وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 73. Ayet
Daralt
X
-
72. "Bunları kendilerine boyun eğdirdik ki bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler."
73. "Bunlarda kendileri için içecekler ve başkaca yararlar da vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?"
Cenâb-ı Hak burada, yarattığı çeşitli hayvanları ve verdiği nimetleri, şükür borcunu ödemeleri için insanlara verdiğini bildirmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Bir önceki ayette sayılan "binek olma" ve "etinden yenme" şeklindeki o devasa biyolojik faydaların hemen ardından; o hayvanların (en'âm) fıtratlarına yerleştirilmiş olan diğer ekolojik ve yaşamsal potansiyelleri (menfaatleri ve içecekleri) aynı ilahi lütuf zincirine sözdizimsel olarak bağlar.
Lehum (لَهُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahsis, aidiyet ve mülkiyet bildiren "li" (için, -e/a, ait) harf-i cerri ile "hum" (onlar/insanlar) çoğul zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Evrendeki o devasa biyolojik mekanizmaların ve onlardan doğan tüm ek faydaların, rastgele bir evrimsel gelişim değil; doğrudan doğruya "onların (insanlığın) istifadesine ve konforuna" özel olarak tahsis edildiğini gramatikal olarak mühürler.
Fîhâ (فِيهَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "zarfiyet" (içinde olma) bildiren "fî" harf-i cerri ile müennes (dişil) "hâ" zamirinin kaynaşmasıdır. Zamir, ayetin bağlamındaki uysallaştırılmış evcil hayvanlara (en'âm) döner. İnsanın elde edeceği o sayısız faydanın ve içeceğin (sütün), uzaktaki bir fabrikada veya cansız bir madende değil; bizzat nefes alan, canlı ve kan taşıyan o hayvanların "bedenlerinin tam içinde" gizlenmiş ontolojik bir mucize olduğunu sözdizimsel olarak odaklar.
Menâfiu (مَنَافِعُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-f-a" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin hoşa gitmesi, işe yaraması, iyilik getirmesi ve zararın (durr) tam zıttı" olduğunu açıklar. "Menfaat" kelimesinin çoğulu olan ve gayr-ı munsarif (tenvinsiz) kalıpta gelen "menâfi'", etimolojik olarak sınırları çizilemeyen, türleri sayılamayacak kadar çok olan "faydalar bütünü" demektir. Yün, kıl, deri, kemik, gübre ve güç gibi hayvanlardan elde edilen her türlü yaşamsal eşyayı kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "n-f-a" kökünü ihtiyaç ve varoluş felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "nef'", insanın yeryüzündeki varlığını sürdürebilmesi ve konforunu artırabilmesi için dışarıdan aldığı her türlü ilahi destektir. Kelimenin çoğul ve belirsiz (nekira formuna yakın çoğul) olarak kullanılması, o hayvanların adeta yürüyen birer "menfaat (fayda) makinesi" gibi tasarlandığını; insanın giyinme, ısınma, barınma ve korunma gibi en temel medeniyet adımlarını ancak o hayvanların bedenlerindeki "menâfi" ile atabildiğini felsefi olarak gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın doğaya bakışı üzerinden okur. İnsan yeryüzünde sürekli kendi emeğiyle bir şeyler "ürettiğini" sanır. Oysa "Onlarda sizin için sayısız menfaatler (menâfiu) vardır" cümlesi; insanın asıl sermayesinin, Allah'ın o dilsiz varlıkların içine kodladığı hazır ve bedelsiz "faydalar" olduğunu yüzüne çarpar. İnsan doğayı yaratmaz, sadece o hazır "menfaatleri" kullanır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olarak; hayvanların bedeninden elde edilen katı/cansız faydalar (yün, deri, güç vb.) ile sıvı/canlı faydayı (sütü) birbirine bağlayarak, o bedenin (en'âmın) insana sunduğu çok boyutlu ve eksiksiz rızık şölenini sözdizimsel olarak eşitler.
Meşâribu (مَشَارِبُ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "ş-r-b" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "su veya her türlü sıvı gıdayı yutmak, boğazdan geçirmek ve içmek" olduğunu açıklar. İsm-i mekân veya masdar mimi çoğulu olan "meşârib", etimolojik olarak "içecek şeyler, içecek türleri veya su içilen kaynaklar" demektir. Çoğul gelmesi, elde edilen sütün çeşitliliğine, kıymetine ve sürekli yenilenen yapısına işaret eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-r-b" kökünü ilahi rızık ve arınma bağlamında değerlendirir. Râgıb'a göre, hayvanın bedenindeki katı faydaların (menâfi') yanına özellikle "içeceklerin" (meşârib/süt) eklenmesi muazzam bir biyolojik ve teolojik mucizeye işaret eder. Ot, su, kan ve dışkı gibi unsurların bir arada bulunduğu o karanlık bedenin içinden; insanın boğazından kolayca geçen, temiz, besleyici ve bembeyaz bir "sıvının/içeceğin" üretilmesi, salt doğa yasalarıyla değil, ancak mutlak bir ilahi tasarımla (kudretle) açıklanabilir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın coğrafi semantiğindeki ağırlığını inceler. Çöl şartlarında yaşayan bedevi için sıvı (su veya süt) demek, doğrudan "hayatın kendisi" demektir. Çölün o ölümcül kuruluğunda (susuzlukta), devenin veya koyunun bedeninden süzülüp gelen "meşârib" (içecekler); sadece bir gıda değil, insanın çöldeki yegâne kurtuluşu ve Allah'ın o coğrafyadaki en somut (ampirik) şefkatidir. Bu kelime, vahyin muhatabının en derin yaşamsal kaygısına (susuzluğa) verilen ilahi cevabın semantik adıdır.
E (أَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "istifham" (soru) hemzesi olduğunu belirtir. Ayetin devamındaki eylemler bağlamında bu soru; bilgi eksikliğini gidermek için değil, bunca mucizevi nimeti ve ampirik (gözlemlenebilir) gerçeği her gün kullanıp tüketen insanın, iş asıl Yaratıcı'yı (Râzık'ı) tanımaya geldiğinde içine düştüğü o körlüğü, nankörlüğü ve ahmaklığı sarsıcı bir şekilde kınamak (istifhâm-ı tevbîhî/inkârî) amacıyla kullanılan gramatikal bir uyanış şokudur.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu kısmındaki "fe" edatının "fâ-i ta'kibiyye" ve sebebiyye (neden-sonuç bildiren bağlaç) olduğunu kaydeder. "Her gün o faydaları görüyorlar, o temiz sütleri içiyorlar; hal böyleyken, tüm bunlara rağmen, akabinde nasıl oluyor da..." anlamını katarak, ilahi nimetler (menâfi ve meşârib) ile insanın fıtri olarak vermesi gereken tepki (şükür) arasındaki mantıksal bağı sözdizimsel olarak kurar.
Lâ (لَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiili olumsuzlayan (nefy) edattır. İnsanın vermesi gereken o mantıklı ahlaki tepkiyi (şükrü) yerine getirmemesini, sürekli ve kalıcı bir inat/nankörlük hali olarak şimdiki ve gelecek zaman ekseninde eleştirir.
Yeşkurûn (يَشْكُرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-k-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut ve orijinal bedevi anlamının "bir hayvanın yediği azıcık ota veya içtiği suya karşılık, bedeninde bolca et ve süt üretmesi, semirmesi, verilen az bir şeye karşı üzerinde çokça iyilik belirtisi göstermesi" olduğunu açıklar. Buradan mecazla; insanın kendisine verilen bir nimeti (iyiliği) bilmesi, onu gizlemeyip sözüyle ve eylemiyle açığa çıkarması, iyilik sahibini övmesine etimolojik olarak "şükür" denmiştir. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yeşkurûn / şükretmezler mi) gelmesi, eylemi doğrudan muhatap kalabalığın ahlaki duruşuna yöneltir.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-k-r" kökünü ontolojik ahlak ve nankörlük ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre şükür, nankörlüğün (küfrün / nimetin üzerini örtmenin) mutlak zıttıdır. Şükür üç aşamada gerçekleşir: Kalp ile nimetin asıl sahibini (Allah'ı) bilmek, dil ile o nimeti övgüyle itiraf etmek ve beden (organlar) ile o nimeti verene itaat etmektir. Kâfirler, hayvanlardan o faydaları ve içecekleri alıp midelerine indirdikleri halde; o nimeti putlarına atfettikleri veya tamamen kendilerinden bildikleri için nimetin asıl kaynağını "örterler" (küfrederler). Allah'ın "Hâlâ şükretmezler mi?" sorusu, bu hırsızlığa (hak gaspına) yönelik ilahi bir kınamadır.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın felsefi semantiğindeki ağırlığını inceler. Toshihiko Izutsu'ya göre "Şükür ve Küfür" diyalektiği, Kur'an'ın insan-Tanrı ilişkisini üzerine inşa ettiği en temel ahlaki varoluş eksenidir. İnsan yeryüzünde otonom, bağımsız ve kendine yeterli (müstağni) bir varlık değildir. O, her yudum suyunda, her giydiği elbisede (menâfi) dışarıdan gelen bir ilahi lütfa muhtaçtır. "Şükür" (ş-k-r), insanın kendi çaresizliğini ve acziyetini kabul edip, o nimeti verene karşı duyduğu derin "varoluşsal borçluluk" hissinin adıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) retorik ihtişamını değerlendirir. Kur'an, tevhid akidesini kanıtlamak için göklerin ötesinden ulaşılamaz, soyut felsefi argümanlar getirmez. Aksine; yününe dokundukları, sütünü içtikleri (meşârib), her gün hayatlarının tam merkezinde olan "hayvanları" (en'âmı) şahit tutar. Ayetin "Hâlâ şükretmeyecekler mi?" (E fe lâ yeşkurûn) şeklindeki o acı feryatla bitmesi, kibrin insanı ne kadar kör ve ahmak bir nanköre dönüştürdüğünü muhatabın (ve tüm insanlığın) yüzüne çarpan nihai bir edebi tokat ve psikolojik yüzleşmedir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, cümlenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu tahlil eder. İnsanın doğayla (hayvanlarla) kurduğu ilişki, salt bir tüketim ve sömürü ilişkisi olamaz. O hayvanları yaratan (halaknâ), uysallaştıran (zellelnâ) ve içinden süt çıkaran (meşârib) Otorite; karşılığında insandan bir ücret değil, sadece bilinçli bir ahlaki uyanış ve teşekkür ("şükür") bekler. "Şükür" yoksa, insanın o hayvandan (yiyip içenden) ontolojik bir farkı kalmaz. Bu son kelime, insanın hayvani bir tüketiciden, "ilahi bir muhataba/halifeye" geçiş yaptığı yegâne felsefi eşiktir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla