Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 79. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 79. Ayet

    قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul yuhyîhâ-lleżî enşeehâ evvele merra(tin)(s) vehuve bikulli ḣalkin ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      78. "Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve 'Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?' diyor."

      79. "De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. O yaratmanın her türlüsünü bilir."


      Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor. Burada onun getirdiğini söylediği örnek, şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş sözüdür. Kendi yaratılışını unuttu mealindeki beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, o, kendisini yaratan kudretten gaflettedir, şayet düşünüp tefekkür etseydi, O’nun kendisini yeniden yaratmaya kadir olduğunu da anlardı. İkincisi, o, tekrar yaratm anın hikmetinden gaflettedir. Üçüncüsü, o, başlangıçta kendisini yaratmasının hikmetinden de gafildir.

      Sonra bu yaratm anın farklı şekillerde yorumlanması da mümkündür. Birincisi, insan kendisinin yaratılmasına bakıp düşünse, bir nutfeden yaratıldığmı, sonra nutfenin "alaka”ya dönüştürüldüğünü, alakanın “mudğa’ya, “mudğanın da başka bir yaratığa, tam ve sağlam bir insana dönüştürüldüğünü, sonra bu tam halin de noksanlaştırıldığını anlardı. Sonra dünyada bunu yapan, yani bir şeyi tam ve sağlam yapan, sonra da hiçbir nihaî hedefi olmadan onu yok eden, hikmete uymayan bir iş yapmış olur. Buna göre, Allahın sağlam ve tam olarak yarattığı bir insanı Önemsemeyip yok edecek ve tekrar ikinci bir yaratılışla onu yaratmayacaksa bu, hikmetin dışında bir iş olurdu. İnsan, kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Cenâb-ı Hakk’m onu ikinci defa tekrar yaratacağını anlardı.

      İkincisi, insan kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Allahın kendisini o üç kat karanlığın içinde nasıl planladığına ve nasıl en güzel surette takdir buyurduğuna bakıp düşünseydi, kendisini o üç kat karanlığın içinde planlayıp takdir etmeye ve sonra onu aynen planlayıp takdir ettiği gibi varetmeye kadir olanı düşünseydi, onun kendisini tekrar yaratmaya kadir olduğunu da anlardı. Bu husus şu İlâhî beyanda Cenâb-ı Hakkm buyurduğu gibidir; “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O’dur ve bu O’nun için pek kolaydır”. Yani bu ikinci yaratma, sizin aklınıza ve takdirinize göre de ilk yaratm adan daha kolaydır. İlk kez yaratmaya kadir olana, onu tekrar yaratmak daha kolay gelir; bu sizin aklınıza göre de daha kolay ve daha basittir. Yoksa Allah için bir şeyi yaratmanın, başka bir şeyi yaratmaktan daha kolay olması söz konusu bile değildir, aksine her şey Onun "Ol!" demesine bağlıdır, “O da hemen oluverir”. Burada “ol" anlamına gelen “kâf” veya “nün" harfinden oluşan “kün” (كن) kelimesinin veya başka bir şeyin kullanılması söz konusu değildir, ancak o, dilde kullanılan en hafif ve en kolay harfler, en kısa söz, mânanın ve maksadın anlaşıldığı en küçük kelâm olduğu anlamında bir tabirdir.

      Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak, insan dışındaki bütün nesneleri ve cevherleri insanlar için ve faydalanmaları için yaratmıştır. Eğer ölümden sonra dirilmek ve başka bir varoluş söz konusu olmasaydı, bütün bu nesneleri insan için yaratmak abes ve anlamsız olurdu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakilerİ boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır“. İnkâr edenlerin zannı, tekrar ve yeniden yaratılmanın olmadığı idi, Allah, eğer onların zannettiği gibi olsaydı, sözü edilen varlıkları yaratmanın anlamsız ve boşuna olacağım haber vermektedir.

      Yahut kendi yaratılışım unuttu mealindeki âyet, insan ilk yaratüışından gafil oldu mânasına gelir. Onun ilk yaratılışı sudan veya topraktandır, buna göre öldüğü zaman onun su veya toprak olması gerekir, Cenâb-ı Hak onu ilk defa o maddeden yarattığı gibi yine aynı maddeden tekrar yaratır.

      Kendi yaratılışım unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve 'Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Bu İlâhî kelâm, Bâtıniyyenİn İddiasını çürütmekte ve görüşlerinin bozukluğunu ortaya koymaktadır. Onlar diyorlar kİ: Mahlûkat aynı bünye ile ve başlangıçtaki suretleri ile yaratılmazlar, ancak Cenâb-ı Hak onları dünyada göründükleri şeklin dışında ruhanî varlık olarak yaratır. Âyet-i kerîme ise onları yalanlamakta ve iddialarını şöyle geçersiz kılmaktadır: Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Allah burada, onların diriltilmelerini inkâr ettikleri ve imkânsız gördükleri o kemikleri dirilteceğini haber vermektedir. Bu bağlamda başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret aisanıza!" Cenâb-ı Hak burada onların ilk yaratılışlarını bilmelerini, inkâr ettikleri ikinci yaratılışlanna delil getirmektedir. Eğer gerçek böyle olmasaydı, onlara bunu delil olarak getirmenin bir anlamı olmazdı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onları ilk görünüm ve yapısıyla yaratacaktır.

      İkincisi, âyet-i kerîme onların şu iddialarını da iptal etmektedir; Bu bilgiye düşünüp tefekkür etmekle değil, Peygamber’in öğretmesi ve haber vermesiyle ulaşılır. Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı şu İlâhî beyanların bir anlamı olmazdı: Kendi yaratılışını unuttu, “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi?”, “İnsanlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” ve “Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?”. Bu İlâhî beyanlar işaret etmektedir ki, insanlar nezdinde doğruluğu açıkça bilinen Hz. Peygamber’in haber vermesiyle bu bilgilere ulaşmak mümkün olduğu gibi, düşünüp tefekkür etmekle ulaşmak da mümkündür; dolayısıyla Hz. Peygamber’in verdiği bilgi delil olduğu gibi bu yolla elde edilen bilgi de onlara delil teşkil eder.

      İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle dedi: “Ramîm” (رميم) kelimesi, çürüyüp toz haline gelmiş kemik demektir. Kemik çürüyüp dağıldığında “ramîm” ve rimâm” (رمام) denilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, düşüncenin dile dökülüp telaffuz edilmesi ve lafız" olduğunu açıklar. Fiilin emir kalıbında (kul / de ki, söyle) gelmesi, eylemin etimolojik olarak doğrudan ilahi bir direktif olduğunu ve failin (peygamberin) kendi şahsi fikrini değil, mutlak otoritenin kesin hükmünü aktarmakla yükümlü olduğunu sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu emir fiilinin, cümlenin akışında müşrikin o kibirli "Kim diriltecek?" (Men yuhyî) sorusuna verilecek ilahi ve tartışılmaz cevabın başlangıcını ilan eden gramatikal bir eşik (mukaddime) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik ve teolojik işlevini değerlendirir. Müşrik, çürümüş kemiği ezip peygamberin yüzüne doğru üflediğinde, aslında ontolojik bir "meydan okuma" sergilemiştir. Allah, peygamberine "Sen kendi adına onlarla tartışma, sadece benim mutlak argümanımı onlara 'Söyle' (Kul)" diyerek, peygamberi o bedevi mantıksızlığının ve polemiğinin içinden çeker alır. Bu emir, insanın küstah sorusuna verilecek cevabın beşeri bir felsefe değil, doğrudan "İlahi bir ferman" olduğunun edebi tescilidir.

        Yuhyîhâ (يُحْيِيهَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-y-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "hayat vermek, dirilik, donukluğun/taşlığın ve ölümün zıttı olarak canlanmak, nefes almak" olduğunu açıklar. İf'âl babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) ve üçüncü tekil şahıs kalıbında gelen fiilin sonundaki "hâ" zamiri (yuhyîhâ / onları diriltir), bir önceki ayetteki o çürümüş ve toz haline gelmiş "kemiklere" (izâm) döner. Eylem, cansız nesneye dışarıdan bütünüyle yeni bir biyolojik otonomi verilmesini etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-y-y" kökünü varlık ve mutlak kudret felsefesi bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre "ihya" (diriltme), sadece parçalanmış maddeleri (kemik tozlarını) yan yana getirmek (cem etmek) değildir; o maddî unsurların içine asıl fâil (Allah) tarafından varoluşsal "ruhun/canlılığın" yeniden üflenmesidir. Müşrikin itirazı, hayatı doğanın kendi mekanik döngüsü sanmasından kaynaklanır. Oysa "ihya", doğaya ait sıradan bir döngü değil, doğrudan ilahi Meşiyyete ait "yoktan var edici" bir müdahaledir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik polemik semantiğindeki ağırlığını inceler. Kâfir "Kim diriltir?" diye sorduğunda, aslında hayatın ve ölümün sınırlarının aşılamazlığına inanmaktadır. Kur'an, "Yuhyî" (Diriltir) fiilini anında ve keskin bir şekilde cümlenin başına koyarak, o kapalı ve materyalist zihniyeti yıkar. Hayat (h-y-y), maddenin kendi içsel bir özelliği değil, ancak Allah'ın dilediği an o maddeye verebileceği (veya geri alabileceği) ilahi bir mülktür.

        Ellezî (الَّذِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde tekil eril varlıklar için kullanılan "ism-i mevsul" (o kimse ki) edatı olduğunu kaydeder. Diriltme eylemini (yuhyî), hemen ardından gelecek olan o devasa ilk yaratılış eylemine (enşee) sımsıkı bağlayan; dirilten ile ilk yaratanın "aynı Yüce Kudret" olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde eşitleyen gramatikal bir köprüdür.

        Enşeehâ (أَنْشَأَهَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-ş-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin yerden bitmesi, yükselmesi, ortaya çıkması, bulutun belirmesi, bir şeyi yokluktan çıkarıp varlık sahasına sürmek ve inşa etmek" olduğunu açıklar. İf'âl babında mazi (geçmiş zaman) kalıbında ve sonundaki "hâ" (onları/kemikleri) zamiriyle (enşeehâ / onları inşa etti, ilk kez ortaya çıkardı) gelmesi, eylemin etimolojik olarak kopyalama veya tamir etme değil; sıfırdan, bütünüyle yepyeni bir "tasarım ve yükseltme" eylemi olduğunu belgeler.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-ş-e" kökünü tedrici yaratılış (tekâmül) felsefesi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre "inşâ"; bir varlığı (insanı) nutfeden, embriyodan ve kemikten aşama aşama geçirerek, ona en mükemmel formu verip bütünüyle ortaya çıkarmaktır. Çürümüş kemiğin diriltilmesi (ihya) eylemi, aslında o kemiğin yoktan var edilip "inşâ" edilmesinin yanında çok daha kolay bir işlemdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi kıssadaki mantıksal argümantasyon (kıyas) bağlamında okur. Müşrik aklı, "Çürümüş kemik nasıl dirilir?" diye şüpheye düşerken büyük bir mantık hatası yapmaktadır. Kur'an ona "Enşeehâ" (Onu baştan inşa eden) fiiliyle cevap vererek, muazzam bir felsefi diyalektik kurar: "Hiçbir şey yokken, sıfırdan o kemiği var edip ona şekil veren (inşa eden) kudret; şimdi sadece parçaları dağılmış o kemiği tekrar bir araya getirmekten (ihya etmekten) mi aciz kalacaktır?" Bu kelime, kâfirin argümanını kendi "ilk yaratılış" gerçeğiyle vurup çürüten sarsılmaz bir akli delildir.

        Evvele (أَوَّلَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin başlangıcı, kökeni, ilki ve bir şeyin aslına rücu etmesi (dönmesi)" olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin zarf olarak üstünlü (mansub) formda kullanıldığını ve eylemin zamanını/sırasını gramatikal olarak belirlediğini kaydeder.

        Merratin (مَرَّةٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "m-r-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin geçip gitmesi, sürmesi, uğraması, ipin bükülmesi ve bir defalık/tek seferlik eylem" olduğunu açıklar. "Evvele merratin" (ilk defasında, ilk seferinde) tamlaması, cümlenin zaman zarfını (mef'ul-i fîh) oluşturur.

        Dücane Cündioğlu, "Evvele merratin" (ilk defasında) tamlamasının felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın zaman algısı ve "tekerrür" üzerinden okur. İnsan zihni, daha önce deneyimlemediği bir şeyi (ikinci yaratılışı/dirilişi) imkânsız sanır. Oysa Kur'an, "ilk sefer" (evvele merratin) vurgusuyla insanın varoluşsal hafızasına seslenir. "İlk" varsa, "ikinci" mecburen ontolojik olarak mümkündür. Bir fiili (yaratmayı) ilk kez başarmak en zorudur; onu ikinci kez tekrarlamak ise ilahi kudret için bir zorluk değil, sadece bir "tekerrürdür". Kâfirin unuttuğu şey, kendi varlığının bizzat o "ilk seferin" mutlak kanıtı olmasıdır.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi veya "vav-ı istînâfiye" olduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda bu edat, diriltme ve ilk yaratılış (inşa) gerçeğinden; bütün bu evrensel eylemleri mümkün kılan o devasa ontolojik temele, yani ilahi ilmin "sınırsızlığına ve kuşatıcılığına" geçişi sağlayan sözdizimsel bir köprüdür.

        Hüve (هُوَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, munfasıl (ayrı yazılan) tekil üçüncü şahıs eril zamirdir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak burada kullanılması, odak noktasını yaratılış eyleminden (inşadan) alıp, doğrudan o eylemin mutlak failine, Yüce Yaratıcı'nın bizzat Zât'ına (O'na) yöneltir.

        Bikülli (بِكُلِّ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-l-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak, parçaların tamamını birleştirmek ve istisnasız bütünlük" olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, başına gelen "bi" harf-i cerri ile birlikte, kendisinden sonraki isme mutlak bir genellik ve kapsayıcılık katan (her bir, tamamı, bütünü) gramatikal bir mühür olduğunu belirtir. İlahi bilginin hiçbir zerreye teğet geçmediğini sözdizimsel olarak odaklar.

        Halkın (خَلْقٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-l-k" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi ölçmek, takdir etmek, modele göre oranlamak ve yaratmak" olduğunu açıklar. "Külli" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak esreli (mecrur) konumdadır. Etimolojik olarak rastgele bir var oluşu değil, evrendeki her bir mikro ve makro "yaratılış" formunu kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-l-k" kökünü çokluk ve çeşitlilik ekseninde inceler. Ayette "Bikülli halkın" (Her türlü yaratılışı/yaratığı) tamlamasının kullanılması; ister anne rahmindeki bir embriyo, ister toprakta çürümüş bir kemik, ister rüzgara karışmış bir toz olsun, varlık sahnesine çıkan her türlü "halk" (yaratılış) türünün ilahi radara takıldığını gösterir.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-l-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi diğerinden ayıran iz, alamet, nişan ve sınır çizgisi" olduğunu açıklar. "Fa'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) kalıbında gelen "alîm", bilgi sahibi olmanın sıradan bir hali değil; etimolojik olarak eşyanın en ince "izine/alametine" kadar nüfuz eden, geçmişi, geleceği, gizliyi ve açığı kapsayan sarsılmaz, mutlak ve sonsuz bir "bilme" eylemidir. İsim cümlesinin haberi (yüklemi) olarak merfû (ötreli) konumdadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-m" kökünü varoluşsal kudret ile ilim arasındaki bağlamda tahlil eder. Râgıb'a göre "Alîm", cehaletin ve şüphenin tam zıttıdır. Çürümüş kemiğin diriltilmesi için sadece "kudret" (güç) yetmez; rüzgarda dünyanın dört bir yanına savrulmuş o kemik tozlarının her bir atomunu, her bir zerre (alametini) bulup birleştirecek kusursuz bir "İlim" gerekir. O (Allah), neyi, nasıl ve nerede yaratacağını "hakkıyla bilendir".

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) teolojik ihtişamını değerlendirir. Müşrik aklı, dağılan kemiklerin bir daha nasıl toplanacağını algılayamadığı için "Kim diriltecek?" diye sorarak kendi sınırlı beşeri bilgisini Tanrı'ya kıyaslar. Ayetin "Alîm" (O her türlü yaratılışı mutlak surette bilendir) esmasıyla bitmesi, müşrikin o kısıtlı mantığına vurulan nihai felsefi darbedir. İnsan unutur, eşyayı kaybeder ve cehalete düşer; ancak yaratılışın "ilk seferini" yapan Kudret, o kemik tozlarının evrenin neresinde uçuştuğunu milimetrik olarak "Bilen"dir (Alîm). İlahi ilim, ölümün yarattığı o kaotik dağılmayı kuşatan ve onu yeniden birleştiren yegâne garantidir. Diriliş, aslında ilahi bilginin fiziki bir tezahürüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X