اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 77. Ayet
Daralt
X
-
"İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi? Oysa bak, şimdi o, açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur."
İnsan kendisini bir nulfedcn yarattığımızı görmez mi? Az önce söylediğimiz gibi bu cümle İki mânaya gelir. Birincisi, haber anlamına gelir, yani insan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı kesinlikle görüyor, öyleyse düşünse ya! İnsanı ilk olarak bİr nutfeden yaratanın, ölüp kül ve toprak haline geldikten sonra onu yeniden diriltmeye kadir olduğunu anlasa ya!
İkincisi, bakması ve görmesi için verilen emir mânasına gelir, yani İnsan baksın, onu başlangıçta bir nutfeden yaratmaya kadir olanın, kendisini tekrar yaratmaya da kadir olduğunu düşünsün!, yani dünyada bir şeyi tekrar yapmak, onu ilk defa yapmaktan daha kolay ve daha basittir. GÖz bİr şeyi görüp baktıktan sonra onun aynısı ve benzeri yapılabilir, görülmeyen bir şeyin aynısını yapmak ise söz konusu değildir.
Cenâb'i Hak, düşünüp tefekkür etmeksizin öyle olduğunu herkesin bildiği açık ilkin yaratılışlarım onlara delil getiriyor. Onlara karşı hatırlanmayan şeylerle delil getirmek, daha beliğ ve daha etkilidir. Meselâ, şu nutfeden şeklini belirlediği ve kendisine ruh verdiği insanı yaratması gibi; insanın bedenine yerleştirilen kemik, saç, göz, kulak, akıl ve bütün organların keyfiyetini anlamak için İnsan türünün bütün filozofları ve herkes bir araya gelseler, yine de onu idrak edemezler. Yahut Cenâb-ı Hakk’ın onlara gıda olsun diye yarattığı yiyecek ve İçeceklerin keyfiyetini, bu sayede onların her emri yerine getirmek İçin nasıl güç-kuvvet kazandıklarını, bu gıdaları bütün organlara eşit seviyede nasıl taksim edip dağıttığım, bu gıdalar sayesinde organların gelişip diğerlerinin üstüne çıktığını, bazılarına verilen yiyecek ve İçeceklerdeki gücün diğerlerinden fazla olduğunda onun nasıl daha güçlü hale geldiğini ve bunun gibi pek çok ilginçlikleri anlamak için toplansalar, uzun uzun düşünüp tefekkür ettikten sonra bile bunun mahiyetini anlamaları mümkün olmaz. Fakat Cenâb-ı Hak, insanların daha kolay anlamaları için açık bir olayı delil olarak getirmektedir, diğerlerini ise ancak uzun uzun düşünüp tefekkür ettikten sonra anlayabilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Oysa bak, şimdi o, açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur. Yani açık açık mücadele eden biri haline gelmiştir.
Yorumu Yorumla
-
E (أَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "istifham" (soru) hemzesi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu soru, bir bilgi eksikliğini gidermek amacıyla değil; insanın kendi yaratılış serüvenine karşı sergilediği o akıl almaz körlüğü ve kibri sarsıcı bir şekilde kınamak, azarlamak (istifhâm-ı tevbîhî) ve onu biyolojik kökeniyle yüzleşmeye zorlamak amacıyla kullanılan gramatikal bir uyanış şokudur.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olduğunu kaydeder. Cümlenin kurgusunda, önceki ayetlerde sayılan evrensel delillerden (hayvanların yaratılması, sütün var edilmesi) aniden koparak; dikkati doğrudan doğruya insanın bizzat "kendi ontolojik başlangıcına ve anatomik serüvenine" çeviren, dış dünyadan iç dünyaya (enfüsî delillere) geçişi sağlayan sözdizimsel bir köprüdür.
Lem (لَمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiili cezm eden ve eylemin anlamını mutlak geçmiş zamana (maziye) çeviren olumsuzluk (nefy) edatıdır. Soru hemzesiyle birleştiğinde (E lem / ...medi mi?), insanın kendi geçmişini ve başlangıç noktasını "hiç mi idrak edemediğini/göremediğini" gramatikal olarak eleştirir.
Yera (يَرَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-e-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "göz ile bakmak, bir nesneyi fiziksel olarak müşahede etmek, aydınlanmak ve zihinsel olarak idrak edip görüş sahibi olmak" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs (o) ve "lem" edatıyla cezimli (nûn/illet harfi düşmüş) kalıbında (yera / görmedi mi) gelmesi, eylemin etimolojik olarak sadece optik bir yansıma değil, derin bir varoluşsal tefekkür (idrak) olduğunu sabitler.
Râgıb el-İsfahânî, "r-e-y" kökünü algı felsefesi bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre rüyet (görme eylemi) hem bedensel gözle (basar) hem de akılla/kalple (basiret) gerçekleşir. İnsan kendi yaratılışındaki meniyi (nutfeyi) fiziksel olarak defalarca görmüştür; ancak ayetin sorduğu soru "Onun ne anlama geldiğini, seni ne kadar aciz bir kökenden var ettiğini hiç mi idrak etmedin (kalp gözüyle görmedin)?" şeklindeki felsefi bir körlük eleştirisidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın aldanışı üzerinden okur. İnsan gökyüzüne, yıldızlara, uzak diyarlara bakarak (rüyet ederek) böbürlenir ve kâinatı çözdüğünü sanır. Oysa "görmedi mi?" fiili, insanın en uzağı görürken kendisine (en yakınına/kendi menşeine) karşı ne kadar ahmakça bir "körlük" içinde yaşadığını ifşa eden acı bir varoluşsal tespittir. Gözü ufukta olan insan, kendi başlangıç noktasını göremeyecek kadar körleşmiştir.
El-İnsânü (الْإِنْسَانُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ü-n-s" (ünsiyet, alışmak, ehlileşmek, bir arada yaşamak) veya "n-s-y" (nisyan, unutmak, terk etmek) köklerine dayandırır. Vahşiliğin ve yalnızlığın zıttı olarak, başkasına ihtiyaç duyan, sosyal ve biyolojik olarak ehlileşmiş varlığın etimolojik adıdır. Cümlede "yera" fiilinin faili (öznesi) olarak merfû (ötreli) konumdadır.
Râgıb el-İsfahânî, "n-s-y" (unutmak) kökünden hareketle kelimeyi nankörlük felsefesi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre bu kelimenin seçilmesi (beşer veya recül denmemesi) tesadüf değildir. İnsan (insân), kendi acizliğini, yaratıcısına verdiği o ezeli ahdi ve menşeini (bir su damlası olduğunu) en çabuk "unutan" (nasiye) varlıktır. Unuttuğu için de kibirlenir ve Rabbine hasım kesilir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik ahlak sistemindeki (kibir bağlamındaki) yerini inceler. Cahiliye döneminde insan, kendini mutlak otonom, bağımsız ve evrenin merkezinde (müstağni) sanan mağrur bir figürdü. Kur'an "el-İnsân" diyerek bu jenerik, kibirli bedevi (müşrik) prototipini karşısına alır ve onun o sahte bağımsızlık felsefesini kendi biyolojik sefaleti üzerinden kökünden yıkar.
Ennâ (أَنَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahkik, pekiştirme ve şüpheyi ortadan kaldırma işlevi gören "enne" (şüphesiz ki) edatı ile "nâ" (biz) azamet zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. İnsanın yaratılış eyleminin failinin doğa yasaları veya tesadüfler değil, mutlak surette ve tartışmasız bir şekilde "Yüce Yaratıcı" (Biz) olduğunu sözdizimsel olarak mühürler.
Halaknâhü (خَلَقْنَاهُ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-l-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçmek, bir modele göre oranlamak ve yoktan var etmek" olduğunu açıklar. Mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (biz) ve "hü" (onu) zamiriyle (halaknâhü / biz onu yarattık) gelmesi; insanın varoluşunun evrimsel bir kaza değil, milimetrik olarak "ölçülüp biçilmiş, tasarlanmış" mutlak bir ilahi icraat olduğunu etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "h-l-k" kökünü yoktan var etme felsefesi üzerinden inceler. "Halk", daha önce hiçbir varlık formuna sahip olmayan bir unsuru alıp ona bütünüyle yeni bir suret ve canlılık vermektir. Müşrik akıl dirilişi inkar ederken "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye soracaktır; Kur'an bu kelimeyle "Seni o bir damla sudan, hiçlikten ilk kez tasarlayıp (halaknâ) oranlayan irade" cevabının felsefi temelini (ilk yaratılışı) peşinen atar.
Min (مِنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde ibtidâ-i gaye (başlangıç noktası ve kaynak) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. O böbürlenen, ayetlerle alay eden, zekasıyla övünen koca "insanın" varoluş serüveninin nerede başladığını; felsefi kökenini sarsılmaz ve somut bir biyolojik maddeye sözdizimsel olarak odaklar.
Nutfetin (نُطْفَةٍ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-t-f" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "azıcık, damlamak, sızmak, küçük bir ıslaklık ve saf su" olduğunu açıklar. İçi boşaltılmış bir kabın dibinde kalan, sızan ve değersiz görülen o son bulanık damlaya (meniye) etimolojik olarak "nutfe" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "n-t-f" kökünü biyolojik hakirlik ve hiçlik felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "nutfe", nicelik olarak o kadar az ve değersizdir ki, insanın yeryüzünde asabiyetiyle, gücüyle ve makamıyla övünmesini ontolojik olarak iptal eder. Allah, insanın kibir dağlarını yıkmak için onu "Senin aslına bak, sen sızan bir damla kaba sudan (nutfeden) ibarettin" diyerek varlığın en alt kademesine, kendi en iğreti ve değersiz kökenine fırlatır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir zıtlık bağlamında değerlendirir. Yeryüzünün halifesi olmak, evrene hükmetmek büyük bir iddiadır. Ancak o iddia sahibinin kaynağına inildiğinde (min nutfetin) karşımıza muazzam bir trajikomedi çıkar: Kâinata kafa tutan o insan, sadece küçük, kokulu ve sıradan bir "üreme damlasından" (nutfe) peyda olmuştur. Bu kelime, kibrin suratına çarpılan en kusursuz ve en ampirik (gözle görülen) felsefi tokattır.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu kısmındaki "fe" edatının "fâ-i fücâiyye" (anilik, sürpriz ve şaşkınlık bildiren edat) olduğunu belirtir. Bir damla sudan (nutfe) koca bir varlık yaratılması aşamasını geçtikten sonra, o varlığın aniden aldığı o isyankar şekli ve nankörce dönüşümü sarsıcı bir hızla cümleye bağlar.
İzâ (إِذَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "izâ-i fücâiyye" (bir de ne görsünler, birdenbire, aniden) zarfıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın kıssadaki sinematografik (edebi) kurgusunu tahlil eder. O zayıf, minicik su damlası ana rahminde evrelerden geçer, ona güç, akıl ve konuşma yetisi verilir. Ve "Fe izâ" (Bir de bakarsınız ki aniden!) edatıyla sahne patlar. O zavallı damla büyümüş ve birdenbire onu o damladan var eden Yaratıcı'sına kafa tutan, alay eden, reddeden bir canavara (hasıma) dönüşmüştür. Bu edat, varoluşsal nankörlüğün o mide bulandırıcı hızını ve şaşkınlığını edebi olarak şahlandıran gramatikal bir patlamadır.
Hüve (هُوَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, munfasıl (ayrı yazılan) tekil üçüncü şahıs eril zamirdir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak, o bir damla sudan (nutfeden) evrilen ve şimdi kibrinden yanına varılamayan o nankör varlığın "bizzat kendisine, tam şahsına" odaklanan sözdizimsel bir işaretleyicidir.
Hasîmün (خَصِيمٌ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-s-m" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin kenarı, ucu, bir şeyi kesmek, koparmak, tartışmada karşı tarafı delillerle alt etmeye çalışmak, mücadele etmek ve şiddetli düşmanlık" olduğunu açıklar. Arapçada çuvalın dikilen köşesine de etimolojik olarak "husm" denir. "Fa'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) kalıbında gelen "hasîm", sıradan bir düşman değil; kasten, inatla, dilini ve argümanlarını bir silah gibi kullanarak Yaratıcısıyla tartışmaya, kavga etmeye ve mücadeleye (husumete) girişen "yaman bir düşman, kavgacı bir tartışmacı" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "h-s-m" kökünü iletişim ve diyalektik zıtlık ekseninde inceler. Râgıb'a göre "husumet/hasîm", sadece kalpteki soyut bir kin (adâvet) değildir. Hasîm, dille (kelimelerle) laf kalabalığı yapan, sahte argümanlar üreten ve karşısındakini mantık oyunlarıyla yenmeye çalışandır. Allah o bir damla suya (nutfeye) konuşma yeteneği (beyan) vermiştir; ancak insan o yeteneği kullanarak Yaratıcısının karşısına geçip "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye küstahça felsefi bir tartışmaya (husumete) girişmiştir. İnsan, kendi var edicisiyle diyalektik bir kavgaya (hasîmliğe) soyunmuştur.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik polemik semantiğindeki ağırlığını değerlendirir. Müşrikler (özellikle Ubbey b. Halef veya As b. Vâil gibi figürler) peygamberin karşısına geçip çürümüş bir kemiği ufalayarak Tanrı'ya sözde mantıksal olarak meydan okuyorlardı. "Hasîm" kelimesi, o bedevi kibrinin, Yüce Allah karşısında bir "eşitlik" (muaraza) iddiasıyla sahte bir felsefi savaşa girmesini ifşa eder. Damla (nutfe), Okyanus'a (Allah'a) karşı tartışan bir "hasım" kesilmiştir. Bu, trajedinin ve nankörlüğün zirvesidir.
Mübîn (مُبِينٌ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "b-y-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "iki şeyin arasının ayrılması, sınırların netleşmesi, gizliliğin bitip açığa çıkması ve belirgin olmak" olduğunu açıklar. İf'âl babında, ism-i fail (etken ortaç) kalıbında gelen "mübîn", etimolojik olarak hem kendisi açık olan hem de niyetini gizlemeye gerek duymayacak kadar düşmanlığını "apaçık ortaya döken, cüretkar, şüpheye yer bırakmayan" demektir. Cümlede "hasîm" kelimesinin sıfatı (na'ti) olarak merfû (ötreli) konumdadır.
Râgıb el-İsfahânî, "b-y-n" kökünü ahlaki cüret (aleniyet) felsefesi ekseninde tahlil eder. İnsanın düşmanlığı utangaç, gizli saklı veya dolaylı değildir. "Mübîn" sıfatı, o insanın (müşrikin) Yaratıcısına karşı yürüttüğü isyanı (husumeti) meydanlarda, açıkça, yüksek sesle ve zerre kadar haya (utanma) hissetmeden küstahça ilan ettiğini gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) ontolojik zıtlık (tıbak) etkisini ve kıssanın bütünüyle olan bağını değerlendirir. Ayetin başındaki "min nutfetin" (bir damla su / en aşağı, gizli, zayıf ve belirsiz köken) ile ayetin sonundaki "hasîmün mübîn" (apaçık, cüretkar, bağırıp çağıran yaman bir düşman) tablosu arasındaki uçurum, varoluşun en korkunç edebi kontrastıdır. Kur'an muhataba (ve tüm insanlığa) şu felsefi aynayı tutar: "Sen ki rahimlerin karanlığında, belirsiz ve zayıf bir su damlasıydın (nutfe); şimdi nasıl olur da evrenin yaratıcısına karşı niyetini gizlemeye bile gerek duymayan apaçık, küstah bir tartışmacıya (mübîn bir hasıma) dönüşebilirsin?" Bu son kelime, insanın dünyevi imkânları elde ettiğinde aslına karşı sergilediği o iğrenç nankörlüğün (kibrin) evrensel mahkemedeki en çıplak (mübîn) ve susturucu iddianamesidir. İnsan, kendi acizliğini unutmuştur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla