Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 82. Ayet

    اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ emruhu iżâ erâde şey-en en yekûle lehu kun feyekûn(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu 'olV demekten ibarettir; hemen oluverir."

      Bu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakkm bir şeyi yaratmak istediğindeki halini ifade etmektedir: Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu ‘ol!’ demekten ibarettir; hemen oluverir. Bu âyetin mânasını daha önce açıklamış ve demiştik ki: Vuku bulan ve sonsuza kadar var olacak olan her şey, ancak Allah’ın “ol!” emriyle vücut bulmuştur. Hem de “ol” kelimesindeki “kâf” veya “nün” harflerinden ibaret olan “kün” (كن) kelimesi veya başka bir şey söz konusu olmadan var olmuştur. Bu harfler ancak Allah’ın emrinin ve iradesinin ne kadar süratle yerine geldiğini yahut bunun Allaha ne kadar basit geldiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: “Ol!” kelimesini söylemek nasıl size zor gelmiyorsa, varlıkları ilk defa yaratmak, onları tekrar diriltmek de Allah için zor değildir.

      Sonra Allah, kendi zatını her türlü noksanlıktan tenzih etmekte, tekrar diriltmek konusunda o kâfirlerin zanlarmdan çok yüce olduğunu söylemekte ve şöyle buyurmaktadır: (Yasin, 83​)​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnemâ (إِنَّمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "hasr" (tahsis, sınırlandırma ve münhasır kılma) edatı olduğunu kaydeder. Cümleye "sadece, ancak, yalnızca" anlamı katar. "İnne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatı ile, onun amel etmesini (kelimenin sonunu değiştirmesini) engelleyen "mâ-i kâffe" (alıkoyan mâ) edatının kaynaşmasından oluşur. İlahi yaratma eyleminin evrensel doğasını, hiçbir aracıya, malzemeye veya beşeri sürece ihtiyaç duymaksızın "sadece ve mutlak surette" O'nun emrine ve iradesine (Kün) gramatikal olarak hapseder/sınırlar.

        Emruhû (أَمْرُهُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-m-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir iş, durum, hadise, şan, bir şeyin vuku bulması ve birine bir fiili yapmasını kesin olarak bildirmek (buyruk)" olduğunu açıklar. "Emr" kelimesi, sonundaki "hû" (O'nun) zamiriyle birleşerek cümlenin öznesi (mübteda) konumunda gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "e-m-r" kökünü ilahi ontoloji bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre "emr", yaratılış hiyerarşisinde "halk" (madde dünyasındaki yaratılış) aşamasının üstünde yer alan, zaman ve mekân (boyut) ötesi salt "İlahi Buyruk/İş" âlemidir. Allah'ın işi (emruhû), yeryüzündeki kralların emirleri gibi muhafızlara, ordulara veya icra mekanizmalarına ihtiyaç duyan bir süreç değil; bizzat iradenin ta kendisidir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın yaratılış semantiğindeki ağırlığını inceler. Evrendeki tüm mekanik işleyiş ve doğa yasaları, aslında o mutlak "Emr"in (İlahi İşin) anlık ve sürekli tecellisidir. Müşrik, çürüyen kemiğin diriltilmesini uzun, imkânsız ve yorucu bir laboratuvar/üretim süreci sanıyordu. Kur'an "O'nun işi/emri" (emruhû) tamlamasıyla, Allah'ın evrene müdahalesinin beşeri bir imalat (sun'/zanaat) değil, mutlak bir ontolojik otorite (emr) olduğunu ilan ederek kâfirin o sığ kıyasını parçalar.

        İzâ (إِذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde zaman zarfı ve şart edatı (dığı zaman, ne zaman ki, her ne zaman) olduğunu belirtir. Allah'ın yaratma iradesinin geçmişte kalmış statik bir an değil, geleceği de kapsayan, "irade ettiği her an" kesintisiz olarak yürürlüğe giren evrensel ve sürekli bir ilke olduğunu sözdizimsel olarak mühürler.

        Erâde (أَرَادَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-v-d" (veya r-y-d) olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi aramak, talep etmek, gidiş-geliş yapmak, bir şeye doğru yönelmek ve kastetmek" olduğunu açıklar. İf'âl babında mazi (geçmiş zaman) kalıbında gelen "erâde", etimolojik olarak failin kendi hür seçimiyle bir şeyi var etmeye veya eyleme dönüştürmeye yönelik "kastını, mutlak kararını ve yönelişini" (iradesini) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-v-d" kökünü ilahi meşiyyet felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre beşeri irade; bir eksiklikten, ihtiyaçtan veya arzudan (hevadan) doğan psikolojik bir yönelimdir. Ancak Allah'ın "irade etmesi" (erâde); bir ihtiyaçtan dolayı değil, sonsuz kudretinin ve bilgisinin (Alîm) eşyaya varlık vermek üzere ontolojik bir tasarımla taalluk etmesi (ilişki kurmasıdır). O irade ettiğinde, o şeyin varlık sahasına çıkmaması imkânsızdır.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" (dilemek/var etmek) olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "dilenen, var olan, mevcudiyeti akıl tarafından tasavvur edilebilen her türlü nesne veya kavram" olduğunu açıklar. Nekira (belirsiz) ve üstünlü (mansub) formda (şey'en / herhangi bir şeyi) gelmesi, kelimeye mutlak bir genellik katar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki retorik gücünü değerlendirir. "Şey", dildeki en kapsayıcı kelimedir. Bir karınca, çürümüş bir kemik, ufalanmış bir toz zerre, devasa bir galaksi veya kıyamet günündeki mutlak diriliş; ilahi irade karşısında sadece bir "şey" (şey'en) mesabesindedir. Allah'ın kudreti açısından büyük bir evreni yaratmak ile küçük bir zerreye (toza) hayat vermek arasında hiçbir fark (zorluk/kolaylık) yoktur; hepsi O'nun için salt bir "şey"dir.

        En (أَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde muzari fiilin başına gelerek onu masdar (isim-fiil) yapan ve nasb eden (sonunu üstün okutan) "masdariyyet" edatıdır. İrade edilen eylemi (söylemeyi) mutlak ve kalıcı bir kurala bağlar.

        Yekûle (يَقُولَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, kelam ve düşüncenin ifade edilmesi" olduğunu açıklar. Muzari kalıbında ve "en" edatıyla (en yekûle / söylemesi, demesi) gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü "Tekvînî Kelam" (Yaratılış Sözü) felsefesi ekseninde inceler. Râgıb'a göre Allah'ın bir "şeye" seslenmesi (söylemesi), insanınki gibi akustik bir ses, titreşim, dil veya dudak hareketi değildir. O'nun söylemesi (kavl); İlahi İrade'nin ve Kudret'in eşyaya doğrudan, aracısız ve mutlak bir şekilde nüfuz ederek onu varlık sahasına (vücuda) çıkartmasıdır.

        Lehû (لَهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i cerri ile "hû" (ona) zamirinin birleşimidir. İlahi hitabın/emrin, evrendeki boşluğa değil; doğrudan o irade edilen, varlık sahasına çıkarılması kastedilen spesifik "şeye" (şey'en) odaklandığını gramatikal olarak belirler. Yokluğa (ademe) ontolojik bir muhataplık (kimlik) kazandırır.

        Kün (كُنْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin meydana gelmesi, var olması, durum ve bütünüyle varlık kazanması" (kevn/kâinat) olduğunu açıklar. Nakıs fiilin emir kipi kalıbında ve cezimli (kün / ol, meydana gel) olarak gelmesi; eylemin sadece bir dilek değil, yaratılışı o an başlatan mutlak ve tartışılmaz (tekvinî) bir infaz/inşa komutu olduğunu etimolojik olarak mühürler.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ teolojilerindeki (Logos/Kelam) yerini değerlendirir. Yaratılışın Tanrı'nın "Sözüyle" (Fiat lux / Işık olsun) gerçekleşmesi, Ortadoğu inanç havzasında Tanrı'nın aracı kullanmayan o yüce ve eşsiz kudretinin en bilinen felsefi arketipidir. Kur'an, bu evrensel teolojik mirası en rafine, en keskin ve en kısa haliyle (iki harfle: kâf ve nûn - Kün) formüle ederek; bedevinin o maddeci, kemik üzerinden yürüyen kaba saba mantığını evrensel bir "Kelâm" felsefesiyle ezer geçer. Yaratıcı, elleriyle çamur yoğuran bir heykeltıraş değil, varlığa "Ol" (Kün) diyen Mutlak İradedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi ontolojik varoluş düzleminde tahlil eder. Müşrik aklı "Nasıl dirilir?" diye yöntem/teknik (nasıllık) arıyordu. Kur'an ise ona Yaratıcının bir tekniğe, zamana veya alete ihtiyacı olmadığını söyler. "Kün" emri, yokluğun (ademin) karanlığına fırlatılan bir varoluş fişeğidir. İnsan bir evi yapmak için aylarca çalışır; Allah ise sadece felsefi bir emir verir (Kün). Yaratılış, bu emrin ontolojik yansımasından ibarettir.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin kurgusundaki bu "fe" edatının "fâ-i ta'kibiyye" (gecikmesizlik, anındalık ve nedensellik) bildiren bağlaç olduğunu kaydeder. İlahi Emir (Kün / Ol) ile eylemin gerçekleşmesi (Yekûn / Oluverir) arasındaki zaman aralığını bütünüyle sıfırlar. Allah'ın emri ile eşyanın o emre boyun eğmesi arasında bir zaman, bekleme süresi, gecikme veya doğa yasalarının direncinin olmadığını (anındalığı/feveranı) gramatikal olarak mühürler.

        Yekûnu (يَكُونُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini yine "k-v-n" olarak belirler. "Kün" emrinin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve haber (bildirme) kalıbında gelen formudur. (Yekûn / oluverir, meydana gelir, varlık sahasına çıkar).

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-n" kökünü emir ve itaat felsefesi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre "kün" (ol) ilahi kudretin ve iradenin adıdır; "yekûn" (oluverir) ise eşyanın (yokluğun) o kudret karşısında gösterdiği o mutlak itaat, boyun eğiş ve inkıyadın (varlığa dönüşmenin) adıdır. Yokluk, O'nun emrine direnemez.

        Dücane Cündioğlu, cümlenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu kuvve (potansiyel) ve fiil (aktüalite) dengesi üzerinden okur. "Kün fe yekûn" (Ol der, o da hemen oluverir) cümlesi, insanın evrendeki tüm nedensellik zincirini, fizik yasalarını ve zaman tasavvurunu kökünden sarsan ontolojik bir diyalektiktir. Müşrik, çürümüş kemiğin tekrar et ve kana dönüşmesi için (doğa yasaları gereği) geçmesi gereken imkânsız süreçleri hesaplayarak kibre düşmüştü. Yasin Suresi'nin bu ayeti, o sözde bilimsel/materyalist kibri tek bir felsefi balyozla un ufak eder: O (Allah), doğa yasalarının mahkûmu değil, "k-v-n" (Kevn/Kâinat) sisteminin bizzat kurucusudur. İrade (Kün) ile Varlık (Yekûn) arasına hiçbir şey giremez. Diriliş bir "yeniden yapım" (tamirat) değil, mutlak bir "Ol" emridir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X