اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحاً اَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِف۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zuhruf Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
“Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim?”
Bu âyetteki “zikr” kelimesinden maksadın ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazılarına göre Kur’ân’dır, bazılarına göre de Hz. Peygamber’dir. Bazdan da maksadın azap ve ceza olduğunu söyler. Biz sizi zikir ile uyarmaktan vaz mı geçelim cümlesinin işaret ettiği anlamda da ihtilaf edilmiştir. Bazdan buna şöyle mâna verdi: Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz zikri (vahyi) bırakıp terk mi edelim? Yani siz böylesiniz, sizin öyle olduğunuzdan dolap... Bazdan âyete şöyle mâna verdi: Vah)i terk mi edelim? Size bir şey emretmeyelim mi? Sizi bir şeyi yasaklamayalım mı? Size peygamber göndermeyelim mi? Vaz mı geçelim sözüne bazdan da şu mânayı verdi: Yalanladığınızdan dolayı bu Kur’ân’ı sizden kaldırıp götürelim de size hesap sorulmasın ve ceza verümesin mi? Bazıları da şöyle bir anlam verdi: Sizden vazgeçelim ve onu size hatırlatmayalım mı? “Safhan” (صَفْحًا) kelimesi vazgeçmek, şüz çe%irmek anlamına gelir. Bu, îbn Kuteybe’nin sözüdür, (صَفَحْتُ عَنْهُ) denilince, ondan yüz çevirdim mânasına gelir. Bunun aslı, sen ona yanını dönüyorsun demektir. “Darabe” (ضَرَبَ) fiilinin de tutmak anlamına geldiği söylenmiştir. Ebû Avsece şöyle dedİ: "Efenadribu" (أَفَنَضْرِبُ) kelimesi, susalım mı anlamına gelir. “Safhan” (صَفْحًا) kelimesi de reddetmek demektir. “Seeienî f'ulânun hâceten fe-safahlulu'ı salhan” (سَأَلَنِي فُلَانٌ حَاجَةً فَصَفَحْتُهُ صَفْحًا) falanca benden ihtiyacım istedi, ben de reddettim, denilir. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar anlam yönünden birbirine yakın kelimelerdir.
Bize göre "zikr” kelimesi )nıkanda geçen üç mânaya gelir; Kur’ân, Hz. Peygamber ve azap mânasına. Ancak Biz sizi zildr ile uyarmaktan vaz mı geçelim sözünün, daha önceki bir şeyle bağlantısı olmadan söylenmiş olma ihtimali yoktur. Çünkü söze böyle bir cümle ile başlanmaz. Öncesindeki olaya gelince, muhtemelen insanlardan bazıları şöyle demiştir: Yâ Muhammed! Söylediklerin Allah’tan gelmiş ve sen de O’nun elçisi isen, kitabı nasıl indirdi? Yahut inkâr edeceğimizi, reddedeceğimizi ve kabul etmeyeceğimizi bildiği halde bize nasıl elçi gönderdi? Elçisinin yalanlanacağını ve kabul edilmeyeceğini bilen dünyadaki sultanlar asla elçi göndermezler. Peki, Allah seni bize nasıl elçi gönderdi? Veyahut kitabı sana İndirmiş veya seni elçi göndermiş ise, kitabı ve seni inkâr ettiğimiz ve reddettiğimiz halde neden seni ve kitabı kaldırmıyor da bize bırakıyor? İşte bunun üzerine şanı yüce olan Allah, onlara cevap vererek ve sözlerini reddederek şöyle buyurdu: Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim? Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Hz. Peygamber’! ve vahyi İnkâr edeceğinizi bilmemize rağmen sizi başıboş terk edemeyiz. Bu durum, onu size göndermemize ve aranızda bırakmamıza engel olamaz. Onu aranızdan çekip almamıza mecbur edemez. Aksine onu İnkâr etseniz ve kabul etmeseniz de size emir vermeye ve yasak koymaya devam edeceğiz. Birçok yerde söylediğimiz üzere soru edatı Allah hakkında kullanıldığında olumlu ve gerçeldeşmiş olma anlamına gelir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Vaz mı geçelim? Yani sizin inkâr edeceğinizi bil sek de biz Kur anı indirmekten ve elçi göndermekten vazgeçmeyeceğiz. Bu mânayı teyit etmek üzere Allah Teâlâ şunu söylemektedir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?”, “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” Yani Allah insanları başıboş bırakmayacak. Sizi boş yere yarattığımızı sanmayın! Sizi zikir ile uyarmaktan vaz mı geçelim? mealindeki âyet, işte bu mânaya gelir.
Âyet-i kerîmede geçen “zikr” kelimesinden maksat eğer Kur’ân ve Hz. Peygamber ise, bunun tefsiri şöyle olur: Her ne kadar sizin reddedeceğinizi ve inkâr edeceğinizi biliyorsa da Allah size Kur’ân’ı indirmekten ve Hz. Peygamber’i göndermekten vazgeçmeyecektir. Yahut siz onu yalanlasanız ve reddetseniz de, sizin şirk koşmanız ve inkâr etmeniz yüzünden Allah onu aranızdan çekip alacak değildir. Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sizden önce gelip geçenlere de nice peygamberler gönderdik. Kendilerine gelen her peygamber ile alay edip durdular”. Yani daha önceki ümmetlerin de peygamberleri ve kitabı inkâr edeceklerini bilmemize rağmen, bu durum onlara kitabı indirmemize ve peygamberler göndermemize engel olmamıştır. Buna göre, sizin de kitabı ve Hz. Peygamber’i inkâr edeceğinizi bilmemize rağmen hakkınızda delil olması için yine de kitabı indirmemize ve Peygamber’i göndermemize engel olmayacaktır. Yahut belki de içinizde onu tasdik edecek ve ona iman edecekler vardır. Veyahut siz yalancılıkla itham etseniz bile belki başkaları iman edip onu tasdik eder. Bu yorum, “zikir’den maksadın Kitap ve Peygamber olmasına göredir. “Zikir”den maksat şayet azap ise o zaman Allah sanki şunu söylemektedir: Siz haddi aştığınız, yani Allah’a ortak koştuğunuz için size azap etmekten vaz mı geçeceğiz? Sizi cezalandırmayacak mıyız? Nitekim Allah bu âyetin hemen arkasında azaptan söz etmektedir: “Bunlardan daha zorba olanları da silip süpürdük” Yani onlardan daha güçlü-kuvvetli olanları da yok ettik. Bunun mânası şudur: Sizden çok daha güçlü-kuvvetli ve saldırgan olmalarına rağmen yalanladıkları için onlara azap ettik, siz onlardan daha zayıf ve güçsüz olduğunuz halde size azap edemeyecek miyiz? Hayır, size de azap edeceğiz! En doğrusunu Allah bilir.
Katâde’nin şöyle söylediği rivayet edilir: Eğer bu Kur’ân Allah tarafından kaldırılmış olsaydı, bu ümmetten öncekiler onu reddettiklerinde kaldırılır ve onlar da helâk olurlardı. Fakat Allah Teâlâ lütfedip merhamet buyurdu ve defalarca insanlara kitap gönderdi, Allah’ın dilediği şu kadar sene insanları ona davet etti Hasan-ı Basrî’nin de şöyle söylediği rivayet edilir: Allah Teâlâ gönderdiği her peygamberle birlikte kitap da indirmiştir; ümmeti onu kabul etmişse ne âlâ, yoksa kaldırılmıştır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet bunu doğrulamaktadır: Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim? Yani siz onu kabul etmezseniz, temiz kalpler kabul eder O temiz kalpler şöyle derler: Kabul ettik ey Rabb’imiz! Kabul ettik ey Rabb’imiz! Eğer onlar bunu yapmazlarsa, o zaman kitap kaldırılır ve yeryüzünde ondan bir şey bırakılmaz.
Kırâat konusuna gelince, genel olarak âyet, “en küntüm” (أَنْ كُنْتُمْ) diye elif harfi zaman edatı olarak üstünlü okunmuştur. “İn küntüm” (إِنْ كُنْتُمْ) diye elif harfi şart edatı olarak kesreli de okunmuştur. Bunun anlamı şöyledir: Siz haddi aşan ve Allah’a ortak koşan bir kavim olsanız da Allah kitabı indirmekten vazgeçmeyecektir.
Yorum
-
Nadbribü (نضرب)
İbn Fâris, d-r-b kökünün asıl anlamının bir şeyi başka bir şeye vurmak, çarpmak ve etki bırakmak olduğunu belirtir. Ayette geçen ifadenin Arapçadaki "atın gemini çekip yönünü değiştirmek" şeklindeki deyimsel kullanımdan (darb) türediğini, mecaz yoluyla öğüdü ve vahyi muhataplardan tamamen çekip almak, onlardan yüz çevirmek ve ilahi mesajın yönünü onlardan başka bir tarafa çevirmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kökün temelinde bir şeyi başka bir şeye şiddetle çarpmak eyleminin bulunduğunu söyler. Buradaki bağlamda bu fiilin, ilahi uyarının ve mesajın, muhatapların ilgisizliği, reddi veya taşkınlığı yüzünden iptal edilmeyeceğini, onlardan uzaklaştırılıp geri çekilmeyeceğini ifade etmek üzere kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Arap dilindeki "darb-ı an" (birinden vazgeçmek, ilgiyi kesmek) şeklindeki deyimsel kullanımına dikkat çekerek, bunun salt fiziksel bir vurma eylemi değil, birini kendi haline terk etmek anlamında güçlü bir retorik olduğunu açıklar. İlahi iradenin, insanların inatları ve aşırılıkları yüzünden onları vahiyden mahrum bırakmayacağına, ilahi rehberliğin merhamet temelli ısrarına işaret ettiğini vurgular.
ez-Zikra (الذكر)
İbn Fâris, z-k-r kökünün bir şeyi zihinde tutmak, hatırlamak ve dile getirmek anlamlarına geldiğini, unutmanın zıddı olduğunu belirtir. Kur'an'ın insanlara unuttukları ahdi ve fıtratlarındaki hakikatleri hatırlatan bir uyarıcı olması hasebiyle bu isimle anıldığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, zikrin hem kalpteki bilgi ve uyanıklık hali hem de bu bilincin dille ifade edilmesi olduğunu açıklar. Ayetteki kelimenin ilahi mesaj, öğüt ve uyarı anlamına geldiğini, muhatapları gaflet uykusundan uyandırıp varoluşsal sorumluluklarını hatırlatan ilahi bir silkeleme işlevi gördüğünü vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Sami dillerinde yaygın olduğunu, bilhassa Aramice ve Süryanicedeki "dikra" veya "dukrana" kelimeleriyle bağlantılı olarak Geç Antik Çağ Hristiyan ve Yahudi ibadetlerinde kutsal metinlerin yüksek sesle okunarak ilahi olanın anılması geleneğinden beslendiğini ileri sürer; Kur'an'ın da kendisini bu dini-kültürel bağlamda bir ilahi hatırlatma metni olarak konumlandırdığını iddia eder. Toshihiko Izutsu, kavramı Kur'an'ın insan tasavvuru bağlamında ontolojik bir uyarı olarak değerlendirir. İnsanın doğası gereği hakikati unutmaya (nisyan) eğilimli bir varlık olduğunu, ilahi kelamın ise bu kozmik amneziyi ortadan kaldırmak için sürekli ve ısrarlı bir şekilde gerçeği zihne kazıyan, insanı varoluşsal uykusundan uyandıran eylemsel ve dinamik bir güç olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, Mekki sureler bağlamında bu kelimenin sadece soyut bir hatırlatma eylemini değil, cemaatle yapılan ayin ve ibadet sırasında okunan, peygamberin muhataplarına iletmekle yükümlü olduğu canlı, sözlü ve işitsel tebliğ sürecini ifade ettiğini belirtir.
Safhan (صفحا)
İbn Fâris, s-f-h kökünün bir şeyin yanı, yüzeyi ve geniş tarafı (sayfa gibi) anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki "safh" kelimesinin birinden tamamen yüz çevirmek, yanını dönmek, ondan vazgeçip onu kendi haline bırakmak ve iletişimi koparmak anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin özünde kişinin yüzünün bir tarafı veya boyun çevirme eylemi olduğunu ifade eder. Buradaki kullanımın, günahkarların inatçılığı karşısında Allah'ın onlara darılıp ilahi mesajı tamamen geri çekmesi, onları aydınlatmaktan vazgeçip kendi cehaletlerine terk etmesi ihtimalini kesin bir dille reddeden bir bağlamda geçtiğini vurgular.
Kavmen (قوما)
İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak ve bir işte sebat etmek anlamlarına geldiğini, "kavim" kelimesinin de bir arada duran, ortak hareket eden ve bir amaç uğruna birbirine destek olan insan toplulukları için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslında sadece erkeklerden oluşan ve toplumsal işleri yürütmek için ayağa kalkan (kıyam eden) kitleyi ifade ettiğini, ancak zamanla tüm toplumu kapsayacak şekilde genişlediğini; ayette ise belirli bir inanç ve tutum etrafında kenetlenmiş, ortak bir direnç sergileyen kitleyi işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavramın Cahiliye dönemi Arap toplumunun sosyal yapısındaki aşiret dayanışmasını yansıttığını, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak salt biyolojik bir yığını değil, ortak ahlaki tutumları, ideolojileri ve peygambere karşı gösterdikleri kolektif inkarı paylaşan sosyolojik bir bütünlüğü hedef aldığını vurgular.
Müsrifîn (مسرفين)
İbn Fâris, s-r-f kökünün sınırları aşmak, hata yapmak, ölçüyü kaçırmak ve bir işte aşırıya gitmek anlamlarına geldiğini, itidalin ve dengenin bozulmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, israf kavramının sadece maddi kaynakların boşa harcanması değil, insanın inanç, ahlak ve davranış boyutunda doğru olandan sapması, ilahi sınırları pervasızca ihlal etmesi ve varoluşsal amacından uzaklaşması anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki bu vasfın, hakikati inatla reddederek kendi ruhsal potansiyellerini heba eden ve günah işlemekte sınır tanımayanları tanımladığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ahlak felsefesi çerçevesinde derinlemesine inceler; israfın, insanın ontolojik sınırlarını unutarak kendini mutlak ve kendi kendine yeterli (müstağni) görmesi, teolojik kibre kapılması ve ilahi yasaları çiğnemesi anlamına geldiğini, dolayısıyla şirkin en belirgin psikolojik altyapısını oluşturduğunu dile getirir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müsrifin kavramını insanın kendi fıtratına karşı işlediği ontolojik bir ihanet olarak değerlendirir. Bu durumun, kişinin aklını, vicdanını ve iradesini hakikat karşıtı bir yönde kullanarak kendi varlık değerini hızla tüketmesi ve geri dönülmez manevi bir yıkıma sürüklenmesi durumunu sembolize ettiğini belirtir.
Yorum
Yorum