وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 78. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: diriliş inkarı, yasin suresi, yasin 78, kıyas, yasin suresi 78. ayet, çürümüş kemik, hayat
-
78. "Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve 'Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?' diyor."
79. "De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. O yaratmanın her türlüsünü bilir."
Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor. Burada onun getirdiğini söylediği örnek, şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş sözüdür. Kendi yaratılışını unuttu mealindeki beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, o, kendisini yaratan kudretten gaflettedir, şayet düşünüp tefekkür etseydi, O’nun kendisini yeniden yaratmaya kadir olduğunu da anlardı. İkincisi, o, tekrar yaratm anın hikmetinden gaflettedir. Üçüncüsü, o, başlangıçta kendisini yaratmasının hikmetinden de gafildir.
Sonra bu yaratm anın farklı şekillerde yorumlanması da mümkündür. Birincisi, insan kendisinin yaratılmasına bakıp düşünse, bir nutfeden yaratıldığmı, sonra nutfenin "alaka”ya dönüştürüldüğünü, alakanın “mudğa’ya, “mudğanın da başka bir yaratığa, tam ve sağlam bir insana dönüştürüldüğünü, sonra bu tam halin de noksanlaştırıldığını anlardı. Sonra dünyada bunu yapan, yani bir şeyi tam ve sağlam yapan, sonra da hiçbir nihaî hedefi olmadan onu yok eden, hikmete uymayan bir iş yapmış olur. Buna göre, Allahın sağlam ve tam olarak yarattığı bir insanı Önemsemeyip yok edecek ve tekrar ikinci bir yaratılışla onu yaratmayacaksa bu, hikmetin dışında bir iş olurdu. İnsan, kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Cenâb-ı Hakk’m onu ikinci defa tekrar yaratacağını anlardı.
İkincisi, insan kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Allahın kendisini o üç kat karanlığın içinde nasıl planladığına ve nasıl en güzel surette takdir buyurduğuna bakıp düşünseydi, kendisini o üç kat karanlığın içinde planlayıp takdir etmeye ve sonra onu aynen planlayıp takdir ettiği gibi varetmeye kadir olanı düşünseydi, onun kendisini tekrar yaratmaya kadir olduğunu da anlardı. Bu husus şu İlâhî beyanda Cenâb-ı Hakkm buyurduğu gibidir; “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O’dur ve bu O’nun için pek kolaydır”. Yani bu ikinci yaratma, sizin aklınıza ve takdirinize göre de ilk yaratm adan daha kolaydır. İlk kez yaratmaya kadir olana, onu tekrar yaratmak daha kolay gelir; bu sizin aklınıza göre de daha kolay ve daha basittir. Yoksa Allah için bir şeyi yaratmanın, başka bir şeyi yaratmaktan daha kolay olması söz konusu bile değildir, aksine her şey Onun "Ol!" demesine bağlıdır, “O da hemen oluverir”. Burada “ol" anlamına gelen “kâf” veya “nün" harfinden oluşan “kün” (كن) kelimesinin veya başka bir şeyin kullanılması söz konusu değildir, ancak o, dilde kullanılan en hafif ve en kolay harfler, en kısa söz, mânanın ve maksadın anlaşıldığı en küçük kelâm olduğu anlamında bir tabirdir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak, insan dışındaki bütün nesneleri ve cevherleri insanlar için ve faydalanmaları için yaratmıştır. Eğer ölümden sonra dirilmek ve başka bir varoluş söz konusu olmasaydı, bütün bu nesneleri insan için yaratmak abes ve anlamsız olurdu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakilerİ boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır“. İnkâr edenlerin zannı, tekrar ve yeniden yaratılmanın olmadığı idi, Allah, eğer onların zannettiği gibi olsaydı, sözü edilen varlıkları yaratmanın anlamsız ve boşuna olacağım haber vermektedir.
Yahut kendi yaratılışım unuttu mealindeki âyet, insan ilk yaratüışından gafil oldu mânasına gelir. Onun ilk yaratılışı sudan veya topraktandır, buna göre öldüğü zaman onun su veya toprak olması gerekir, Cenâb-ı Hak onu ilk defa o maddeden yarattığı gibi yine aynı maddeden tekrar yaratır.
Kendi yaratılışım unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve 'Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Bu İlâhî kelâm, Bâtıniyyenİn İddiasını çürütmekte ve görüşlerinin bozukluğunu ortaya koymaktadır. Onlar diyorlar kİ: Mahlûkat aynı bünye ile ve başlangıçtaki suretleri ile yaratılmazlar, ancak Cenâb-ı Hak onları dünyada göründükleri şeklin dışında ruhanî varlık olarak yaratır. Âyet-i kerîme ise onları yalanlamakta ve iddialarını şöyle geçersiz kılmaktadır: Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Allah burada, onların diriltilmelerini inkâr ettikleri ve imkânsız gördükleri o kemikleri dirilteceğini haber vermektedir. Bu bağlamda başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret aisanıza!" Cenâb-ı Hak burada onların ilk yaratılışlarını bilmelerini, inkâr ettikleri ikinci yaratılışlanna delil getirmektedir. Eğer gerçek böyle olmasaydı, onlara bunu delil olarak getirmenin bir anlamı olmazdı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onları ilk görünüm ve yapısıyla yaratacaktır.
İkincisi, âyet-i kerîme onların şu iddialarını da iptal etmektedir; Bu bilgiye düşünüp tefekkür etmekle değil, Peygamber’in öğretmesi ve haber vermesiyle ulaşılır. Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı şu İlâhî beyanların bir anlamı olmazdı: Kendi yaratılışını unuttu, “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi?”, “İnsanlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” ve “Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?”. Bu İlâhî beyanlar işaret etmektedir ki, insanlar nezdinde doğruluğu açıkça bilinen Hz. Peygamber’in haber vermesiyle bu bilgilere ulaşmak mümkün olduğu gibi, düşünüp tefekkür etmekle ulaşmak da mümkündür; dolayısıyla Hz. Peygamber’in verdiği bilgi delil olduğu gibi bu yolla elde edilen bilgi de onlara delil teşkil eder.
İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle dedi: “Ramîm” (رميم) kelimesi, çürüyüp toz haline gelmiş kemik demektir. Kemik çürüyüp dağıldığında “ramîm” ve rimâm” (رمام) denilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin kurgusunda bu edat, önceki ayetlerde bahsedilen "insanın bir damla sudan yaratıldığı halde Rabbine apaçık bir hasım kesilmesi" şeklindeki genel teolojik ve felsefi tespitten; doğrudan doğruya bu husumetin (düşmanlığın) yaşandığı o meşhur, somut ve tarihsel eyleme (çürümüş kemik hadisesine) geçişi sağlayan sözdizimsel bir köprüdür.
Darabe (ضَرَبَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "d-r-b" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi diğerine şiddetle çarpmak, vurmak, karıştırmak ve iz bırakmak" olduğunu açıklar. Türkçedeki "darbe" kelimesi de buradan gelir. Etimolojik olarak "örnek getirme/misal verme" eylemine (darb-ı mesel) bu kökten isim verilmesinin sebebi; kişinin ortaya koyduğu argümanı veya örneği, tıpkı sert bir cismi muhatabın kafasına "çarpar" gibi onun zihnine vurması ve orada kalıcı bir iz bırakmayı hedeflemesidir. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında (darabe / getirdi, çarptı) gelmesi, eylemin fiilen gerçekleştiğini belgeler.
Râgıb el-İsfahânî, "d-r-b" kökünü argümantasyon felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "darb" eylemi, darphanede paranın üzerine mühür basmak, şekil vermek gibidir. Müşrik, elindeki o çürümüş kemiği ufalayarak peygamberin karşısına koyduğunda, aslında sadece laf söylememekte; bizzat o nesne (kemik) üzerinden kendi inkârcı felsefesini hakikatin üzerine "darbetmeye" (basmaya/vurmaya) çalışmaktadır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik ve teolojik şiddetini değerlendirir. Müşrik (Ubeyy b. Halef veya Âs b. Vâil), elindeki çürümüş kemiği ezip peygamberin yüzüne doğru üfleyerek fiziksel bir "meydan okuma" sergilemiştir. "Darabe" (çarptı/örnek getirdi) fiili, bu cüretkar bedevi aklının, Yaratıcı'nın argümanlarına karşı uydurduğu o çürük delili bir silah/darbe (d-r-b) gibi kullanmaya yeltenişinin dildeki en kusursuz ve dramatik tasviridir. İnsan, Allah'a kendi yarattığı kemikle vurmaya kalkmaktadır.
Lenâ (لَنَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahsis, aidiyet ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a, karşı) harf-i cerri ile "nâ" (biz/bize) azamet zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Müşrikin getirdiği o somut ve alaycı örneğin (kemiğin) doğrudan doğruya peygambere değil, bizzat onun arkasındaki Mutlak Otorite'ye, "Bize karşı" (lenâ) fırlatılmış ontolojik bir meydan okuma olduğunu gramatikal olarak odaklar.
Meselen (مَثَلًا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "m-s-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "iki şeyin birbirine tıpatıp benzemesi, denklik, sıfat, sembol ve bir şeyin aslını yansıtan model/örnek" olduğunu açıklar. "Meselen" (bir örnek, bir misal) olarak üstünlü (mansub) formda gelmiş olup, cümlede "darabe" fiilinin mef'ul-i bihi (nesnesi) konumundadır.
Râgıb el-İsfahânî, "m-s-l" kökünü bilgi felsefesi (epistemoloji) ve soyutlama ekseninde inceler. Râgıb'a göre "mesel", insanın kavrayamadığı soyut ve yüce bir hakikati (dirilişi), bildiği somut bir nesneye benzeterek açıklamaya veya çürütmeye çalışmasıdır. Ancak kâfirin "meseli" ahmakçadır; çünkü o, Allah'ın o eşsiz kudretini (yoktan var etmeyi), kendi basit mantığına ve çürümüş bir nesneye (kemiğe) denk (m-s-l) tutarak evrensel bir mantık hatasına düşmüştür.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye zihniyetindeki yerini tahlil eder. Bedevi aklı soyut felsefi teoriler (idealar) üzerinden değil, "ampirik" (gözle görülür/elle tutulur) nesneler üzerinden düşünür. Kâfir, ahiret inancını metafizik bir düzlemde tartışmak yerine, yerden bulduğu çürük bir kemiği (meselen) göstererek en ilkel ve en sığ argümantasyon şeklini kullanır. "İşte örnek (mesel), bu toz mu dirilecek?" diyerek kendi sınırlı vizyonunu Tanrı'ya dayatmaya çalışır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu noktasındaki vav harfinin "vâv-ı hâliyye" (durum/hal bildiren edat) olduğunu belirtir. "Halbuki, oysa, durum böyleyken" anlamı katarak; insanın cüretkâr meydan okuması (örnek getirmesi) ile, kendi varoluşsal gerçeğini unutması arasındaki o korkunç felsefi çelişkiyi (ironiyi) birbirine bağlar.
Nesiye (نَسِيَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-s-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi bilerek veya bilmeyerek terk etmek, hatırdan çıkarmak, arkaya atmak, değer vermeyip ihmal etmek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve tekil üçüncü şahıs kalıbında (nesiye / unuttu) gelmesi, eylemin kalıcı bir gaflet durumu olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "n-s-y" kökünü ontolojik ahlak ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre "nisyan", beyindeki nörolojik bir hafıza kaybı değildir. O, insanın kibrinden, dünyevi hırslarından veya hevasından dolayı, aslında çok iyi bildiği bir hakikati (kendi acizliğini) "kasten görmezden gelmesi, yok sayması ve ahlaken terk etmesidir". Kâfir, çürümüş kemiği hatırda tutarken, asıl hatırlaması gereken fıtratını kasten "unutmuştur" (nesiye).
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın amnezisi üzerinden okur. "Kendi yaratılışını unuttu" (nesiye) cümlesi, kibrin insan aklında yarattığı o derin "ontolojik amnezinin" (varoluşsal unutkanlığın) teşhisidir. İnsan, kendi başlangıcının o zavallı hiçliğini, bir damla sıvı (nutfe) olduğu gerçeğini unuttuğu an, tanrıcılık oynamaya (husumete) başlar. Unutkanlık (nisyan), bütün isyanların (şirkin) felsefi tohumudur.
Halkahü (خَلْقَهُ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-l-k" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi ölçmek, biçmek, bir modele göre oranlamak ve yoktan var etmek" olduğunu açıklar. İnsanın ilk yaratılış sürecini ifade eden "halk" kelimesi, sonundaki "hü" (kendi / onun) zamiriyle birleşerek cümlenin nesnesi konumunda üstünlü (mansub) gelir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi kıssadaki muazzam zıtlık (tıbak) kurgusu üzerinden tahlil eder. Müşrik elindeki kemiğe (ölüme/çürümeye) bakıp dirilişi inkar etmektedir. Allah ise ona "Kendi yaratılışına (halkahü) bak" diyerek felsefi rotayı düzeltir. İnsanın ilk yaratılışı (halk), aslında o elindeki kemiğin diriltilmesinden çok daha büyük, çok daha imkansız görünen bir mucizedir. Hiçlikten, cansız ve akılsız bir damla sudan böylesine muazzam bir varlık (insan) inşa eden o "Halk" sürecini unutan bir aklın, ikinci yaratılışı (dirilişi) tartışması mutlak bir mantık ve idrak iflasıdır.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, düşüncenin dile dökülüp telaffuz edilmesi, lafız" olduğunu açıklar. Mazi kalıbında (kâle / dedi, söyledi) gelerek, müşrikin içindeki o kibri sadece bir düşünce olarak bırakmayıp, kelimelere dökerek ilahi otoriteye aleni bir hitaba/itiraza dönüştürdüğünü etimolojik olarak sabitler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "kavl" kökünden geldiğini ve cümlenin akışında müşrikin kendi iç çelişkisini dışa vurduğu o küstah sözün (cümlenin) başlangıcını haber veren gramatikal bir eşik olduğunu belirtir.
Men (مَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde akıl sahibi varlıklar (kimse/fail) için kullanılan "istifham" (soru) edatı olduğunu kaydeder. Cümlenin bağlamında bu soru (men / kim?), müşrikin bilgi almak için sorduğu bir soru değil; "istifhâm-ı inkârî/istib'âd" (asla yapılamaz, kim yapabilir ki, imkânsız!) anlamı taşıyan, Yaratıcı'nın kudretini alaya alan ve sınırlandıran küstahça bir inkâr retoriğidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın ayetteki felsefi ağırlığına dikkat çeker. "Kim diriltecek?" (Men yuhyî) sorusu, putperest aklın "Yaratıcı" (Hâlık) kavramını nasıl sıradan, aciz ve kendi kurduğu doğa yasalarına hapsolmuş beşeri bir zanaatkâr seviyesine indirdiğinin dildeki kanıtıdır. İnsan, kendi "yapamadığını", Tanrı'nın da yapamayacağını varsayarak o kibirli "Kim?" (Men) sorusunu sorar.
Yuhyî (يُحْيِي)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-y-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "hayat vermek, dirilik, donukluğun/taşlığın ve ölümün zıttı olarak canlanmak, hareket etmek" olduğunu açıklar. İf'âl babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) ve üçüncü tekil şahıs (o) kalıbında (yuhyî / diriltir, hayat verir) gelmesi; eylemin, çürümüş ve cansız bir nesneye (kemiğe) dışarıdan bütünüyle yeni bir biyolojik ve ruhsal otonomi verilmesi anlamına geldiğini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "h-y-y" kökünü varlık ve kudret felsefesi bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre "ihya" (diriltme), sadece parçaları bir araya getirmek değil, o maddî unsurların içine asıl fâil (Allah) tarafından varoluşsal "ruhun/canlılığın" üflenmesidir. Müşrik, hayatı doğanın kendi mekanik döngüsü sanır; bu yüzden de çürümüş bir nesnenin doğa yasaları gereği dirilemeyeceğini iddia eder. Oysa "ihya" doğaya ait değil, doğrudan ilahi "kudrete" (Meşiyyete) ait mutlak bir fiildir.
Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ inanç sistemlerindeki yerini inceler. "Ölülerin diriltilmesi" (ihyaü'l-mevtâ) kavramı, dönemin Yahudi, Hristiyan ve pagan polemiklerinin en keskin çatışma alanıdır. Kur'an, o çöldeki bedevinin elinde ufalanan kemik sahnesi üzerinden; sadece Mekkeli bir kâfire değil, tüm Geç Antik Çağ'ın şüpheci (skeptik) ve materyalist felsefesine, yaratılışın "tekrar edilebilirliğini" (ihyayı) kanıtlayan evrensel bir hitabet kurgusu sunar.
El-İzâme (الْعِظَامَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-z-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bedeni ayakta tutan kemik, iskelet, büyüklük, yücelik ve sertlik" olduğunu açıklar. Büyüklük ifade eden "azamet" kelimesi de buradan gelir. "Azm" kelimesinin çoğulu olan "izâm" (kemikler), belirlilik takısı (el-) ile birlikte (el-izâme) gelerek, kâfirin elinde tuttuğu o meşhur ve spesifik tozlaşmış kemik yığınına işaret eder. Cümlede "yuhyî" fiilinin mef'ul-i bihi (nesnesi) olarak üstünlü (mansub) konumdadır.
Râgıb el-İsfahânî, "a-z-m" kökünü biyolojik ve kavramsal eksende değerlendirir. Râgıb'a göre "kemik" (azm), bedenin direği, yapısının en sert ve en dayanıklı kısmıdır. Kemiğin bile çürüyüp ufalanması, biyolojik çözülmenin (ölümün) varabileceği en son, en geri dönülemez (mutlak) aşamadır. Müşrikin itiraz için bedenin yumuşak dokularını (etini) değil de doğrudan ufalanmış "kemikleri" (izâm) seçmesi, ölümün o geri dönülemez katiyetini Yaratıcı'nın kudretine karşı sözde en güçlü delil olarak kullanma çabasıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (özellikle İbranice "etsem" / Süryanice "atmâ") ortak kullanımına dikkat çeker. Ölüm ve diriliş tasvirlerinde "kuru kemikler" (Ezekiel vadisindeki kemikler gibi) tüm Ortadoğu teolojisinde dirilişin imkânsızlığını (veya mucizesini) simgeleyen en temel arketiptir. Kur'an, bu evrensel "kemik" imgesini kullanarak meydan okumanın felsefi boyutunu sınırların ötesine taşır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu noktasındaki vav harfinin "vâv-ı hâliyye" (durum/hal bildiren edat) olduğunu belirtir. Kemiğin sadece sıradan bir nesne olmadığını, onun o anki "parçalanmış, toz olmuş" fiziksel durumunu cümleye bağlayarak, müşrikin itirazındaki o kaba görselliği sözdizimsel olarak güçlendirir.
Hiye (هِيَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, munfasıl (ayrı yazılan) müennes (dişil) üçüncü tekil şahıs zamiridir. Arapçada akılsız çoğullar (kemikler/izâm) müennes tekil (hiye / o, onlar) hükmünde kabul edilir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak, bütün dikkati o ezilmiş, un ufak olmuş nesnenin (kemiğin) tam üzerine odaklar.
Ramîm (رَمِيمٌ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-m-m" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin çürümesi, eskiyip yıpranması, ufalanarak un veya toz haline gelmesi, özelliğini ve yapısını tamamen kaybetmesi" olduğunu açıklar. "Fa'îl" kalıbında gelen "ramîm", ism-i fâil veya ism-i mef'ul anlamı taşıyarak (çürüyüp ufalanmış, lime lime olmuş), etimolojik olarak biyolojik formun (kemiğin) bütünlüğünü yitirip rüzgârda savrulacak kadar aslına (toprağa) rücu etmiş olmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "r-m-m" kökünü hiçlik ve bozunma felsefesi ekseninde tahlil eder. Kemiğin sadece kırılması değil, "ramîm" (toz/çürük) haline gelmesi, yaşam emaresinin moleküler düzeyde tamamen silinmesidir. Müşrikin kibri, kemiği toz haline getirirken ulaştığı bu ontolojik çözülmeye (ramîm) güvenir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) retorik ve dramatik gücünü değerlendirir. Müşrikin itiraz cümlesi, elindeki kemiğin ufalayarak toz halinde rüzgara savurmasıyla eş zamanlı olarak "ramîm" (toz duman olmuş çürük) kelimesiyle doruğa çıkar ve biter. Ayetin bu sarsıcı kelimeyle son bulması, insan aklının Yaratıcı karşısında üretebileceği en büyük küstahlığın ve inkarın (şirkin), felsefi olarak sadece "ufalanmış bir kemik tozu" (ramîm) kadar değersiz, geçici ve içi boş bir safsatadan ibaret olduğunun nihai edebi tescilidir. Allah, müşrikin argümanını bizzat o müşrikin kendi ağzından çıkan "çürümüş/toz" (ramîm) kelimesine hapseder. İtiraz, rüzgarda uçup giden bir tozdur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla