Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 66. Ayet

    وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev neşâu letamesnâ ‘alâ a’yunihim festebekû-ssirâta feennâ yubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      66. "Dilesek (dünyada da) gözlerim büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; ama o takdirde nasıl görebileceklerdi ki?"

      67. "Yine dilesek olduklan yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi."


      Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; am a o takdirde nasıl görebileceklerdi ki? Bazı müfessirler buna şöyle mâna verdiler: Dilesek o sapılmışların gözlerini dümdüz ederdik de yollarını göremezlerdi. Gözlerini kör ettiğimizde nasıl göreceklerdi ki? Bazıları da şöyle dedi: Dilesek onların gözlerini dalâletten hidâyete çevirirdik, yani küfrü onlardan çevirsek doğru yolu bulmak için yarışırlardı, yani doğru yolu görürlerdi. Sonra Allah şöyle buyurdu: Nasıl görebileceklerdi ki? Yani ben onlara küfür yolunu karartmasam doğru yolu nereden görebileceklerdi ki?

      Yine dilesek oldukları yerde onlarm mahiyetlerini değiştirirdik. Yani onları ayakları üzerinde durdururduk da ne ileri ve ne de geri gidebilirlerdi! Burada söylenenin aksinin gerçekleşmesi temsilî bir sözle anlatılmaktadır; en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir; Onlarm gözlerini dümdüz yapıp kör etsek, sonra onlar yol bulmak için çabalasalardı nasıl göreceklerdi? Yani asla yol bulamayacaklardı. Buna göre onların kalplerinin gözlerini kör edersek doğru yolu nasıl göreceklerdi? Yani onlar asla doğru yolu göremezlerdi. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak temsilî bir ifade ile şunu söylemektedir: Onlarm yaratılışlarının zahirini değiştirip kendilerini domuz ve maymun haline gelirsek, hatta görünüş itibariyle kendilerine faydalı olan şeyleri yok etsek, artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. Buna göre onlarm kalplerini değiştirsek, onu yerinden alıp başka yere koysak artık ondan yararlanamazlardı, tıpkı diğer organlarının zevahirinden faydalanamadıkları gibi. Bu, hakikat anlamında değil, temsilî mânada bir ifadedir.

      Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik... Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Bu İlâhi kelâm, sözü edilen fiilleri yapmanın Allah’ın gücü dâhilinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanların istedikleri fiilleri ve işleri yapmak Allah’a ait olmasaydı, Cenâb-ı Hak âyette sözünü ettiği fiilleri yapmakla ve organların yerlerini değiştirmekle tehdit etmesinin anlamı olmazdı. Bu gerçek, onları yapan ve yaratanın Allah olduğunu gösterir.

      Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik meâlindekİ âyet hakkında Hasan-ı Basrî ve Katâde şöyle dediler: Onları kÖr ve şaşkın bir halde ortada bırakırdık. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Yani söylediği gibi Allah onları ayakları üzerinde oturturdu. Artık ne İleri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. Ett doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir; Onlar ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri!'“ Daha Önce de geçtiği gibi İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Allah dİleseydİ, sapılmışların gözlerini değiştirir ve yollarını göremezlerdi, nasıl görebilirlerdi ki? Mukâtil de şöyle diyor: Eğer dileseydi Allah onların zâhir gözlerini kör ederdi de onlar yollarını bulmaya çalışırlardı, fakat göremezlerdi. Bu mâna, az önce sözünü ettiğimiz anlama yakındır. Baş tarafta söylediğimiz gibi bunun temsilî bir İfade olması da mümkündür. Bunun hakikat mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani gözlerini kör etmeye, mahiyetlerini değiştirmeye ve bahsettiği değişiklikleri yapmaya kadir olan birini, hiçbir şey insanları yeniden yaratmaktan ve diğer fiilleri yapmaktan aciz bırakamaz. Çünkü İnsanı herhangi bir akıbet için değil de sadece kor olması ve mahiyetinin değişmesi için yaratmakta bİr hikmet yoktur. Yahut Cenâb-ı Hak dileseydi onları kör edebileceğini ve mahiyetlerini değiştirebileceğini söylüyor, fakat vazgeçiyor, verdiği nimetlere şükredip nimetler içinde kalmaları için onların mahiyetlerini değiştirmiyor.

      İbn Kuteybe şöyle diyor: Âyette geçen “tamese” (طمس) fiili, göz çukuru olmamak, dümdüz olmak demektir. Yolu bulmak için çabalayıp dururlardı, yani geçip gideri erdi. Ebû Avsece şöyle dedi: “Tamesnâ a'yünehüm” (طمسنا أعينهم) ibaresi, onları kör ederdik, demektir. "Mesh” (المسخ) kelimesi de suretleri ve bedenleri değiştirmektir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir cümleye başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, önceki ayetlerdeki ahirete ve mahşer gününe (cehenneme ve ağızların mühürlenmesine) dair o dehşetli tablodan; ilahi kudretin dünyadaki potansiyel cezalandırma gücüne ve insanın yeryüzündeki ontolojik çaresizliğine geçişi sağlayan sözdizimsel bir zaman/mekân köprüsüdür.

        Lev (لَوْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şart edatı" olup, genellikle geçmiş veya şimdiki zamanda gerçekleşmemiş, ancak varsayımsal (hipotetik) olarak mümkün olan bir durumu (harf-i imtinâ li-imtinâ) ifade etmek için kullanıldığını kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın teolojik ve retorik bağlamdaki işlevine dikkat çeker. "Lev" (Eğer/Şayet) edatı, burada Allah'ın mutlak gücünü gösterirken aynı zamanda O'nun dünyadaki "mühlet verme" (hilm/rahmet) yasasını açığa çıkarır. Kur'an, müşriklere zımnen şunu söyler: "Eğer dileseydik sizi dünyadayken anında kör ederdik, ancak size bir nedenden dolayı (imtihan gereği) mühlet veriyoruz." Bu edat, insanın dünyadaki otonomisini sadece Tanrı'nın bu "varsayımsal" ertelemesine borçlu olduğunu gösteren felsefi bir kilit taşıdır.

        Neşâu (نَشَاءُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi istemek, irade etmek, kastetmek ve dilemek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve birinci çoğul şahıs kalıbında (neşâu / dilersek) gelmesi; eylemin tamamen failin (Allah'ın) mutlak, bağımsız ve karşı konulamaz hür iradesinden kaynaklandığını etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünü "meşiyyet" (ilahi dileme) ekseninde tahlil eder. Meşiyyet, sadece bir arzu değil, aynı zamanda o arzuyu varlık sahasına çıkaracak olan kudreti de içeren mutlak bir karardır. İnsan sahip olduğu organların (gözlerin) kendi malı olduğunu ve ebediyen kendisinde kalacağını vehmeder. Kur'an "Eğer biz dilersek" (lev neşâu) diyerek, insanın biyolojik bütünlüğünün ve sağlığının her saniye sadece ilahi iradenin (meşiyyetin) onayına bağlı olduğunu felsefi olarak ilan eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu varoluşsal pamuk ipliği üzerinden okur. "Dileseydik" (neşâu) fiili, insanın kibirle dünyada yürümesini sağlayan o sahte güven hissini parçalayan ontolojik bir tehdittir. İnsan, evrendeki hiçbir şeye sahip değildir; onun varlığı, Tanrı'nın her an "dilemesi" sayesinde ayakta duran sürekli bir lütuftur.

        Letamesnâ (لَطَمَسْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "t-m-s" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin izini tamamen silmek, yok etmek, bir şekli veya çizgiyi bozup dümdüz ve tanınmaz hale getirmek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs kalıbında ve başındaki pekiştirici "lâm" (le) harfiyle (letamesnâ / elbette silip dümdüz ederdik) gelmesi; eylemin şiddetini ve mutlaklığını etimolojik olarak sabitler. Göz için kullanıldığında, sadece görme yetisinin kaybı değil, göz yuvasının ve yarıklarının tamamen silinip yüzün pürüzsüz bir et parçasına dönmesi demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "t-m-s" kökünü algı felsefesi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre "tams", sıradan bir körlük (amâ) değildir. Körlükte göz organı fiziksel olarak yerinde durabilir; ancak tams eyleminde idrakin o fiziksel penceresi kökünden silinir, dümdüz edilir ve dış dünyayla olan ontolojik bağ tamamen iptal edilir. Müşrikler ilahi ayetleri görmezden geldikleri için, Kur'an onların bu "manevi körlüğünü", fiziksel pencerelerinin (gözlerinin) "silinmesi" (tams edilmesi) tehdidiyle eşleştirerek muazzam bir teolojik ceza kurgular.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki bedevi psikolojisiyle olan bağlantısını tahlil eder. Bedevi için çölde hayatta kalmanın yegâne yolu, kumdaki "izleri" takip etmektir. Rüzgarın esip o izleri silmesine, pürüzsüz hale getirmesine Arapçada "tams" denir. İz silindiğinde, bedevi çölde tamamen kaybolur ve ölüme terk edilir. Kur'an, çölde izi silinen yolun yarattığı o dehşeti alır ve insanın yüzündeki o en hayati izin (gözlerin) silinmesi felsefesine uyarlar. İnsanın dünyayı algıladığı izler (tams) silindiğinde, insan varoluşsal bir karanlığa hapsolur.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "isti'lâ" (üzerinde olma, baskı ve kapsama) bildiren harf-i cer olduğunu belirtir. Silme ve kör etme eyleminin (tams), doğrudan organın tam üzerine çöken, onu dışarıdan mutlak bir ilahi müdahaleyle ve şiddetle kaplayan/örten bir baskı olduğunu gramatikal olarak çerçeveler.

        A'yünihim (أَعْيُنِهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-y-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "göz organı, su pınarı, bir şeyin aslı/kendisi ve gözetleyici" olduğunu açıklar. Su pınarlarına "ayn" denmesinin sebebi; tıpkı gözün suyu (gözyaşını) dışarı sızdırması ve dünyayı algılaması gibi, pınarın da yeryüzünün içindeki suyu dışarı çıkaran bir pencere olmasıdır. Çoğul (gözler) kalıbında ve "him" (onların) zamiriyle (onların gözleri) birleşerek hedefin kim olduğunu belirler.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-y-n" kökünü bilgi ve hakikat bağlamında inceler. Göz (ayn), insanın dış dünyadaki nesnel gerçekliği idrak ettiği en birincil epistemolojik (bilgisel) araçtır. Kur'an'ın kalbi veya kulağı değil de doğrudan "gözleri" (a'yün) silmekten bahsetmesi; dünyevi nimetleri, zenginlikleri ve ihtişamı "görerek" kibirlenen müşrik aklın en çok güvendiği ve felsefesini üzerine inşa ettiği o ampirik (deneyci/görsel) organın hedef alındığını gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir zeminde okur. İnsanın bütün kibri, dış dünyayı "görmesinden" ve o dünyaya hakim olduğunu vehmetmesinden kaynaklanır. Allah "Onların gözlerini (a'yünihim) silerdik" diyerek, insanın dış dünyayla kurduğu o efendilik bağını saniyeler içinde nasıl sıfırlayabileceğini hatırlatır. Gözler gittiğinde, insanın evrendeki sahte krallığı da anında biter.

        Festebekû (فَاسْتَبَقُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-b-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "öne geçmek, birini geride bırakmak, yarışmak, acele etmek ve ilk ulaşan olmak" olduğunu açıklar. İftiâl babında, mazi (geçmiş zaman) ve çoğul kalıbında gelen bu fiil (festebekû / koşuştular, yarışa giriştiler), başındaki "fe" (fâ-i ta'kibiyye) edatıyla birlikte, gözlerin silinmesinin hemen ardından yaşanan o mutlak ve anlık paniği etimolojik olarak tasvir eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-b-k" kökünü psikolojik trajedi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre "müsabaka/istibak", normalde bir hedefe ulaşmak için yapılan bilinçli bir yarışmadır. Ancak gözleri tamamen silinmiş (tams edilmiş) insanların yolda "yarışmaları" (festebekû), bilinçli bir ilerleme değil; görme yetilerini kaybetmenin verdiği dehşetle, eski alışkanlıklarına, ezbere bildikleri yollara veya sığınaklara doğru körlemesine, birbirlerini ezercesine koşuşturmaları ve panik halinde kaçışmalarıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın ontolojik telaşı üzerinden okur. İnsan her zaman kurduğu düzene, bildiği yollara aşırı güvenir. Ayetteki "Kör edildiklerinde hemen yola dökülüp yarışırlardı" (festebekû) ifadesi, insanın idrakini kaybettiğinde bile eski dünyevi hedeflerine/yollarına o alışıldık hırsla ve hızla yönelmeye çalışmasını resmeden sarsıcı bir ironidir. Gözü olmayan adamın yolda (sırâtta) yarışmaya kalkması, kibrin aklı ne derece iptal ettiğinin felsefi kanıtıdır.

        Es-Sırâta (الصِّرَاطَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-r-t" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir lokmayı veya nesneyi hızla, çiğnemeden yutmak, içine çekmek" olduğunu açıklar. Ana yola etimolojik olarak "sırât" denmesinin sebebi; o yolun genişliğiyle, üzerindeki kalabalıkları adeta bir boğaz gibi "yutması", onları kendi akışına katıp hızla kaydırmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-r-t" kökünü rehberlik ve hayat felsefesi bağlamında tahlil eder. "Sırât", sıradan bir patika (tarîk) değil, toplumun her gün kullandığı, ezbere bildiği o devasa ve en geniş ana yoldur. Müşriklerin gözleri silindiğinde koşuştukları yer (Sırât), dünyada her gün gururla yürüdükleri, ticaret yaptıkları ve asabiyetlerini sergiledikleri o meşhur yoldur.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "sırât" kelimesinin Latincedeki "strata" (taş kaplı ana otoyol) kelimesinden Süryanice "srâtâ" yoluyla Arapçaya geçtiğini belirtir. Kur'an, dönemin insanının zihnindeki o en geniş ve güvenilir "kraliyet otoyolu" imgesini alarak, insanın fiziksel körlüğe düştüğünde o en güvendiği (strata) ana yolda bile nasıl çaresizce kaybolacağını evrensel bir dille resmeder. Cümlede "festebekû" fiilinin mef'ul-i bihi (nesnesi) olarak üstünlü (mansub) kullanılmıştır.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu kısmındaki "fe" edatının "fâ-i sebebiyye" veya "istînâfiyye" olduğunu belirtir. Gözlerin silinmesi ve o kör panik haliyle ana yola (sırâta) dökülme eyleminin mantıksal sonucunu (veya imkânsızlığını) bildiren sarsıcı retorik soruya geçişi sağlayan sözdizimsel bir bağlaçtır.

        Ennâ (أَنَّىٰ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde durum, mekan ve nasıllık soran (nasıl, nerede, nereden?) bir istifham (soru) edatı olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın ayet içindeki retorik gücüne dikkat çeker. "Fe ennâ" (Peki nasıl, hal böyleyken nereden?) sorusu, ilahi otoritenin muhataptan bir cevap beklediği bir bilgi sorusu değildir; "istifhâm-ı inkâri/tevbîhî" (kınama ve imkansızlık bildiren soru) sanatıdır. İnsanın biyolojik (veya manevi) pencereleri silindiğinde, eski yollarını bulmasının veya hedefine ulaşmasının ontolojik olarak tamamen "imkânsız" olduğunu muhatabın yüzüne çarpan bir ahmaklık/acziyet teşhisidir.

        Yübsırûn (يُبْصِرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "b-s-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "gözle görmek, bir şeyin hakikatine nüfuz etmek, bilmek, delille kavramak ve idrak etmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yübsırûn / görecekler, nasıl görürler) gelmesi, eylemin kalıcılığını ve müşriklerin içine düştükleri o felsefi karanlığı etimolojik olarak sabitler.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-s-r" kökünü "basiret" (kalp gözü) ve ampirik görme (basar) ekseninde kıyaslayarak tahlil eder. Ayetin başındaki "a'yün" (fiziksel gözler) silindiği için, ayetin sonundaki "yübsırûn" (görecekler) fiili muazzam bir trajik anlama bürünür. Râgıb'a göre müşrikler zaten dünyadayken "basiretten" (manevi idrakten) yoksundular; sadece "a'yün" (fiziksel gözler) ile yollarını buluyorlardı. Allah o fiziksel gözleri de (tams edip) sildiğinde, onların elinde yollarını (sırâtı) bulabilecek hiçbir epistemolojik (bilgisel) araç kalmaz.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) ontolojik ağırlığını ve kıssanın bütünüyle olan ilişkisini değerlendirir. Yeryüzünde peygamberlerin uyarılarına inatla kör ve sağır taklidi yapan, hakikati görmezden gelen kitlelere Kur'an şöyle seslenir: "Eğer dileseydik gözlerinizi silmezdik ama gerçeğin ta kendisine kör ederdik; o zaman o çok güvendiğiniz yollarda (Sırât'ta) 'nasıl görecektiniz?' (ennâ yübsırûn)". Bu son kelime, insanın sahip olduğu idrak yetilerinin (görmenin) kendi mülkü değil, ilahi bir emanet olduğunu; o emanet geri alındığında insanın evrende yönünü (Sırât-ı Müstekîm'i) bulmaktan aciz, mutlak bir karanlığa ve çaresizliğe mahkum zavallı bir varlıktan ibaret olduğunu ilan eden nihai bir felsefi mühürdür. İnsan, O'nun nuru (hidayeti) olmadan göremez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X