وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِياًّ وَلَا يَرْجِعُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
66. "Dilesek (dünyada da) gözlerim büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; ama o takdirde nasıl görebileceklerdi ki?"
67. "Yine dilesek olduklan yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi."
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; am a o takdirde nasıl görebileceklerdi ki? Bazı müfessirler buna şöyle mâna verdiler: Dilesek o sapılmışların gözlerini dümdüz ederdik de yollarını göremezlerdi. Gözlerini kör ettiğimizde nasıl göreceklerdi ki? Bazıları da şöyle dedi: Dilesek onların gözlerini dalâletten hidâyete çevirirdik, yani küfrü onlardan çevirsek doğru yolu bulmak için yarışırlardı, yani doğru yolu görürlerdi. Sonra Allah şöyle buyurdu: Nasıl görebileceklerdi ki? Yani ben onlara küfür yolunu karartmasam doğru yolu nereden görebileceklerdi ki?
Yine dilesek oldukları yerde onlarm mahiyetlerini değiştirirdik. Yani onları ayakları üzerinde durdururduk da ne ileri ve ne de geri gidebilirlerdi! Burada söylenenin aksinin gerçekleşmesi temsilî bir sözle anlatılmaktadır; en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir; Onlarm gözlerini dümdüz yapıp kör etsek, sonra onlar yol bulmak için çabalasalardı nasıl göreceklerdi? Yani asla yol bulamayacaklardı. Buna göre onların kalplerinin gözlerini kör edersek doğru yolu nasıl göreceklerdi? Yani onlar asla doğru yolu göremezlerdi. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak temsilî bir ifade ile şunu söylemektedir: Onlarm yaratılışlarının zahirini değiştirip kendilerini domuz ve maymun haline gelirsek, hatta görünüş itibariyle kendilerine faydalı olan şeyleri yok etsek, artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. Buna göre onlarm kalplerini değiştirsek, onu yerinden alıp başka yere koysak artık ondan yararlanamazlardı, tıpkı diğer organlarının zevahirinden faydalanamadıkları gibi. Bu, hakikat anlamında değil, temsilî mânada bir ifadedir.
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik... Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Bu İlâhi kelâm, sözü edilen fiilleri yapmanın Allah’ın gücü dâhilinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanların istedikleri fiilleri ve işleri yapmak Allah’a ait olmasaydı, Cenâb-ı Hak âyette sözünü ettiği fiilleri yapmakla ve organların yerlerini değiştirmekle tehdit etmesinin anlamı olmazdı. Bu gerçek, onları yapan ve yaratanın Allah olduğunu gösterir.
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik meâlindekİ âyet hakkında Hasan-ı Basrî ve Katâde şöyle dediler: Onları kÖr ve şaşkın bir halde ortada bırakırdık. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Yani söylediği gibi Allah onları ayakları üzerinde oturturdu. Artık ne İleri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. Ett doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir; Onlar ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri!'“ Daha Önce de geçtiği gibi İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Allah dİleseydİ, sapılmışların gözlerini değiştirir ve yollarını göremezlerdi, nasıl görebilirlerdi ki? Mukâtil de şöyle diyor: Eğer dileseydi Allah onların zâhir gözlerini kör ederdi de onlar yollarını bulmaya çalışırlardı, fakat göremezlerdi. Bu mâna, az önce sözünü ettiğimiz anlama yakındır. Baş tarafta söylediğimiz gibi bunun temsilî bir İfade olması da mümkündür. Bunun hakikat mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani gözlerini kör etmeye, mahiyetlerini değiştirmeye ve bahsettiği değişiklikleri yapmaya kadir olan birini, hiçbir şey insanları yeniden yaratmaktan ve diğer fiilleri yapmaktan aciz bırakamaz. Çünkü İnsanı herhangi bir akıbet için değil de sadece kor olması ve mahiyetinin değişmesi için yaratmakta bİr hikmet yoktur. Yahut Cenâb-ı Hak dileseydi onları kör edebileceğini ve mahiyetlerini değiştirebileceğini söylüyor, fakat vazgeçiyor, verdiği nimetlere şükredip nimetler içinde kalmaları için onların mahiyetlerini değiştirmiyor.
İbn Kuteybe şöyle diyor: Âyette geçen “tamese” (طمس) fiili, göz çukuru olmamak, dümdüz olmak demektir. Yolu bulmak için çabalayıp dururlardı, yani geçip gideri erdi. Ebû Avsece şöyle dedi: “Tamesnâ a'yünehüm” (طمسنا أعينهم) ibaresi, onları kör ederdik, demektir. "Mesh” (المسخ) kelimesi de suretleri ve bedenleri değiştirmektir.
Yorumu Yorumla
-
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir cümleye başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, bir önceki ayetteki "gözlerin silinip kör edilmesi" (tams) şeklindeki o dehşetli felsefi tehditten; insanın bütün bedensel ve mekânsal eylemliliğini sıfırlayan ikinci büyük teolojik tehdide (mesh/dondurma eylemine) geçişi sağlayan sözdizimsel bir köprüdür.
Lev (لَوْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şart edatı" olup, genellikle geçmiş veya şimdiki zamanda gerçekleşmemiş, ancak varsayımsal (hipotetik) olarak her an gerçekleşmesi mümkün olan bir durumu (harf-i imtinâ li-imtinâ) ifade etmek için kullanıldığını kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın teolojik bağlamdaki retorik işlevine dikkat çeker. "Lev" (Eğer/Şayet) edatı, Allah'ın mutlak gücünü muhatabın yüzüne çarparken, aynı zamanda insanın dünyadaki otonomisinin (hareket özgürlüğünün) sadece Tanrı'nın bu "varsayımsal" ertelemesine (mühlet vermesine) bağlı olduğunu gösterir. İnsan hareket edebiliyorsa, bu onun kendi gücünden değil; Allah'ın henüz o "lev" (şayet) şartını fiile dökmemesindendir.
Neşâu (نَشَاءُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi istemek, irade etmek, kastetmek ve dilemek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve birinci çoğul şahıs kalıbında (neşâu / dilersek) gelmesi; eylemin tamamen failin (Allah'ın) mutlak, bağımsız ve evrendeki tüm fizik yasalarını aşan hür iradesinden (meşiyyetinden) kaynaklandığını etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünü ilahi dileme (meşiyyet) ekseninde tahlil eder. Meşiyyet, sadece soyut bir arzu değil, aynı zamanda o arzuyu anında varlık sahasına çıkaracak olan mutlak icra kudretidir. İnsan yeryüzünde adımlarını kendi iradesiyle attığını vehmeder. Kur'an, "Eğer biz dilersek" (lev neşâu) kurgusuyla, insanın kas sisteminin, sinir ağlarının ve eylem kabiliyetinin her saniye ilahi iradenin (meşiyyetin) iznine tabi olduğunu felsefi olarak ilan eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu varoluşsal çaresizlik üzerinden okur. "Dileseydik" (neşâu) fiili, insanın dünyadaki o kibirli, koşturmacalı ve telaşlı varoluşunu temelinden sarsan ontolojik bir tehdittir. İnsanın yeryüzündeki hareketliliği, sadece Yaratıcı'nın henüz onu durdurmayı "dilememiş" olmasındandır.
Lemesahnâhum (لَمَسَخْنَاهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "m-s-h" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin yaratılış formunu (suretini) bozup onu daha çirkin, daha aşağı bir forma sokmak, dondurmak, hayvana veya taşa çevirmek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs kalıbında ve başındaki pekiştirici "lâm" (le) harfiyle (lemesahnâhum / onları elbette çirkinleştirir, oldukları yere çivilerdik) gelmesi; eylemin ilahi kudret tarafından tereddütsüz ve mutlak bir şiddetle gerçekleştirilebileceğini etimolojik olarak sabitler.
Râgıb el-İsfahânî, "m-s-h" kökünü ontolojik deformasyon bağlamında değerlendirir. Râgıb'a göre "mesh" eylemi; insanın fıtri olarak sahip olduğu o güzel ve saygın suretin (ahsen-i takvîm) elinden alınıp, yerine utanç verici, işlevsiz ve donuk bir formun (taş, heykel veya idraksiz bir hayvan) verilmesidir. Müşrikler dünyada akıllarını kullanmayıp hakikate karşı "taş gibi" tepkisiz ve donuk kaldıkları için, Kur'an onların bu manevi taşlaşmasını, fiziksel bir "heykele/taşa çevrilme" (mesh) tehdidiyle eşleştirerek muazzam bir teolojik ceza kurgular.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ahlak semantiğindeki yerini tahlil eder. Bedevi zihniyetinde insanı insan yapan şey onun bedensel gücü, asabiyeti ve hareket kabiliyetidir. Allah'ın onları "mesh etmesi", onların en çok övündükleri o fiziksel formun ve hareket gücünün ellerinden alınarak birer aciz nesneye (taşa/cansız puta) dönüştürülmesidir. İnsanın ahlaki çöküşü, bedensel bir enkaza dönüşmüştür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir zeminde okur. İnsanın bütün kibri, yeryüzüne tahakküm etmesinden kaynaklanır. Allah "Onları mesh ederdik" diyerek, insanın evrendeki sahte efendiliğini saniyeler içinde sıfırlayabileceğini hatırlatır. Taşlaşan veya formunu kaybeden insan, artık doğaya hükmeden bir "fail" değil, doğanın içinde donup kalmış zavallı bir "nesne" (mef'ul) haline gelir.
Alâ (عَلَىٰ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "isti'lâ" (üzerinde olma, baskı ve kapsama) bildiren harf-i cer olduğunu belirtir. Dondurma ve taşlaştırma (mesh) eyleminin, kişiyi başka bir mekana taşımadan, doğrudan bulunduğu noktanın "tam üzerine" çöken, onu o anki koordinatına sabitleyen (çivileyen) mutlak bir ilahi kısıtlama olduğunu gramatikal olarak çerçeveler.
Mekânetihim (مَكَانَتِهِمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-n" (olmak, var olmak, bulunmak) kökünden türeyen "mekân" kelimesine dayandırır. Bu kökün temel, somut anlamının "bir varlığın üzerinde durduğu, yerleştiği ve kendi hacmiyle doldurduğu fiziksel boşluk" olduğunu açıklar. Kelimenin sonundaki yuvarlak tâ (mekânet) harfi, durulan yerin somutluğunu ve kişiye aidiyetini vurgular. Sonundaki "him" (onların) zamiriyle (onların durdukları yer) anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "mekânet" kelimesini statü ve fiziksel konum bağlamında inceler. Râgıb'a göre bu kelime hem ayak basılan "fiziksel koordinat" hem de toplum içindeki "sosyal statü/güç" (menzile) demektir. Şımarık müşrikler, dünyadaki makamlarına (mekânetlerine) çok güveniyorlardı. İlahi cezanın onları bizzat "kendi mekanları/makamları üzerinde" (alâ mekânetihim) taşa çevirmesi, en güvendikleri gücün (iktidar alanının) onların ebedi zindanına ve donup kaldıkları bir ibret abidesine dönüştürülmesidir.
Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ edebi formundaki yerini değerlendirir. Suçlunun kaçarken kendi olduğu yerde (mekânında) aniden bir taşa/tuz direğine dönüşmesi (Lut kavmi veya Sodom/Gomore hikayelerindeki gibi), Ortadoğu kıyamet (apokaliptik) edebiyatında "ilahi gazabın aniliği" motifinin en bilinen arketipidir. Kur'an, muhataplarına o dehşetli "donup kalma" efsanelerini hatırlatarak, kendi evlerinde ve saraylarında (mekânetihim) bile ilahi iradeden kaçamayacaklarını ilan eder.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu kısmındaki "fe" edatının "fâ-i ta'kibiyye" ve "sebebiyye" (neden-sonuç bildiren bağlaç) olduğunu belirtir. Oldukları yerde taşlaşma/kılık değiştirme eyleminin (mesh) anında doğuracağı o mutlak fiziksel felci (hareketsizliği) gramatikal olarak eyleme bağlar.
Mâ (مَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mazi (geçmiş zaman) veya kalıplaşmış fiillerin başına gelerek "nefy" (olumsuzluk) bildiren bir edat olduğunu kaydeder. Cümleye kattığı bu mutlak olumsuzluk, taşa çevrilen insanın eylem kabiliyetinin zerre kadar kalmadığını, iradenin fiile dönüşme ihtimalinin kesinkes sıfırlandığını sözdizimsel olarak mühürler.
İstetâû (اسْتَطَاعُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "t-v-a" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "itaat etmek, boyun eğmek, bir şeye fiziksel veya zihinsel olarak güç yetirmek, kapasitesi olmak ve bedenin emre itaat etmesi" olduğunu açıklar. İstif'âl babında, mazi (geçmiş zaman) ve çoğul kalıbında (istetâû / güç yetirebildiler, muktedir oldular) gelen bu fiil; başındaki olumsuzluk (mâ) edatıyla birleştiğinde (mâ istetâû / güç yetiremezler), insanın kendi bedeni üzerinde kurduğu o otonom (bağımsız) eylem kapasitesinin ve tahakkümünün bir anda çöküp iflas etmesini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "t-v-a" kökünü "istitaat" (kapasite/muktedirlik) felsefesi üzerinden tahlil eder. Râgıb'a göre insanın yeryüzündeki varoluşu ve kibri, iradesini fiile dönüştürebilme (istitaat) illüzyonuna dayanır. Ancak Allah onları bulundukları yerde dondurduğunda (mesh ettiğinde), bu kapasite anında yok olur. İnsan adım atamaz, kaçamaz ve bedeni kendi iradesine "itaat" etmez (tav' kökü) hale gelir. "Güç yetiremezler" ifadesi, insanın ontolojik acziyetinin ve eylemsizliğinin sarsıcı bir fiziksel tasviridir.
Mudiyyen (مُضِيًّا)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "m-d-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "keskin bir kılıcın bir şeyi yarıp geçmesi, zamanın veya bir canlının ileriye doğru hızla akması, nüfuz etmesi, devam etmesi ve geçip gitmesi" olduğunu açıklar. Masdar formunda gelen "mudiyyen", etimolojik olarak mekânın ve zamanın içinde hiçbir engele takılmadan "ileriye doğru gitmeyi, geleceğe doğru atılmayı ve hareketi sürdürmeyi" ifade eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın yön duygusu üzerinden okur. İnsanın doğası daima ileriye (mudiyyen), yeni ufuklara, yarınlara ve geleceğe doğru bir akış (fütürizm) içindedir. Müşrikler de dünyevi hırslarıyla sürekli "ileri gitmek", mallarını ve güçlerini artırmak istiyorlardı. Allah'ın onları dondurması (mesh) sonucunda "ileriye gitmeye (mudiyyen) güç yetirememeleri", insanın zaman ve mekan içindeki o ilerlemeci kibrinin (gelecek tasavvurunun) ilahi bir frenle ebediyen sıfırlanması, felsefi ufkunun bir taş gibi olduğu yere çakılmasıdır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "ileriye/geleceğe gidememe" (mudiyyen) acziyeti ile, "geriye/eski konfor alanına dönememe" (yerciûn) acziyetini birbirine bağlayarak, insanın içine düştüğü o mutlak eylemsel ve mekânsal kuşatılmışlığı (iki yönlü felci) sözdizimsel olarak inşa ettiğini belirtir.
Lâ (لَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiili olumsuzlayan (nefy) edattır. Çaresizliği pekiştirir ve muhatapların kurtuluş için sığınabilecekleri o son "geriye kaçış" eylemini de mutlak surette ortadan kaldırır.
Yerciûn (يَرْجِعُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-c-a" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeye geri dönmek, eski haline rücu etmek, çıkılan noktaya, geriye veya sığınağa doğru tekrar yönelmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yerciûn / dönerler) gelmesi, ancak başındaki "lâ" olumsuzluk edatıyla (lâ yerciûn / dönemezler) kullanılması; insanın tehlike anında arkasına bakıp eski güvenli alanına (evine/mazisine) kaçış serüveninin etimolojik olarak iptal edilmesidir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın zaman ve varoluş tasavvurundaki sarsıcı rolünü inceler. İnsan zihni, bir engelle karşılaştığında daima geriye (rücu) dönerek kendini kurtarabileceğine inanır. Ancak ilahi ceza (mesh) geldiğinde zaman tek boyutlu bir zindana dönüşür. "Geriye dönemezler" (lâ yerciûn) tamlaması; sadece mekânsal bir gidememe değil, dünyanın o konforlu, telafi edilebilir (gayr-ı kabil-i rücu) sisteminin çöktüğünün ilanıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki felsefi ve psikolojik darbesini tahlil eder. Önceki ayetlerde hakikati görmemekte direnen, cehennem tehdidiyle alay eden insanın, ilahi kudret karşısındaki son durumu muazzam bir trajedidir: Ne ileri gidip kaçabilir (mudiyyen) ne de geri dönüp tövbe edebilir veya evine saklanabilir (yerciûn). "Olduğu yere çivilenmek", iradenin, bedenin ve zamanın bütünüyle iflas ettiği, insanın kibrinin en dilsiz ve en aciz taşa (heykele) dönüştüğü mutlak ilahi ablukadır. İnsan, kendi inadının içinde dondurulmuştur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla