Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zilzâl Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zilzâl Sûresi, 6. Ayet

    يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتاً لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme-iżin yasduru-nnâsu eştâten liyurav a’mâlehum

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İşte o gün insanlar yaptıkları kendilerine gösterilsin diye (bulundukları yerden) farklı gruplar halinde çıkarlar."

      İnsanların çıkması iki şekilde olabilir: Birincisi, hesaba çekilmek ve amellerinin nasıl yazıldığını görmek için kabirlerinden çıkarlar. Yani dünyada iken yaptıkları işlerin yazıldığı amel defterlerinin kendilerine gösterilmesi için çıkarlar. Şu da mümkündür: Onlar âhirette kendileri için hazırlanan sevap ve azabı görmeleri için çıkarlar. Bu yoruma göre onlara dünyada iken işlemiş oldukları amellerin karşılığı azap ya da sevap onlara gösterilmek için çıkacaklardır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”; “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevk edilecek. “Eştâten” (أَشْتَاتًا) kelimesi gruplar halinde demektir. “Zümeran” (زُمَرًا) kelimesi “eştâten” sözcüğünün açıklaması olmaktadır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yasduru (يَصْدُرُ)

        İbn Fâris, s-d-r kökünün temel manasının bir şeyin ön tarafı veya bir yerden geri dönmek, ayrılmak olduğunu belirtir. Bu bağlamda insanların kabirlerinden çıkıp hesap meydanına doğru yönelmelerini, yani gizli oldukları yerden "dışarı akışlarını" ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sadar kelimesini vürudun (varmak/girmek) zıddı olarak tanımlayarak, insanların saklı bulundukları yerden topluca ve geri dönülmez bir şekilde ayrılışlarını temsil ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, fiilin muzari formunda kullanılmasının o andaki hareketliliği ve sürekliliği tasvir ettiğini, insanların dalga dalga mahşere çıkışını betimlediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin eskatolojik bir "hareket" terimi olduğunu, insanın artık kendi iradesiyle değil, kozmik bir emirle yerinden koparılıp belli bir yöne sevk edilmesini ifade ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sadar fiilinin burada yeryüzünün içindekileri dışarı atmasının ardından gerçekleşen insan hareketliliğinin teknik adı olduğunu ve bir tür "kaynaktan çıkış" sahnesini canlandırdığını belirtir.

        En-Nâsu (النَّاسُ)

        İbn Fâris, n-v-s kökünün hareketlilik ve dalgalanma anlamına geldiğini, insanların sürekli bir arayış ve devinim içinde olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "üns" (yakınlık) veya "nisyan" (unutma) kökleriyle de bağının olduğunu, ancak bu ayetteki kullanımın ayrım gözetmeksizin tüm insan türünü, yani o günün dehşetine muhatap olan evrensel kitleyi ifade ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin arkaik Sami dillerindeki izlerini sürerek, beşeriyetin kolektif bir varlık olarak tanımına ve ortak Sami mirasına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde bu kelimenin genellikle ilahi hitabın sosyal muhatabını simgelediğini, bu ayette ise bireysel farklılıkların ötesinde bir "tür" olarak yargılanma sürecine dahil edilen insanlığı işaret ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, kelimenin başındaki belirlilik takısının (elif-lam), diriliş gerçeğiyle yüzleşen o malum ve muayyen kitleye, yani tüm insanlığa işaret eden kuşatıcı bir yapı sunduğunu belirtir.

        Eştâten (أَشْتَاتًا)

        İbn Fâris, ş-t-t kökünün "ayrılmak, darmadağın olmak ve birbirinden uzaklaşmak" manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanların o gün homojen bir kitle olarak değil, inançları, amelleri ve nihai varış yerleri bakımından birbirinden kopuk gruplar halinde geleceklerini simgelediğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin yapısal olarak "parçalanmışlık" ve "dağınıklık" vurgusunu güçlü bir şekilde hissettirdiğini savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki sert seslerin, insanların o andaki korkuyla birbirlerinden kaçışmalarını ve dünyevi tüm sosyal bağların tamamen koptuğunu edebi bir dille tasvir ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eştât kavramının hem fiziksel bir dağınıklığı hem de ruhsal bir kopuşu ifade ettiğini, insanın o gün sadece kendi ameliyle baş başa kalışının bir sembolü olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin dünyadaki sosyal hiyerarşilerin yok olup, yerini sadece amel merkezli yeni ve birbirinden ayrışmış kategorilere bıraktığını belirttiğini ifade eder.

        Yürev (يُرَوْا)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün hem gözle görmek hem de bir şeyi kalp ve zihin yoluyla idrak etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin meçhul (edilgen) formda gelmesine dikkat çekerek, bunun özne tarafından "görmek" değil, bir otorite tarafından "gösterilmek" olduğunu; yani insanın kendi amelleriyle zorunlu olarak yüzleştirileceğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu eylemin arkasındaki failin Allah olduğunu ve ilahi adaletin bir tecellisi olarak hakikatin perde arkasından çıkarılıp insanın vizyonuna sunulmasını temsil ettiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin pasif yapısının insanın o gün gerçeği görüp görmeme konusunda bir iradesinin kalmadığını, hakikatin ona kaçınılmaz bir kesinlikle "gösterildiğini" vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki görme eyleminin sadece seyretmek olmadığını, amellerin sonuçlarını ve gerçek mahiyetini tüm çıplaklığıyla kavramak anlamına geldiğini ifade eder.

        A'mâlehüm (أَعْمَالَهُمْ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün niyetli ve amaçlı her türlü eylemi kapsadığını, tesadüfi hareketlerden ayrıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amel kelimesinin süreklilik ve kasıt barındıran fiiller için kullanıldığını; insanların dünya hayatındaki tüm bilinçli tercihlerinin bu kelimenin kapsamında yer aldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın ahlak sisteminde merkezi bir konuma sahip olduğunu ve mahşerde insanın karşısına dikilecek olan en temel "varlık kanıtı" olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki çoğul zamirin, insanın küçük-büyük yaptığı her bir eylemin kendisine ait olduğunu ve hiçbirinin kaybolmadığını edebi bir vurguyla açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, amelin o gün artık soyut birer kavram olmaktan çıkıp tanıklık edilebilir somut birer gerçeklik haline dönüştüğüne dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, amellerin gösterilmesinin, insanın kendi hayat hikayesinin en ince ayrıntısına kadar önüne serilmesi ve kaçınılmaz bir "otobiyografik yüzleşme" süreci olduğunu ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X