فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 83. Ayet
Daralt
X
-
"Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksikliklerden uzaktır ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz."
Yani Allah, mahlûkatı yaratmasının o kâfirlerin zannı gibi olmasından beridir ve pek çok yücedir. Çünkü O şöyle buyurmaktadır: “Göğü, yeri ve ikisi arasındaldleri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”. Onların zannı, tekrar dirilmenin ve mahşerde toplanmanın olmayacağı şeklinde idi. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer böyle olmasaydı, bütün evreni anlamsız olarak boş yere yaratmış olacağını haber vermekte ve mealen şöyle buyurmaktadır: Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksikliklerden uzaktır ve hepiniz sonunda O ’na döndürüleceksiniz. Yani Allah, yarattığı şeyde kendisine bir abesin veya fesadın bulaşmasından yücedir. Şu ilahi kelâm da bu anlamı vurgular: "Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?" O, mahlûkatı boş yere kendisine döndürmek söz konusu olmaksızın yaratmadı. Yahut Allah şöyle demektedir: Mahlûkatı tekrar yaratmak veya ilk kez yaratmak, kendisine zor gelmesinden Allah pek yücedir. Veyahut O'nu herhangi bir şeyin aciz bırakmasından çok yücedir. En doğrusunu Allah bilir.
Her hal ve şartta Allaha hamd-ü senalar olsun! Efendimiz Muhammed aleyhisselama ve bütün ailesine de selâm olsun!
Yorumu Yorumla
-
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fâ-i fasîha" veya "fâ-i ta'kibiyye" (nedensellik ve sonuç bildiren bağlaç) olduğunu belirtir. Cümlenin kurgusunda bu edat, Yüce Yaratıcı'nın evrendeki o mutlak, karşı konulamaz "Ol" (Kün) emri ve iradesinin hemen ardından; aklın ve fıtratın varması gereken o nihai, kaçınılmaz ontolojik teslimiyete (tesbihe) geçişi sağlayan sarsılmaz bir gramatikal sonuç ve mühür köprüsüdür.
Sübhâne (سُبْحَانَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-b-h" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "suda veya havada hızla yüzmek, akıp gitmek, bir yörüngede pürüzsüzce mesafe katetmek ve uzaklaşmak" olduğunu açıklar. İnsanın Allah'ı "tesbih" etmesi (sübhâne), etimolojik olarak O'nu her türlü eksiklikten, acziyetten, şirkten ve beşeri sıfatlardan "uzaklaştırması, tenzih etmesi ve O'nun mutlak aşkınlığını ilan etmesi" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "s-b-h" kökünü tenzih ve ibadet felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "Sübhân", Allah'ın zâtına mahsus mutlak bir arınmışlık (kutsiyet) masdarıdır. İnsan aklı, Tanrı'yı kendi sınırlarına çekip O'na "Gücü yetmez, diriltemez" gibi beşeri iftiralar attığında; Kur'an "Sübhâne" (O mutlak surette münezzehtir) nidasıyla o iftiraları bütünüyle iptal eder. Bu kelime, Allah'ı yaratılmışların seviyesinden soyutlayıp, akılla ulaşılamaz o yüce ve kusursuz makamına ontolojik olarak iade etmektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik ve teolojik şiddetini değerlendirir. Müşrikler, Allah'ı kendi çaresizliklerine (çürümüş kemiklere) kıyaslayarak O'nun kudretini tartışmaya açmışlardı. "Sübhâne" kelimesi, bu sığ ve aşağılayıcı şirk mantığına karşı patlayan ilahi bir feryattır. Allah, kendini müşriklerin o kirli tasavvurlarından, aciz tanrı kurgularından ve "yapamaz" iddialarından mutlak surette tenzih ederek felsefi tartışmayı tek kelimeyle bitirir.
Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ litürjik (dini metin) formlarındaki yerini inceler. "Sübhân" kelimesi, dönemin dini edebiyatında bölüm sonlarında (veya sure sonlarında) kullanılan ihtişamlı bir "doksoloji" (Tanrı'yı yüceltme ve övgüyle kapanış formülü) işlevi görür. Kur'an, evrensel tebliğini ve diriliş argümanını bitirirken, bu kelimeyi kullanarak metni sadece felsefi bir tartışma olmaktan çıkarır ve onu mutlak, sarsılmaz bir "ilahi senfoniye/kapanış ayinine" dönüştürür.
Ellezî (الَّذِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tekil eril varlıklar için kullanılan "ism-i mevsul" (o kimse ki, o Kudret ki) edatı olduğunu kaydeder. Mutlak arınmışlığı (Sübhân) doğrudan doğruya, birazdan zikredilecek olan o devasa mülkiyetin (Melekût'un) sahibine bağlayan, failin kimliğini eşsizleştiren sözdizimsel bir bağlaçtır.
Biyedihî (بِيَدِهِ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "y-d-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "el organı, uzuv" olduğunu; ancak mecazen "güç, kuvvet, mutlak hakimiyet, mülkiyet, ihsan ve koruma" anlamlarında kullanıldığını açıklar. "Bi" (ile/içinde) harf-i cerri ve "hî" (O'nun) zamiriyle (biyedihî / O'nun elindedir) gelerek, isim cümlesinin öne alınmış (mukaddem) haberi olur ve anlamı sadece O'na tahsis eder (hasr/kasr).
Râgıb el-İsfahânî, "y-d-y" kökünü mecaz ve kudret felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın "eli" (yed) ifadesi asla fiziksel bir organı, dokunmayı veya antropomorfik (insan biçimci) bir uzvu işaret etmez. Arap dilinde bir şeyin "birinin elinde olması", o şey üzerindeki sahipliğin, tasarruf yetkisinin ve ontolojik kontrolün mutlak, tartışmasız ve en üst düzeyde olduğunu anlatan felsefi bir tasvirdir. Evrenin yönetimi, aracılara veya doğa yasalarına devredilmemiş, doğrudan Yaratıcının "kendi uhdesinde" tutulmuştur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın tanrı tasavvuru üzerinden okur. Deist akıl, Tanrı'nın evreni yaratıp uzaktan izlediğini (saatçi tanrı) sanır. Ancak "Biyedihî" (O'nun elindedir) tamlaması, Tanrı ile evren (nesne) arasındaki o nefes kesici ontolojik yakınlığı, anlık teması ve kopmaz bağı ifşa eder. Kâinatın dizginleri her saniye, her milisaniye bizzat O'nun o mutlak kudret elindedir. Varlık, o "elin" tutmasıyla ayakta duran bir hiçlikten ibarettir.
Melekûtu (مَلَكُوتُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "m-l-k" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi sağlam bir şekilde kavramak, güç yetirmek, tek başına tasarruf hakkına sahip olmak, boyun eğdirmek ve hükmetmek" olduğunu açıklar. "Mülk" kelimesinin sonuna eklenen vav ve tâ harfleriyle (mübâlağa sıgası) oluşan "melekût", etimolojik olarak sıradan bir sahipliği değil; evrenin görünen ve görünmeyen tüm boyutları üzerindeki en yüce, en kapsamlı, sarsılmaz ve mutlak "krallığı/egemenliği" ifade eder. Cümlede gecikmiş özne (muahhar mübteda) olarak merfû (ötreli) konumdadır.
Toshihiko Izutsu, "m-l-k" kökünden türeyen "mülk" ve "melekût" kavramları arasındaki ontolojik farkı tahlil eder. İnsanın yeryüzünde sahip olduğu evler, hayvanlar veya siyasi sınırlar "mülk" (fiziksel/geçici sahip olma) alanına girer. Ancak "melekût", eşyanın görünmeyen aslı, özü, metafiziksel arka planı ve yaratılış kodlarının idare edildiği o mutlak "İlahi Hükümranlık" boyutudur. İnsan mülke anlık olarak sahip olduğunu vehmeder; oysa evrenin o derin ve gerçek varoluşsal ipleri (melekût) sadece Allah'ın elindedir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "melekût" kelimesinin linguistik yapısını inceler. Kelimenin sonundaki "-ût" ekinin saf Arapça bir morfolojiden ziyade, Aramice/Süryanice "Malkûthā" (İlahi Hükümranlık / Kingdom of God) veya İbranice "Malkûth" yapısından geldiğini delillendirir. Kur'an, dönemin Ortadoğu inanç havzasındaki en görkemli, mutlak, soyut ve metafiziksel "Tanrı Krallığı" (Malkûthā) terimini kendi Tevhid akidesinin merkezine alarak; göklerin ve yerin arkasındaki o eşsiz idare sistemini evrensel bir dille tesciller.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal ve ironik boyutunu değerlendirir. İnsan, üzerine bindiği deveye veya cebindeki paraya sahip (mâlik) olmakla kibre kapılıp Tanrı'yı inkar eder. Allah ise "Melekût O'nun elindedir" diyerek, o insanın sahip olduğunu sandığı şeylerin de, bizzat insanın o kibirli hücrelerinin de asıl "özünün/yönetiminin" (melekûtunun) kendi elinde olduğunu ilan eder. İnsanın mülkiyeti bir illüzyon, Allah'ın melekûtu ise yegâne gerçektir.
Külli (كُلِّ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-l-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak, parçaların tamamını birleştirmek ve bütünü kapsamak" olduğunu açıklar. İlahi egemenliğin (melekûtun) etki alanının sınırlarını çizen, istisnasızlık ve mutlak kuşatıcılık bildiren gramatikal bir mühürdür.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "dilenen, irade edilen, var olan, mevcudiyeti akıl tarafından tasavvur edilebilen nesne veya kavram" olduğunu açıklar. "Külli" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak esreli (külli şey'in / her şeyin) formda gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünü mutlak genellik ekseninde inceler. Râgıb'a göre "şey", Arap dilindeki en kapsamlı, sınırları en sonsuz olan varlık kelimesidir. Koca galaksilerden (semâvât) en ufak bir çürümüş kemik tozuna (ramîm), dirilişten insanın içindeki en gizli niyete kadar evrendeki her mikro ve makro zerre "şey" kavramına dâhildir. "Her şeyin melekûtu" tamlaması, Yaratıcının elinden kaçabilecek, o mutlak hakimiyetin dışına çıkabilecek hiçbir zerre, hiçbir paralel yasa veya tanrısal güç bulunmadığının nihai ontolojik ilanıdır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin son kurgusunda, Allah'ın evren üzerindeki mevcut "mutlak hâkimiyeti" (Melekût) ile, insanın zamanın sonundaki o kaçınılmaz ontolojik "varış noktasını" (Dirilişi/Hesabı) sarsılmaz bir mantıkla birbirine bağlar.
İleyhi (إِلَيْهِ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilâ" (e/a, -e doğru, yönelme ve intihâ-i gaye bildiren harf-i cer) ile "hî" (O / Allah) zamirinin birleşimidir. Cümlenin fiilinden (turceûn) önce getirilerek (takdim edilerek) gramatikal bir "hasr ve kasr" (tahsis/sınırlandırma) anlamı üretir. Dönüşün doğaya, hiçliğe veya başka ilahlara değil, "Sadece ve mutlak surette O'na" olacağını sözdizimsel bir katiyetle mühürler.
Turceûn (تُرْجَعُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-c-a" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeye geri dönmek, eski haline rücu etmek, çıkılan asıl noktaya (köken/merkez) doğru tekrar yönelmek ve varmak" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/gelecek zaman), çoğul muhatap (siz) ve meçhul (edilgen) kalıbında (turceûn / döndürüleceksiniz, geri götürülüyorsunuz) gelmesi, eylemin etimolojik yapısını ifşa eder: Bu dönüş, insanın kendi isteğiyle, hür iradesiyle veya kendi gücüyle yürüyerek yaptığı bir eylem değil; bizzat o melekûtu elinde tutan güç tarafından "mecburen, çekilerek ve ontolojik bir zorunlulukla" aslına (Hâlık'a) iade edilmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "r-c-a" kökünü varoluşun döngüsel felsefesi bağlamında tahlil eder. İnsan yokluktan (Allah'ın iradesiyle) varlığa çıkmış, bir damla sudan yaratılmış ve yeryüzüne gönderilmiştir. "Rücu" (döndürülme) eylemi, bu varoluşsal yayılımın son bulup, kâinattaki tüm eşyanın nihai hesap ve akıbet için yeniden çıkış noktasına (Merkeze/Allah'a) toplanmasıdır. Kâfir dünyada ölümle birlikte toprağa karışıp yok olacağını (hiçliğe gideceğini) sanır; oysa rücu, yokluk değil, bizzat kaynağa (El-Hayy olana) mutlak ve zorunlu bir dönüştür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sure sonundaki (fasıla) ve genel Kur'an kurgusundaki edebi, dramatik ve eskatolojik (ahirete dair) ihtişamını değerlendirir. Yasin Suresi boyunca insan; uyarılan, inkar eden, ayetlerle alay eden, elinde kemik ufalayıp Allah'a "Kim diriltecek?" diye hasım kesilen (hasîm) kibirli bir fail gibi görünür. Ancak surenin bu en son kelimesi (turceûn), o kibrin üzerine kapanan mutlak bir ilahi giyotindir. Kelimenin meçhul (edilgen) yapısı, insanın evrende bir "fail" değil, sadece Yaratıcının melekûtu (kudreti) elinde tuttuğu, dilediği an hesap sormak üzere huzuruna "zorla çekeceği/döndüreceği" (turceûn) aciz bir "mef'ul" (nesne) olduğunu insanlığın yüzüne çarpar. Sure, insanın bağımsızlık illüzyonunu parçalayarak, hepimizin o Mutlak Otoritenin huzuruna kaçınılmaz bir şekilde geri döneceği gerçeğiyle sessizliğe bürünür. Son söz, Sahibinindir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla