وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Zilzâl Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
7. "Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür."
8. "Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür."
Bazıları şöyle dediler: Kafir, dünyada iken yapmış olduğu hayır işi görür, ahirette ise onu göremez, çünkü ona inanmamakta ve onun için amel etmiş olmamaktadır. Allah Teâlâ'nın şu beyanında olduğu gibi: "Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediklerimizi veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer”. Mümin dünyada işlediği şerri görür, âhirette işlediği hayır amelini görür. Şu haber de bu şekilde yorumlanır: Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Hz. Peygamber (a.s.) ile birlikte oturmaktaydı. Sözü edilen âyet indi. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Hz. Peygambere (a.s.): “Bizden her biri işlemiş olduğu şerri görür mü?!” diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.) şu cevabı verdi: “Dünyada iken gördükleri, hoşlanmadıkları işlerdir. Bu (dünyada iken gördükleri) şer işlerdir. Hayır ise sahipleri (tarafından görülmez) onlar âhirete ertelenir”.
Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. Burada muradın sayım ve koruma üzerine olması da mümkündür. Şu İlâhî beyan olduğu gibi: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!” dediklerini görürsün. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır”. Yani az olsun çok olsun, hatta zerre kadar olsa bile hiçbir amel ondan silinmez. Bir başka yorum da mümkündür. O da şudur: Kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür. Yani müminlerden her kim zerre kadar bir hayır işlerse âhirette onu görür. Kim zerre miktarı şer işlerse onu görür. Yani kâfirlerden her kim zerre kadar kötülük işlese âhirette onu görür. Çünkü Allah Teâlâ Kuranda pek çok yerde bildirdi ki Allah müminlerin hasenatını kabul edecek, seyyiatını da bağışlayacaktır. Şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Biz, iman edip yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz”. Ve benzeri başka âyetler.
“Miskâle zerratin” (مِثْقَالَ ذَرَّةٍ) derken gerçek anlamda zerre miktarı kastedilmemektedir. Bu bir temsildir; azlıktan kinâye olmaktadır.
Ayrıca şöyle bir itiraz da yapıldı: Yerin haberlerini bildirmesi ve organların tanıklık etmesi nasıl mümkün olabilir ki? Bunlar cansız varlıklardır ve bilgi sahibi de değillerdir!
Cevap olarak şöyle denilebilir: Allah Teâlâ’nın bunlar için bilgi yaratması ve onları bu şekilde konuşturması mümkündür. Bir mûcize olmak üzere yer yapılan işlere dair bilgi sahibi yapılacak.
Yaptıkları kendilerine gösterilsin diye. Bu beyanda şöyle bir işaret vardır: ”Ve eğer müşriklerden biri senden korunma islerse. Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır". Bu beyandaki "hattâ yesme‘a kelâmellâhi” ifadesi, ayrıca Hz. Peygamber'in (a.s.) "Kur'an ile düşman yurduna yolculuk yapmayın!” buyruğu ve insanların "Âlemlerin Rabb'inin kelamını okuyoruz” sözleri, bir de mushaflardaki "Kur'an” ifadesi hakikat anlamında değildir. Bundan, Allah'ın kelâmının hakikat anlamında mushaflarda olması kastedilmez. Hakikat anlamında Kuranın mushaflarda bulunduğu ve İlâhî kelâmla birlikte yolculuğa çıkmak mânası anlaşılmaz. O'nun kelâmının işitilmesi de hakikat anlamında anlaşılmaz. Kelâmının kendisiyle anlaşıldığı yahut kelâmının kendisiyle ifade edildiği mâna anlaşılır. Aynı şekilde mushaflarda da durum aynıdır. Sayesinde İlâhî kelâmın anlaşıldığı ve ifade edildiği lafızlardır. Amellerin görüleceğine dair rivayette kastedildiği gibi. Amellerin bizatihi kendisi görülmez, lâkin ona işaret eden sözler gözükür. O da kitaplarda amellere ilişkin olarak yazılan yazılardır. Burada da izah aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Ya’mel (يَعْمَلْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "a-m-l" (ayn, mim, lam) harflerinin, bir canlının niyet ve kasıtla ortaya koyduğu her türlü fiili ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" arasındaki farka dikkat çekerek, amelin sadece akıl sahibi varlıkların bir amaç doğrultusunda yaptığı eylemler için kullanıldığını, dolayısıyla buradaki kullanımın bilinçli bir tercihi ve sorumluluğu vurguladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın etik dünyasında "iman" ile ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu ve ahiretteki karşılığın temel yapı taşı olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin cezimli (şartın cevabı olarak) gelmesinin, eylem ile sonuç arasındaki mutlak ve kaçınılmaz bağı edebi bir vurguyla yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının, dünyadaki eylem sürecinin her bir kırıntısının ilahi kayıt sistemine dahil edildiğini simgelediğini ifade eder.
Miskâle (مِثْقَالَ)
İbn Fâris, "s-k-l" (se, ka, lam) kökünün temel anlamının "hafifliğin zıddı olan ağırlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece soyut bir ağırlığı değil, aynı zamanda o ağırlığı ölçmeye yarayan somut bir birimi veya ölçü aletini ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramice ve Süryanice üzerinden Arapça'ya geçtiğini ve Sami dillerinde "tartmak, ağırlık ölçmek" anlamında ortak bir kullanım alanına sahip olduğunu tespit eder. Toshihiko Izutsu, "miskal" kavramının Kur'an'da ilahi adaletin hassasiyetini göstermek için kullanıldığını, en küçük birimin dahi teraziye girecek bir değere sahip olduğunu simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ilahi adaletin matematiksel bir kesinlik ve titizlikle işlediğini beyan eden ontolojik bir ölçü birimi olduğunu vurgular.
Zerratin (ذَرَّةٍ)
İbn Fâris, "z-r-r" (zel, ra, ra) kökünün bir şeyi ufalamak, dağıtmak ve küçük parçalara ayırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zerre" kelimesinin dilde "güneş ışığında uçuşan toz parçası" veya "yeni doğmuş en küçük karınca" anlamında kullanıldığını, Arap dilinde küçüklüğün ve bölünemezliğin en son sınırını ifade etmek için seçildiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu bağlamda seçilmesinin nedeninin, insanın önemsiz gördüğü en ufak detayların bile ilahi hesapta bir karşılığının bulunduğunu edebi bir incelikle anlatmak olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, zerre ifadesinin Mekki surelerin kıyamet tasvirlerindeki "mikro-adalet" anlayışını yansıttığını ve insandaki sorumluluk duygusunu en uç noktaya kadar tetiklediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin o günkü Arap toplumunun zihnindeki "en küçük parça" tasavvuruna hitap ettiğini ve bugün için atomik düzeydeki bir hassasiyeti temsil ettiğini ifade eder.
Şerran (شَرًّا)
İbn Fâris, "ş-r-r" (şe, ra, ra) kökünün "hayırlı olanın zıddı, kötülük ve zarar" manasına geldiğini, bir şeyin doğasındaki bozukluğu ve eksikliği temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şer" kavramının herkesin kaçındığı, aklen ve fıtraten çirkin görülen her şeyi kapsadığını, burada ise hayrın karşıtı olarak ilahi rızaya aykırı olan eylemleri ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın değerler sisteminde "kötü" kategorisini temsil ettiğini, insanın yaratılış amacına aykırı düşen ve ahirette hüsrana yol açan amellerin genel adı olduğunu analiz eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin belirsiz (nekre) formda kullanılmasının, kötülüğün ne kadar küçük veya gizli olursa olsun, adalet terazisinden kaçamayacağına işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, şerrin burada sadece ahlaki bir kötülük değil, aynı zamanda varlığın nizamına aykırı olan ve insanın ruhsal tekâmülünü engelleyen her türlü negatif eylem olduğunu ifade eder.
Yerehu (يَرَهُ)
İbn Fâris, "r-e-y" (ra, elif, ya) kökünün gözle müşahede etmek ve hakikati kavramak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu görme eyleminin mahşer meydanında amelin bizzat kendisine veya o amelin somutlaşmış karşılığına tanıklık etmek manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "görme"nin burada bir nevi "yüzleşme" olduğunu, dünyada gizli kalan niyetlerin ve eylemlerin o gün kaçınılmaz bir görsel gerçekliğe dönüşeceğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki zamirin (hu) yapılan şerre döndüğünü, böylece insanın kendi kötülüğüyle bizzat karşı karşıya bırakılmasının yarattığı psikolojik ezikliği edebi bir dille vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, amelin gösterilmesinin sadece bir görüntüden ibaret olmadığını, kişinin o amelin tüm vebalini ve sonucunu ilahi bir tescil altında fark etmesi süreci olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum