Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 76. Ayet

    فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ yahzunke kavluhum(m) innâ na’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette biliyoruz."

      Resûlullah’ı (s.a.) inkâr eden insanların ileri sürdükleri çeşitli iddialar vardı. Bunlardan birini Cenâb-ı Hak meâlen şöyle açıklıyor: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”. Bazan şunları söylüyorlardı: O büyücüdür, o yalancıdır, o şairdir. Bazan şöyle diyorlardı: “Kur’ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” Bazan da şöyle diyorlardı: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” Bazan da ona ve getirdiği delillere dil uzatıyorlardı. Söyledikleri sözlerden hangisinin Resûl-i Ekrem’i üzdüğünü biliyoruz, tâ ki bunun üzerine Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: Onlann sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette biliyoruz. Yani onların sözlerine üzülme, biz onların gizledikleri ve açıkladıkları şeyleri biliyoruz ve bunları aleyhlerine delil olarak saklıyoruz, kendilerine bunların hesabını soracağız. Yahut onların gizledikleri ve açıkladıkları şeyleri biliyoruz, onlara karşı biz sana yardım edeceğiz ve seni destekleyeceğiz. Veyahut Hz. Peygamber (s.a.), inatlarından ve kibirlerinden dolayı kendilerine azabın geleceğini bildiği için onlara duyduğu şefkatten dolayı üzülüyordu. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" ve sebebiyye (neden-sonuç bildiren bağlaç) olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat; önceki ayetlerde müşriklerin inatla sahte ilahlar (putlar) edinmeleri ve Kur'an'a/Peygambere yönelik "şairlik" iftiraları şeklindeki o nankörce ve mantıksız (küfür) tutumlarının hemen ardından, bu durumun Hz. Peygamber'in iç dünyasında yarattığı psikolojik tahribata (hüznüne) yönelik ilahi bir müdahaleyi ve teselliyi sözdizimsel olarak cümleye bağlar.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiilin başına gelerek onu olumsuzlayan ve kesin bir yasaklama/alıkoyma bildiren "nehiy" (yapma/etme) edatı olduğunu kaydeder. Cümleye kattığı bu gramatikal form, Hz. Peygamber'e yönelik sıradan bir tavsiye değil; onun o derin peygamberane şefkatinden kaynaklanan psikolojik çöküşünü ve üzüntüsünü mutlak surette durduran, ilahi bir psikolojik "fren/yasaklama" mekanizmasıdır.

        Yahzünke (يَحْزُنْكَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-z-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "sert, engebeli, üzerinde yürümesi zor, taşlık ve kaba arazi" (hazen) olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "hüzün" kelimesine etimolojik olarak bu kökten isim verilmesinin sebebi; tıpkı engebeli bir arazinin bedeni yorması ve yürüyüşü zorlaştırması gibi, üzüntünün de insanın kalbine ve ruhuna çöken, orayı daraltan, "sertleştiren ve yoran" ağır bir manevi baskı olmasıdır. Fiilin muzari kalıbında ve sonundaki "ke" (seni) muhatap zamiriyle gelmesi, eylemi doğrudan Hz. Peygamber'in şahsi psikolojisine sabitler.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-z-n" kökünü psikolojik durumlar ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "hüzün", göğsün genişlemesi ve insanın içini ferahlık kaplaması anlamına gelen "ferah/sürur" kelimesinin tam zıttıdır. İnsanın elinden kaçırdığı bir nimete veya maruz kaldığı ağır bir haksızlığa karşı kalbinde duyduğu o sert ve boğucu daralmadır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın tebliğ ve peygamberlik psikolojisindeki ağırlığını inceler. Hz. Muhammed (sav), Mekke'de tebliğ yaparken müşriklerin inatçı reddedişleri karşısında kendi şahsı için değil, "Onlar helak olacaklar, hakikati göremiyorlar" diye derin ve fıtri bir acıma/üzüntü (hüzün) duyuyordu. Aynı zamanda kendisine atılan iftiralar ruhunu yoruyordu. Toshihiko Izutsu'ya göre "Seni üzmesin" (lâ yahzünke) ilahi komutu, Peygamber'in omzundaki o ağır ontolojik yükü (başkasının küfrünün sorumluluğunu) alan ve onu beşeri bir engebeden (h-z-n) kurtarıp ilahi sükûnete çeken muazzam bir tesellidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi beyanındaki estetik ve şefkatli işlevini değerlendirir. Yüce Yaratıcı, elçisini o ağır müşrik baskısı altında yalnız bırakmaz; "Onların kaba sözleri senin o narin kalbini sertleştirmesin/üzmesin" diyerek, vahyin o sert ve tehditkâr (azap) tonunun arasına, elçisine yönelik son derece lirik, koruyucu ve sarmalayıcı bir "psikolojik terapi" ayeti yerleştirir.

        Kavlühüm (قَوْلُهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, harflerin dizilimi, lafız ve zihindeki niyetin dile dökülerek başkasına aktarılması" olduğunu açıklar. Sonundaki "hüm" (onların / müşriklerin) zamiriyle birleşerek cümlenin faili (üzüntüye sebep olan asli unsur) konumunda merfû (ötreli) olarak gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü iletişim ve eylem bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre "kavl" (söz), sadece basit bir akustik titreşim değil, muhatabın zihnini veya kalbini etkilemeyi hedefleyen bir icraattır. Müşriklerin sözleri (kavlühüm) kılıçtan daha keskindir; çünkü onlar kelimeleri (şair, mecnun, kâhin iftiralarını) hakikati örtmek ve peygamberin toplumsal itibarını/psikolojisini yıkmak için planlı birer silah olarak kullanmaktadırlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik kurgusunu değerlendirir. Önceki ayetlerde Kur'an'ın bir şiir olmadığı, Hz. Muhammed'e şiir öğretilmediği (mâ allemnâhü) uzun uzun anlatıldıktan sonra; "O halde onların o (şairdir) şeklindeki sözleri seni üzmesin" denmesi, muazzam bir mantıksal ve felsefi savunma hattıdır. "Söz", eğer hakikate (sıdk) dayanmıyorsa sadece boş bir gürültüden ibarettir; hakikati elinde tutan bir nebinin, altı boş bir "söz" (kavl) karşısında hüzne kapılması varoluşsal olarak yersizdir.

        İnnâ (إِنَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde tahkik ve pekiştirme edatı olan "İnne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) ile, "nâ" (biz) azamet zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. İsim cümlesinin başına gelerek, müşriklerin o yıkıcı sözlerine karşı Yüce Yaratıcının kendi mutlak varlığını, ilmini ve otoritesini şüpheye yer bırakmaksızın gramatikal bir katiyetle (tekit) kalkan olarak öne sürdüğünü ilan eder.

        Na'lemü (نَعْلَمُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-l-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi diğerinden ayıran iz, alamet, sınır taşı, nesnenin üzerine konulan ve onun ne olduğunu gösteren nişan" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve birinci çoğul şahıs (biz) kalıbında (na'lemü / biz biliyoruz) gelmesi; ilahi bilginin (ilmin), evrendeki her varlığın en ince "izine/alametine" kadar nüfuz eden, sınırları mutlak ve sürekli bir ihata (kavrama) eylemi olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-m" kökünü bilgi felsefesi (epistemoloji) ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "ilim", bir şeyin kendi asıl mahiyetini ve hakikatini (özünü) hiçbir şüphe, zan veya cehalet barındırmaksızın bütünüyle idrak etmektir. "Biz biliyoruz" (na'lemü) fiili, Peygamber'e şu ontolojik güveni verir: "Onların sana söyledikleri o sözlerin (iftiraların) arka planındaki asıl karanlık niyeti, onların kalplerindeki kibri ve hakikati nasıl kasten örttüklerini Biz mutlak ve pürüzsüz bir 'ilim' ile izliyor, kaydediyoruz." İlahi bilgi, müşrik kibrini kuşatmış ve etkisiz kılmıştır.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ism-i mevsul" (o şey ki, -dıkları şeyler) olarak işlev gördüğünü belirtir. Müşriklerin kalplerinin derinliklerinde yatan o sınırları çizilmemiş, karanlık ve sınırsız hacimdeki tüm eylemleri ve niyetleri (gizledikleri şeyleri) kapsayıcı tek bir şemsiye (mâ) altında toplayıp, onu ilahi bilginin (na'lemü) doğrudan nesnesi (mef'ulü) haline getiren sözdizimsel bir bağlaçtır.

        Yüsirrûne (يُسِرُّونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-r-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin en iç kısmı, merkez, öz, insanın içine gizlediği, kimseye açmadığı niyet, kalbin derinlikleri ve dışarıdan görünmeyen saklı şeyler" olduğunu açıklar. İnsanın yattığı karyolaya/sedire "serîr", kimseye söylemediği bilgiye "sır", göbeğinin kesildiği yere "sürre" denmesi, hep bu "içte olan, merkeze ait, saklı" anlamı taşımasındandır. Fiilin if'âl babında, muzari ve çoğul kalıbında (yüsirrûne / gizliyorlar, içlerinde tutuyorlar) gelmesi; müşriklerin Peygamber'e karşı kendi içlerinde veya gizli meclislerinde (Darunnedve gibi) kurdukları o sinsi planları ve kalplerindeki o karanlık küfrü (şirki) etimolojik olarak ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal psikoloji ve niyet bağlamında değerlendirir. Müşrikler, açıktan söyledikleri alaycı sözlerin (kavlühüm) ötesinde; asıl felsefi krizlerini, güçlerini kaybetme korkularını ve peygamberi nasıl yok edeceklerine dair o derin ve karanlık komploları kendi içlerinde "sır" (s-r-r) olarak saklarlar. "Onların gizlediklerini" fiili, insanın kendi iç dünyasında (vicdanında) yarattığı karanlığın, Tanrı'nın mutlak "İlmi" karşısında ne kadar şeffaf ve zavallı bir çaba olduğunu gösteren felsefi bir teşhirdir.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "gizlenen/içte tutulan" niyetler (yüsirrûn) ile "açığa vurulan/dışa yansıyan" eylemler (yu'linûn) arasındaki o iki zıt varoluşsal kutbu birbirine bağlayarak, ilahi bilginin ihatasını (kapsayıcılığını) sözdizimsel olarak eşitlediğini ve mutlaklaştırdığını belirtir.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ikinci kez tekrar edilen "ism-i mevsul" (o şey ki, -dıkları şeyler) edatıdır. Gizli planların yanı sıra, meydanlarda, panayırlarda ve açıktan açığa işlenen o devasa sözlü ve fiili küfür yığınını (ettikleri alayları, iftiraları) da gramatikal olarak ilahi adaletin nesnesi olarak kayıt altına alır.

        Yu'linûn (يُعْلِنُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-l-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin ortaya çıkması, gizliliğin bitmesi, gözle görünür, kulakla işitilir hale gelmesi, ifşa olmak ve herkes tarafından bilinmek" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak "aleniyet", sırrın (s-r-r) ve gizliliğin tam ontolojik zıttıdır (tıbak). Fiilin if'âl babında, muzari ve çoğul kalıbında (yu'linûn / açığa vuruyorlar, ilan ediyorlar) gelmesi, kâfirlerin küfürlerini, alaylarını ve düşmanlıklarını meydanlarda, yüksek sesle, pervasızca ve gururla sergilediklerini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-n" kökünü bilgi ve cüret felsefesi ekseninde tahlil eder. İnsanın bir günahı kendi içinde gizlemesi (sır) ile, onu "açığa vurup" (aleniyetle) başkalarına ilan etmesi arasında ahlaki bir cüret farkı vardır. Müşrikler sadece içten içe peygamberi reddetmekle kalmamış, bu küfrü bir kabile politikası olarak "ilan etmiş" (yu'linûn), şiirleriyle, hitabetleriyle bunu meydanlarda bir silah olarak açığa vurmuşlardır.

        Dücane Cündioğlu, cümlenin sonundaki bu "gizlilik ve açıklık" zıtlığının (s-r-r ve a-l-n) felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın ontolojik acziyeti üzerinden okur. İnsan daima "içi (sırrı)" ile "dışı (aleni hali)" arasında bölünmüş, parçalı bir varlıktır. İnsan başkasının sadece dışını (yu'linûn) görür, içini (yüsirrûn) bilemez; bu yüzden de aldanır ve hüzne kapılır. Ancak Allah için "sır" ile "aleniyet" arasında hiçbir fark yoktur; O'nun ilmi (na'lemü) her iki boyutu da aynı anda, mutlak bir eşitlikle şeffaf olarak "bilir". "Onların içini de dışını da biliyoruz" cümlesi; Peygamber'e, düşmanlarının ne kadar aciz, planlarının ne kadar şeffaf ve Tanrı karşısında ne kadar çıplak olduklarını hatırlatarak, onun kalbindeki o insani korkuyu ve hüznü (h-z-n) kökünden silen eşsiz bir ontolojik emniyet fermanıdır. Tevhid, iç ile dışın eşitlendiği o mutlak bilginin adıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X