşriklerin inanç sistemlerindeki tutarsızlıkları sorgulamak ve fıtratlarındaki yaratıcı bilincini açığa çıkarmak için onlara yönelttiği varoluşsal soruyu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sorunun salt bir bilgi alma çabası değil, müşriklerin inançlarındaki çelişkiyi yüzlerine vurmayı amaçlayan retorik bir sınama olduğunu; "Gökleri ve yeri kim yarattı?" sorusuyla onların Yüce Allah'ı tamamen inkar etmediklerini, aksine O'nun yaratıcılığını fıtraten kabul edip yalnızca O'nunla aralarına aracılar (putlar) koyduklarını ortaya çıkardığını ifade eder.

        Halaka (خلق)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün asıl anlamının bir şeyi ölçmek, biçmek, takdir etmek ve düzgünce icat etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir şeyi yoktan, önceden var olan bir modele veya örneğe dayanmadan, belirli bir ölçü ve hikmete göre var etmek anlamına geldiğini açıklar; insanların yapıp etmelerine ancak mecazi olarak "yaratma" denilebileceğini, mutlak ve ontolojik yaratmanın sadece Allah'a mahsus olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, "halak" eylemini Kur'an'ın ontolojisinde merkezi bir kavram olarak görür; yaratmanın tesadüfi bir savrulma değil, mutlak ve aşkın bir iradenin, varlığı belli bir tasarım ve gaye ile yokluktan varlık sahnesine çıkarması olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenden gelmekle birlikte bu teolojik terimin, Yahudi ve Hristiyanların yaratılış teolojilerinde kullandıkları İbranice ve Aramice kavramlarla semantik paralellik taşıdığını ve Kur'an'ın bu ortak dini dili kullanarak evrensel tek tanrıcılığa vurgu yaptığını belirtir.

        es-Semâvâti (السماوات)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün asıl anlamının yükseklik, yücelik ve üstünlük olduğunu; göğe de insanın üstünde ve yüksekte bulunmasından dolayı bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her şeyin üstü ve çatısı anlamına geldiğini, Kur'an'da genellikle çoğul formda kullanılarak evrenin katmanlı ve ihtişamlı yapısına işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın evren tasavvurunda gökler ve yerin düalitesini vurgular; göklerin yüceliği ve sınırsızlığının, yaratıcının kudretinin en açık görsel ve ontolojik delili olarak muhataba sunulduğunu ifade eder.

        el-Arda (الأرض)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda olan, ayak basılan zemin ve taban anlamlarına geldiğini, göğün zıddı olarak isimlendirildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın üzerinde yaşadığı, rızkını temin ettiği ve varoluş serüvenini gerçekleştirdiği alt mekanı ifade ettiğini söyler. Angelika Neuwirth, gökler ve yerin bir arada zikredilmesinin, Mekki surelerde sıkça rastlanan kozmik ayetler (doğa işaretleri) bağlamında ele alınması gerektiğini, bu ikilinin yaratılışın muazzamlığını gösteren bir argüman olarak merkeze alındığını ve müşrikleri de bu devasa sistemi yaratan tek bir aşkın gücü kabule zorladığını savunur.

        el-'Azîz (العزيز)

        İbn Fâris, '-z-z kökünün güç, şiddet, üstünlük ve yenilmezlik anlamlarına geldiğini; "Aziz"in eşi benzeri bulunmayan, her şeye galip gelen ve hiçbir şekilde mağlup edilemeyen varlığı nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem ulaşılamaz bir yüceliği ve izzeti hem de otoritesi asla sarsılmayan bir kudreti anlattığını açıklar; ayette müşriklerin bile bu evrenin ancak "Aziz" olan, yani mutlak bir kudrete sahip bir varlık tarafından yaratılabileceğini içten içe kabul ettiklerini gösterdiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, Allah'ın bu isminin Kur'an'daki teolojik sistemde mutlak iktidarı temsil ettiğini, evreni yaratan gücün sıradan bir varlık değil, iradesine karşı konulamayan aşkın bir otorite olduğunu ifade eder.

        el-'Alîm (العليم)

        İbn Fâris, '-l-m kökünün bir şeyin hakikatini, izini ve belirtisini idrak etmek olduğunu belirtir; "Alim"in her şeyin sırrına vakıf olan anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bilginin (ilmin) bir şeyi gerçek haliyle, özüyle ve eksiksiz kavramak olduğunu; Allah'ın bu isminin, O'nun bilgisinin zaman ve mekanla sınırlı olmadığını, gizli ve açık her şeyi kapsadığını ifade ettiğini açıklar. Evreni yaratmanın salt bir kaba kuvvet (Aziz) değil, aynı zamanda muazzam bir tasarım, düzen ve kuşatıcı bir bilgi (Alim) gerektirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Aziz ve Alim isimlerinin ayetin sonunda yan yana gelmesinin son derece uyumlu olduğunu; muazzam bir evreni yaratma fiilinin hem kusursuz bir bilgi ve ince planlama (Alim) hem de o planı yokluktan varlığa çıkaracak mutlak bir kudret (Aziz) gerektirdiğini, Kur'an'ın bu isimler üzerinden müşrik muhatabın zihnindeki tanrı tasavvurunu tashih ettiğini dile getirir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X