Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 80. Ayet

    اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżî ce’ale lekum mine-şşeceri-l-aḣdari nâran fe-iżâ entum minhu tûkidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur; işte ondan yakıp durmaktasınız."

      Ağaçtan Ateş Çıkaran Kudret

      Yemyeşil ağaçtan ateş çıkarmak. İbn Kuteybe ve Ebû Avsece bu beyana dair şöyle dediler; Burada Cenâb-ı Hak, bedevilerin “merh” (مرخ) ve “afâr” (عفار) ağaçlarını birbirine sürtmekle ateş yakmalarmı kastetmektedir. Bu cümlenin işaret ettiği anlamlara dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: O, “merh” denilen bir ağaç türüdür, Araplar onunla ateş yakarlardı. Bazıları da, o, ışık olsun diye yakılan zeytindir, dedi. Bu âyetin yorumu şudur: Yeşil ağacın yeşilliği ancak sudan hasıl olur, su ise ateşi söndürür, ateş de odunu yakar. Bu iki zıt şeyi birleştirmeye, onlardan her birini diğerinin baskısından korumaya kadir olan varlık, insanları tekrar yaratmaya da kadirdir ve hiçbir şey Onu aciz bırakamaz.

      Bazıları şöyle dedi: Yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur; işte ondan yakıp durmaktasınız. Cenâb-ı Hak insanlar için yemyeşil ağaçları yarattı, onları seyrederler ve yeşil kaldıkları müddetçe onlardan zevk alırlar. Ağaç büyüyüp olgunlaştığında da meyvelerinden istifade ederler. Sonra kuruduğunda odun yaparlar ve ateş yakıp ısınırlar. Bunları yaratmaya kadir olan varlığı hiçbir şeyin aciz bırakması mümkün değildir. Yahut bunları yapanın, herhangi bir şeyi anlamsızca ve boşuna yaratmış olma ihtimali yoktur. Şayet o kâfirlerin dedikleri gibi tekrar dirilmek olmasaydı, Allah bunları anlamsızca boşuna yaratmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezî (الَّذِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde tekil eril varlıklar için kullanılan "ism-i mevsul" (o kimse ki, o Yaratıcı ki) edatı olduğunu kaydeder. Bir önceki ayetteki "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" sorusuna verilen "Onları ilk defa inşa eden (Yüce Kudret) diriltecek" şeklindeki o devasa ontolojik cevabı; insanın her gün gözüyle gördüğü, doğadaki bir başka zıtlık mucizesine (yeşil ağaçtan ateşin çıkmasına) gramatikal olarak kenetleyen, failin sürekliliğini ve eşsizliğini mühürleyen sözdizimsel bir köprüdür.

        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "c-a-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi var etmek, şekil vermek, bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek, kılmak ve tayin etmek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs (o) kalıbında gelmesi, eylemin ilahi irade tarafından değişmez bir doğa yasası olarak fıtrata işlendiğini belgeler.

        Râgıb el-İsfahânî, "c-a-l" kökünü yaratılış ve dönüşüm (istihâle) felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "halk" (yaratma) eylemi bir şeyi yoktan var etmeyi ifade ederken; "ce'l" (kılma/dönüştürme) eylemi, zaten var olan bir nesneyi alıp, ona bütünüyle farklı bir özellik, yepyeni bir form ve işlev kazandırmaktır. Yeşil ve ıslak bir bitkinin (su unsurunun), yakıcı bir ateşe (ateş unsuruna) dönüştürülmesi, maddenin kendi içindeki zıtlıkların ilahi bir "ce'l" (dönüşüm) ile nasıl idare edildiğinin felsefi kanıtıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki argümantasyon gücünü değerlendirir. Müşrik, çürümüş kemiğin tekrar "hayata" dönüştürülmesini mantıksız (imkânsız) buluyordu. Allah, "Ce'ale" (Dönüştürdü/Kıldı) fiiliyle ona şunu söyler: İki zıt unsurun (su ve ateşin) aynı nesnede (ağaçta) birleşmesini sağlayan; "yaş" olanı "kuru ve yakıcı" olana çevirebilen o muazzam dönüşüm iradesi (ce'l) karşısında, cansız kemiğin canlıya dönüştürülmesi (ihya) aklın neden reddettiği bir felsefi körlüğe dönüşsün? Fiil, imkânsız zannedileni, doğanın her günkü rutini haline getiren kudretin adıdır.

        Leküm (لَكُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet, tahsis ve yarar (menfaat) bildiren "li" (için, -e/a) harf-i cerri ile "küm" (sizin / çoğul muhatap) zamirinin birleşimidir. Evrendeki o devasa biyolojik/kimyasal mucizenin (ağacın ateşi saklamasının) rastgele bir doğa olayı olmadığını; doğrudan doğruya "sizin (insanlığın) medeniyet kurması, ısınması ve menfaati için" özel olarak tahsis edildiğini gramatikal olarak odaklar.

        Mine (مِنَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde ibtidâ-i gaye (başlangıç noktası, köken ve kaynak) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Ateşin asıl kaynağını göklerdeki ulaşılmaz bir aleme değil, insanın hemen yanı başındaki yeryüzüne ve son derece somut bir maddeye sözdizimsel olarak sabitler.

        Eş-Şeceri (الشَّجَرِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-c-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "dallanıp budaklanmak, birbirine girmek, karışmak, gövdesi üzerinde yükselen ve dalları olan bitki" olduğunu açıklar. Anlaşmazlık ve karmaşaya "müşecere" denmesi, tıpkı ağacın dallarının birbirine girmesi gibi, insanların fikirlerinin de birbirine girmesindendir. İsim cümlesinde "mine" harf-i cerriyle mecrur (esreli) konumda gelerek, dönüşümün ana maddesini temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-c-r" kökünü bitki felsefesi bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre Arapçada bitkiler gövdeli olanlar (şecer / ağaç) ve gövdesiz, yere yapışık olanlar (necm / ot) olarak ikiye ayrılır. Ateşin kaynağı olarak küçük bir ot değil de, suyu gövdesine çeken, kökleriyle toprağa tutunup dallarıyla göğe uzanan o devasa ve karmaşık "şecer"in (ağacın) gösterilmesi, içindeki su/ıslaklık potansiyelinin büyüklüğünü vurgulamak içindir.

        El-Ahdari (الْأَخْضَرِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-d-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "yeşil renk, tazelik, ıslaklık, suyun bitkide yarattığı dirilik ve canlılık" olduğunu açıklar. Cümlede "eş-şeceri" kelimesinin sıfatı (na'ti) olarak aynı hareke (esre) ile gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-d-r" kökünü hayat ve su bağlamında değerlendirir. Yeşil (ahdar), sadece optik bir renk değil; bitkinin henüz kurumadığını, içinde suyun dolaştığını (hayatı) ifade eden biyolojik bir durumdur. Müşrikler özellikle bedevi coğrafyasında, suyu sıkıldığında damlayan "Merh" ve "Afar" isimli yemyeşil ağaçların iki dalını birbirine sürterek ateş yaktıklarını çok iyi biliyorlardı. Kur'an, onların bildiği bu sırrı (suyun içinden ateş çıkmasını) dirilişin delili yapar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu zıtların birliği (paradoks) üzerinden okur. Ateş, doğası gereği kuru ve sıcaktır; su (yeşillik) ise ıslak ve soğuktur. Su, ateşi söndüren yegâne maddedir. Allah'ın "yemyeşil" (el-ahdar) ağaçtan ateşi çıkardığını söylemesi, insan aklını sınırlarını aşmaya zorlayan ontolojik bir şoktur. Kur'an adeta şöyle der: "Siz ölümü ve yaşamı, kuruluğu ve yaşlığı birbirine zıt kurallar (doğa yasaları) sanıyorsunuz. Oysa o zıtlıkları aynı nesnede (yemyeşil ağaçta) birleştiren ve suyu ateşe hamile kılan yegâne İrade benim. Kuru kemiğe hayat vermek (yeşertmek), yeşil ağaca ateş (kuruluk) koymaktan daha zor değildir."

        Nâran (نَارًا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-v-r" veya "n-y-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ısıtan, yakan, karanlığı aydınlatan, parlayan ve dalgalanan alev" olduğunu açıklar. Işığa "nur", ateşe "nâr" denmesi, ikisinin de aynı kökten fışkıran enerji formları olmasındandır. Cümlede "ce'ale" fiilinin mef'ul-i bihi (nesnesi) olarak üstünlü ve tenvinli (nâran / bir ateş) formda, belirsiz ve devasa bir enerji potansiyeli olarak gelir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "nâr" kelimesinin Sami dilleri havzasındaki ağırlığını tahlil eder. Ateş, Süryanice (nûhrâ) ve İbranicede (nûr) salt bir yıkım aracı değil; aynı zamanda medeniyetin kurucusu, aydınlanmanın sembolü ve ilahi tecellinin (Musa'nın yanan çalısı gibi) merkezidir. Kur'an, insanlığın hayatta kalmasını sağlayan bu mutlak enerjiyi (ateşi), yemyeşil ve ıslak bir bedenin (ağacın) içine gizleyerek, yaratılışın iç içe geçmiş gizemini evrensel bir dille resmeder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın varoluşsal ayetler semantiğindeki yerini inceler. Çöldeki bedevi için gece karanlığında "nâr" (ateş); soğuktan korunma, vahşi hayvanları uzak tutma ve yol bulma aracıdır. Ateş hayattır. Kur'an, insanın bu en temel yaşamsal mucizesini (nâr) masaya koyarak, o ateşin kendi kendine var olmadığını, zıttının (ıslaklığın) içinden Yaratıcı'nın müdahalesiyle çıkarıldığını ispatlar.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu noktasındaki "fe" edatının "fâ-i ta'kibiyye" ve mufâcee (sürpriz, nedensellik ve hemen ardından gelişen durum) bildiren bağlaç olduğunu belirtir. Ağacın içine o yanma potansiyelinin konulması ile, insanın o potansiyeli eyleme dökmesi (çakması) arasındaki o hızlı ve muazzam fıtri uyumu sözdizimsel olarak birbirine bağlar.

        İzâ (إِذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "izâ-i fücâiyye" (bir de ne görsünüz, birdenbire, aniden, o anda) zarfı olduğunu kaydeder. İnsanın iki dalı birbirine sürtmesiyle o ıslaklığın içinden kıvılcımın fırladığı o şaşırtıcı ve sihirli anı, gramatikal bir patlamayla sahneye taşır.

        Entüm (أَنْتُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, munfasıl (ayrı yazılan) cemi müzekker muhatap (çoğul ikinci şahıs / siz) zamiridir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak, ilahi kudretin hazırladığı o devasa mekanizmanın karşısında "insanlığı" (bizzat sizi) merkeze yerleştirir. İnsan, kendi icat etmediği bir enerjinin sadece şaşkın bir tüketicisidir (sizsiniz).

        Minhü (مِنْهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "min" harf-i cerri ve "hü" zamirinin birleşimidir. Zamir, müzekker yapıdaki "eş-şecer" (ağaç) kelimesine veya doğrudan o yeşil ağaçtaki sisteme döner. Ateşin uzaydan veya başka bir boyuttan değil, "bizzat o yeşil ve ıslak şeyin içinden" alındığını vurgulayarak eylemin kaynağını gramatikal olarak sınırlar.

        Tûkıdûn (تُوقِدُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "v-k-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "ateşin alevlenmesi, kıvılcım saçması, parlaması, tutuşması ve yakmak" olduğunu açıklar. Fiilin if'âl babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul muhatap kalıbında (tûkıdûn / siz yakıyorsunuz, tutuşturuyorsunuz) gelmesi; eylemin insanın her günkü rutininde, evinde, çadırında kendi elleriyle gerçekleştirdiği (ve buna rağmen üzerinde hiç düşünmediği) ampirik (gözlemlenebilir) bir gerçeklik olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-k-d" kökünü irade ve doğa yasaları ekseninde tahlil eder. İnsanın "îkâd" (tutuşturma) eylemi, doğayı kendi başına yönetmesi demek değildir; Allah'ın o yeşil ağacın fıtratına yerleştirdiği "yanıcılık" potansiyelini sadece açığa çıkarmasıdır. Müşrik, çürük kemik tozuna bakıp "hayat imkansız" derken; aynı müşrik yeşil dalı (veya iki taşı) birbirine sürtüp içinden "ateş çıkartmaktadır" (tûkıdûn). Râgıb'a göre bu kelime, müşrikin her gün kendi elleriyle yaktığı ateşin, aslında dirilişin en büyük provası ve ispatı olduğunu gösteren muazzam bir fiildir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) retorik ve eskatolojik (ahirete dair) kapanış gücünü değerlendirir. Önceki ayetlerdeki o kibirli müşrik (hasîmün mübîn), kemiği ezip "Bunu kim diriltecek?" diye ahkam kesiyordu. Kur'an, cevabı metafizik teorilerle değil, doğrudan müşrikin kendi günlük hayatından (ampirik gerçekliğinden) vurarak verir: "Suyla dolu yemyeşil ağacın içinden ateşi çakıp (tûkıdûn) yemeğini pişiren ve ısınan bizzat sen değil misin?" Bu son kelime, insanın kibrini bizzat insanın kendi "elleriyle yaktığı ateşle" kül eden felsefi bir hamledir. Zıtları (su ve ateşi) birbirinin içinden var eden Kudret, ölüyü (kemiği) dirisinden, diriyi ölüsünden şüphesiz çıkartacaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X