لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
74. "Onlar yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka tanrılar edindiler."
75. "Halbuki o sözde tanrılar kendilerine yardım edemezler, aksine kendileri onların hizmetindeki askerlerdir."
Putların Askerleri
Onlar yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka tannlar edindiler. Halbuki o sözde tanrılar kendilerine yardım edemezler. Cenâb-ı Hak burada, her türlü yardım ve desteğin kendisinden geldiği ve her şeyi insanlar İçin yarattığı halde, onların putları tanrı edinmekle, Allah’a kulluğu bırakıp yardım edecekleri ümidiyle putlara tapınmakla ne kadar beyinsiz, kısır görüşlü ve anlayışsız olduklarını haber vermektedir. Onlar, bu beklentileriyle ilgili olarak şunları söylemişlerdi: "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır", “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Onlar bunu âhirette söyleyeceklerdir. Onların putlara tapmakla yardım göreceklerini ümit etmeleri, dünyada başlarma gelebilecek belâları ve sıkmtılan defetmek düşüncesine dayanıyor olması muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: "Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider"
Cenâb-ı Hak sonra, onların taptıkları ve yardım edeceklerini umdukları putların, kendilerine yardım edemeyeceklerini, bekledikleri şefaat ve desteği de veremeyeceklerini, hatta Allah’ı bırakıp tapındıkları o nesnelerin kendilerine düşman olacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Aksine kendileri onlann hizmetindeki askerlerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah’tan başka tannlar edindiler”. Bu yorum, söylediğimiz gibi bazı müfessirlerin âyeti, putların onlara karşı duran ve onlara düşmanlık yapacak bir ordu olduklarına dair açıklamasına dayanmaktadır. Aksine kendileri onlann hizmetindeki askerlerdir. Bu beyan, müşriklerin, taptıkları putların emrindeki askerler olacakları mânasına da gelebilir. Yani onlar, putlar adına başkalarına düşmanlık gösterecekler, onlara zarar vermeyi düşünenleri bertaraf etmeye çalışacaklar; burada onların tapındıkları putları kastediyorum. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Putperestler, 'Eğer bir şey yapacaksanız, yakın onu ve böylcce tanrılarınıza yardım edin!’ dediler”. Bundan maksadan ne olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları, bunun âhirette olacağını söyledi, bazıları da bu, dünyada vuku bulacak dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ (لَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiilin başına gelerek onu şimdiki ve gelecek zaman ekseninde olumsuzlayan (nefy) edattır. Bir önceki ayette müşriklerin "belki bize yardım ederler" (yunserûn) şeklindeki o pragmatist ve çaresiz beklentisine; bu edatla mutlak, kesin ve ontolojik bir "Hayır / Asla yapamazlar" cevabı verilerek, sahte ilahların eylemsizliği gramatikal olarak mühürlenir.
Yestetî'ûne (يَسْتَطِيعُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "t-v-a" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "itaat etmek, boyun eğmek, bir şeye fiziksel veya zihinsel olarak güç yetirmek, muktedir olmak ve iradeyi eyleme dökebilecek kapasiteye sahip olmak" olduğunu açıklar. İstif'âl babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yestetî'ûne / güç yetirebilirler) gelen bu fiil; başındaki olumsuzluk (lâ) edatıyla birleştiğinde (lâ yestetî'ûne / güç yetiremezler), o sahte ilahların ve putların en ufak bir otonom (bağımsız) eylem kapasitesinden dahi etimolojik olarak yoksun olduklarını ilan eder.
Râgıb el-İsfahânî, "t-v-a" kökünü istitaat (kapasite) felsefesi üzerinden tahlil eder. Râgıb'a göre insanın yeryüzündeki en büyük yanılgısı, elindeki taşı yontup veya doğadaki bir nesneyi yüceltip, onda doğaüstü bir "istitaat" (güç yetirebilme kudreti) vehmetmesidir. Oysa "Güç yetiremezler" ifadesi, evrendeki yegâne kudret sahibinin (El-Kaviyy) Allah olduğunu; O'nun dışındaki (min dûnillah) hiçbir varlığın fıtraten başkasına "itaat ettirme veya koruma" kapasitesine (t-v-a) sahip olmadığını felsefi olarak kanıtlar. Putlar, fail değil, mutlak aciz nesnelerdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik (ironik) zıtlığını değerlendirir. Müşrikler dünyada o putların devasa heykellerini dikiyor, onları yenilmez güç sembolleri olarak sunuyorlardı. Kur'an, o sözde yüce ilahların kendi kendilerini bile savunmaktan, en ufak bir fiili icra etmekten aciz olduklarını (lâ yestetî'ûne) muhatabın yüzüne çarparak; şirk inancının o kof, eylemsiz ve mantıksız yapısını dilbilimsel bir tokatla yerle bir eder.
Nasrahum (نَصْرَهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-s-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "birine arka çıkmak, zayıf olanı desteklemek, düşmana karşı zafer kazandırmak, yardım etmek, savunmak ve korumak" olduğunu açıklar. Masdar formunda gelen "nasr" (yardım/koruma), sonundaki "hum" (onlara / müşriklere) zamiriyle birleşerek (nasrahum / onlara yardım etmeye) eylemin hedefini sözdizimsel olarak odaklar.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye sosyolojisindeki ve bedevi ahlakındaki yerini inceler. Bedevi toplumunda din, "nasr" (kabilevi dayanışma ve savaşta arka çıkma) sözleşmesi üzerine kuruludur. İnsanlar, savaşta (veya felakette) kendilerini korusunlar diye putlara sığınıyorlardı. Kur'an, "Onlara yardıma (nasrahum) güç yetiremezler" diyerek, o putperest kabile paktını ontolojik olarak iptal eder. İnsanın güvendiği o sahte ittifak, en ihtiyaç duyulan anda (mahşerde veya azapta) mutlak bir yalnızlıkla ve ihanetle sonuçlanacaktır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın çaresizliği üzerinden okur. "Nasr" (yardım), daima daha güçlü bir otoriteden, daha zayıf (veya zor durumda) olana doğru inen bir eylemdir. İnsanın, kendi elleriyle ürettiği ve şekil verdiği cansız bir maddeden "yardım" (nasr) beklemesi, insan aklının içine düşebileceği en sefil ve en irrasyonel çelişkidir. Ayet, kendi ürettiği nesneden medet uman (ve o yardımı asla bulamayan) insanın o trajik ahmaklığını bu kelimeyle ifşa eder.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde cümlenin bu kısmındaki vav harfinin "vav-ı hâliyye" (durum/hal bildiren edat) olduğunu belirtir. "Halbuki, oysa, durum böyleyken" anlamı katarak; putların acziyeti (yardım edememeleri) gerçeği ile, müşriklerin dünyadaki o gülünç korumacılığı (onlara asker olmaları) arasındaki sarsıcı mantıksal ironiyi aynı cümlenin terazisinde birleştirir.
Hum (هُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, munfasıl (ayrı yazılan) cemi müzekker gaib (çoğul üçüncü şahıs eril) zamiri olduğunu kaydeder. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olan bu zamir, doğrudan doğruya o putperestleri (müşrikleri) işaret ederek; dikkatleri sahte ilahlardan alıp, o ilahları üreten ve tapan kitlenin (onların) dünyadaki bizzat kendi ahmakça tutumlarına odaklar.
Lehum (لَهُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet ve tahsis bildiren "li" harf-i cerri ile "hum" (onlar / putlar) zamirinin birleşimidir. O koca kitlelerin (müşriklerin) bütün eylemlerini, savunmalarını ve harcamalarını "sırf o putlar için, o ilahlar uğruna" (lehum) tahsis ettiklerini gramatikal olarak sınırlar.
Cündun (جُنْدٌ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "c-n-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "yardımcılar, koruyucular, sert ve kalın toprak, tek bir amaca kilitlenmiş kalabalık, ordu, asker ve kaba kuvvet" olduğunu açıklar. Sert ve kalın toprağa "cened" denmesinin sebebi, tıpkı bir ordu gibi geçit vermez ve zorlayıcı olmasıdır. Etimolojik olarak "cünd", savunan, koruyan ve gerektiğinde uğruna savaşan askeri veya sivil muhafız birliğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "c-n-d" kökünü insanın inanç ugrunda harcadığı efor felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre putların "cündü/askeri" olmak, sadece eline kılıç alıp savaşmak değildir. Müşrikler dünyada o putları süslemekte, onlara tapınaklar inşa etmekte, onlara kurbanlar sunmakta ve onlara dil uzatanlara karşı (peygamberlere karşı) adeta bir "muhafız ordusu" (cünd) gibi saldırganlaşarak nöbet tutmaktadırlar. Kur'an, sahte ilahların aslında hiçbir gücünün olmadığını; onların dünyada sadece kendilerine tapan o fanatik ve ahmak kalabalığın (ordunun) desteğiyle ayakta durduğunu felsefi olarak ifşa eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir zıtlık (tıbak) ve ironi bağlamında değerlendirir. Normalde ilahın (Tanrının) kulunu koruması, kuluna "yardım" (nasr) etmesi gerekir. Ancak şirk felsefesinde bu ontolojik hiyerarşi tersine dönmüştür: İlah acizdir (güç yetiremez), kul ise o aciz ilahı tehlikelerden koruyan gönüllü bir "asker/koruma ordusu" (cünd) konumundadır. Tanrının insanı koruması gerekirken, insanın kendi icat ettiği tanrıyı korumak için nöbet tutması (cünd olması), kibrin ve putperestliğin en trajikomik yanıdır.
Muhdarûn (مُحْضَرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-d-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "göz önünde bulunmak, gaibin (yokluğun/uzaklığın) zıttı olarak bizzat mevcut olmak, gelmek ve katılmak" olduğunu açıklar. Fiilin if'âl babında, ism-i mef'ul (edilgen ortaç) cemi müzekker (eril çoğul) yapısında (muhdarûn) gelmesi; bu kişilerin (ordunun) kendi özgür iradeleriyle "hazır bulunmalarını" değil, dışarıdan üstün bir güç tarafından zorla derdest edilip "ihzar edilmelerini, mahkemeye ve azaba mecburen çıkarılmalarını" etimolojik olarak ifade eder. Cümlede "cündun" kelimesinin sıfatı (na'ti) veya isim cümlesinin haberi olarak vav harfiyle merfû konumdadır.
Râgıb el-İsfahânî, "h-d-r" kökünü irade ve ilahi ceza felsefesi ekseninde inceler. Râgıb'a göre "ihzar", kişinin hoşlanmadığı, ceza veya sorgu için bir otoritenin önüne zorla celbedilmesidir (getirilmesidir). Dünyadayken kendi putlarını korumak için tapınaklarda gönüllü olarak "hazır kıta bekleyen" (hudûr eden) o müşrik orduları (cünd); mahşer günü o çok güvendikleri putlarla birlikte, ebedi azabı tatmak üzere cehennemin kıyısına boyunları bükük bir halde "zorla ihzar edileceklerdir" (muhdarûn).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kıssadaki final (eskatolojik) gücünü tahlil eder. Müşrikler, dünyada "bizim ilahlarımız bize arka çıkacak (nasr)" diye övünüyorlardı. Allah, o ilahların bırakın kendilerine tapanları kurtarmayı, o müşrik ordularıyla (cünd) beraber topluca cehennem ateşine "derdest edilip atılacaklarını" (muhdarûn) haber verir. Dünyadaki o kibirli, görkemli "koruyucu/nöbetçi ordu", ahirette ilahi kolluk kuvvetleri (zebaniler) tarafından yakalanıp yargı önüne dizilen zavallı, çaresiz ve "ihzar edilmiş" (muhdarûn) mahkûmlara dönüşmüştür. Eylem, kâfirin kendi yalanıyla (putuyla) birlikte yok edilişinin dildeki kusursuz tasviridir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla