Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 65. Ayet

    اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elyevme naḣtimu ‘alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder"

      Ağızların Mühürlenmesi, Ellerin Konuşması ve Ayakların Tanıklığı

      O gün onların ağızlarını mühürleriz, yani ağızlarına mühür vururuz ve artık konuşamazlar. Yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki onlar dünyada yaptıkları şeyleri, Allah’a ortak koşmalarını ve kâfirliklerini inkâr ettikleri, “Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” dedikleri için Cenâb-ı Hak ağızlarını mühürlemiş, konuşmaları ve yaptıkları günahlar yüzünden diğer organlarına kendi aleyhlerine şahitlik etmeleri için izin vermiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “O ceza gününde dilleri, aleyhlerine tanıklık edecektir”. "Kulakları, onların aleyhine şahitlik eder” .sonra dilleri çözülür ve kendi aleyhine şahitlik ettikleri için organlarına sitem ederler: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar, onlar da, "Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu, derler".

      Dilin konuşma özelliği, dilden kaynaklanan veya dilin kendisine ait bir özellik değildir, Cenâb-ı Hakk’m lütfedip dile verdiği bir özelliktir, Allah bu lütfü ve bu özelliği ne zaman ve hangi organa verirse, o zaman o organ konuşur. Konuşmak eğer dilin kendisine ait bir nitelik olsaydı, dili olan her varlığın konuşması gerekirdi. Dili olan her varlık konuşamadığına göre, bu, Cenâb-ı Hakk’ın ona verdiği bİr lütuf olduğuna işaret eder, dil o sayede konuşabilmektedir. Allah bu lütfü ve bu özelliği nereye verirse orası konuşur. Kulak ve göz de böyledir. El ve ayak gibi insanın bütün organlarına Cenâb-ı Hak lütfedip bir özellik vermiştir; kulak o sayede duymakta, göz o sayede görmekte, el o sayede alıp vermekte, ayak da o sayede yürümekte ve adım atmaktadır. Cenâb-ı Hak bir özelliği hangi organa lütfedip vermişse, o organ da bu özelliği sergiler, tıpkı kulağın işitmesinde, gözün görmesinde olduğu gibi. Yiyecek maddeleri ve sular da, bizatihi kendi varlıkları itibariyle gıda değildirler, ancak Cenâb-ı Hakk’ın onlara lütfedip vermiş olduğu bir özellikle insanlar için gıda haline dönüşmektedir. Görmez misin ki, yemeğin kendisi midede kalıyor, sonra dışarı atılıyor, fakat ondaki özellikten insan gıda olarak yararlanıyor. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Yevme (الْيَوْمَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "y-v-m" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık süre veya mutlak ve belirli bir zaman dilimi" olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin başındaki belirlilik takısı (el-takısı/lam-ı tarif) ile cümlenin zarfı (zaman bildireni) olarak üstünlü (mansub) kullanıldığını belirtir. Etimolojik olarak rastgele bir zamanı değil; hesabın görüldüğü, mazeretlerin tükendiği ve mutlak adaletin tecelli ettiği o yegâne "Yargı Günü'nü" gramatikal olarak işaret eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu zaman algısı üzerinden okur. "Bugün" (el-yevme) kelimesi, dünyevi yalanların, ertelemelerin ve sahte savunmaların tamamen bittiği ontolojik eşiktir. Geçmişin tüm eylemleri, ahiretin kaçılamaz ve şeffaf "şimdiki zamanına" (bugününe) taşınmış, zamanın üstü açılmıştır.

        Nahtimu (نَخْتِمُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-t-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin sonuna ulaşmak, bitirmek, içine hiçbir şeyin girmemesi ve içinden hiçbir şeyin çıkmaması için ağzını sıkıca kapatmak, mühürlemek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve birinci çoğul şahıs (biz) kalıbında (nahtimu / biz mühürleriz) gelmesi; eylemin, failin (Allah'ın) mutlak otoritesiyle ve geri dönülemez (kırılmaz) bir şekilde gerçekleştirildiğini etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-t-m" kökünü irade ve iletişim felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "hatm" (mühürleme), insanın iradi konuşma yetisinin elinden alınmasıdır. Dünyadayken hakikati inkar eden, yalan yere yeminler eden ve kelime oyunlarıyla suçunu örten insanın; ilahi mahkemede bu sahte savunma mekanizması (konuşma yetisi) ilahi bir mühürle tamamen iptal edilir. Ağız mühürlendiğinde, aklın kurguladığı yalanlar da hapsolur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamdaki işlevini değerlendirir. Müşriklerin dünyadaki en büyük silahı, peygamberlere karşı kullandıkları alaycı, iftiracı ve inatçı "söylemleri/dilleri" idi. Mahşer gününde (El-Yevme) Yüce Otoritenin, o kibri "Biz mühürleriz" (nahtimu) diyerek tek bir hamlede susturması, insanın kendi bedeni üzerindeki egemenliğini kaybedişinin ve ontolojik olarak sıfırlanışının en sarsıcı edebi tasviridir.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "isti'lâ" (üzerinde olma, kapsama ve baskı) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Mühürleme eyleminin yüzeysel bir kapatma değil, konuşma organının tam üzerine çöken, onu dışarıdan mutlak bir baskıyla kilitleyen ilahi bir kısıtlama olduğunu sözdizimsel olarak çerçeveler.

        Efvâhihim (أَفْوَاهِهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "f-v-h" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağız, dudakların arası, sözün ve sesin çıkış noktası" olduğunu açıklar. "Fû" kelimesinin çoğulu olan "efvâh" (ağızlar), sonundaki "him" (onların) zamiriyle birleşerek mahşerdeki o suçlu kalabalığın fiziksel konuşma organlarını hedefler.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ahlak semantiğindeki yerini inceler. Ağız (f-v-h), insanın iç dünyasındaki (kalbindeki) niyetleri dışarıya aktardığı kapıdır. Ancak müşrik akıl, bu kapıyı dünyada hep yalan ve inkar (küfür) üretmek için kullanmıştır. Mahşer gününde o kapının (ağızların) mühürlenmesi, insanın fıtrata aykırı ürettiği o suni dilin ve retoriğin, evrensel hakikat mahkemesinde hiçbir geçerliliği (kredisi) kalmadığının semantik ilanıdır.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "ağızların mühürlenip susturulması" eylemi ile "uzuvların konuşturulması" eylemini eşzamanlı olarak birbirine bağladığını belirtir. İnsanın kurgusal dilinin (yalanının) bittiği yerde, bedenin nesnel ve şeffaf dilinin (hakikatin) başladığını gösteren muazzam bir sözdizimsel geçiş köprüsüdür.

        Tükellimünâ (تُكَلِّمُنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-l-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "etki etmek, iz bırakmak ve yaralamak (kelm)" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "kelâm" (konuşmak) eylemine etimolojik olarak bu kökten isim verilmesinin sebebi; tıpkı bedende açılan bir yara gibi, sözün de dinleyicinin zihninde, kulağında ve kalbinde kalıcı bir "iz/etki" bırakmasıdır. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman), müennes (dişil) kalıbında ve sonundaki "nâ" (biz/bize) zamiriyle (tükellimünâ / bize konuşur) gelmesi, eylemin doğrudan ilahi makama yöneltilen sarsıcı bir bildirim olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-l-m" kökünü ontolojik bir mucize bağlamında tahlil eder. Normalde kelâm (konuşma) ses tellerine ve ağza ihtiyaç duyar. Ancak burada ağızlar (efvâh) mühürlüyken, ellerin "bize konuşur" (tükellimünâ) eylemini gerçekleştirmesi; Allah'ın eşyaya ve uzuvlara bizzat şuur, idrak ve ifade yeteneği bahşetmesidir. Bedenin parçaları, sahibinin iradesinden bağımsız, başlı başına dürüst birer varlığa (şahide) dönüşmüştür.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ edebi ve eskatolojik (ahirete dair) formundaki yerini inceler. Uzuvların (ellerin ve ayakların) dile gelip Tanrı'ya konuşması motifi, dönemin apokaliptik (kıyamet) edebiyatında (özellikle Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde) "İlahi Mahkemenin (Yargı Günü'nün) mutlak şeffaflığı" temasının en çarpıcı arketipidir. Kur'an, bölge insanının zihnindeki bu dehşetli "bedenin ihaneti/şahitliği" imgesini kullanarak, hiçbir suçun gizli kalamayacağını evrensel bir hitabetle ilan eder.

        Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "y-d-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "el organı, uzuv" olduğunu; ancak mecazen "güç, kuvvet, eylem, mülkiyet ve icraat" anlamlarında kullanıldığını açıklar. "Eydî" çoğul (eller) yapısındadır ve sonundaki "him" (onların) zamiriyle "onların elleri" anlamına gelir. Cümlede "tükellimu" fiilinin öznesi (faili) konumundadır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal sorumluluk ekseninde değerlendirir. İnsanın yeryüzündeki eylemlerinin (vurma, çalma, imza atma, put yapma) en birincil ve doğrudan faili "ellerdir" (y-d-y). Eller, niyetin fiziksel dünyadaki icracılarıdır. Mahşer gününde kurgusal aklın (ağzın) susup, eylemin bizzat icracısı olan ellerin "konuşması", hakikatin hiçbir yoruma veya yalana mahal bırakmadan doğrudan kendi kendini ifşa etmesidir. Eylem, kendi failini ele vermiştir.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olarak, ellerin konuşması (icraatın şahitliği) ile ayakların tanıklığını (sürecin şahitliğini) birbirine bağlayarak, insanın fizyolojik ve eylemsel tüm varlığının aleyhinde eksiksiz bir delil zinciri oluşturduğunu belirtir.

        Teşhedü (تَشْهَدُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-h-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir yerde hazır bulunmak, gözüyle görmek, gaibin (yokluğun) zıttı olarak şahit olmak ve kesin bilgiyle bildirmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve müennes (dişil) kalıbında (teşhedü / şahitlik eder) gelmesi, eylemin etimolojik olarak tahmine veya duyuma değil, bizzat olayın içinde bulunmaktan kaynaklanan sarsılmaz bir nesnelliğe (görgü tanıklığına) dayandığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-h-d" kökünü adalet ve bilgi felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "şehadet", gerçeğin inkar edilemez bir şekilde (mübîn) mahkemeye sunulmasıdır. Ayakların (veya uzuvların) şahitlik yapması, onların dünyadayken işlenen her günah anında fiziken "orada (hazır) bulunmalarından" kaynaklanır. Beden, sahibinin işlediği suçun pasif bir taşıyıcısı değil, ahiretteki ilahi iddianamenin en aktif ve dürüst tanığıdır (şahididir).

        Erculühum (أَرْجُلُهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "r-c-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ayak organı, yürümek, ayakta durmak ve bir yöne gitmek" olduğunu açıklar. "Ricl" kelimesinin çoğulu olan "ercul" (ayaklar), sonundaki "hum" (onların) zamiriyle birleşerek cümlenin faili (şahitlik eden öznesi) olur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın ontolojik yalnızlığı ve trajedisi üzerinden okur. İnsan dünyadayken ellerini ve ayaklarını (r-c-l) kendi emrinde çalışan mutlak köleleri sanır. Ayakları onu günah mekanlarına, kibre ve zulme taşır. Ancak mahşerde ağız (ego) susturulup, o sessiz köleler (ayaklar) efendilerine karşı "şahitlik" (teşhedü) etmeye başladığında; insan varoluşun en büyük ihanetiyle ve yalnızlığıyla yüzleşir. Kendi bedeni, kendi nefsine (egoya) düşman kesilmiş ve ilahi adaletin savcısı olmuştur.

        Bimâ (بِمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde nedensellik, sebep ve vasıta bildiren "bi" harf-i cerri ile, "mâ" ism-i mevsulünün (o şey ki, -dıkları şeyler) birleşmesinden oluştuğunu kaydeder. Uzuvların yapacağı o dehşetli şahitliği, doğrudan insanın yeryüzündeki tarihi eylemlerine (amellerine) gramatikal olarak kenetleyerek, ilahi yargılamanın konusunu mutlak bir şekilde belirler.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması, olmak ve durum" olduğunu açıklar. Nakıs fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul (onlar) kalıbında gelmesi, şahitlik edilecek eylemlerin geçmişte, insanın kendi varoluşsal zamanında yaşanıp bittiğini ve tarihi olarak mühürlendiğini (k-v-n) gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "kâne/kânû" fiilinin kendisinden sonra gelen muzari fiil (yeksibûn) ile birlikte "hikâye-i istimrari" (geçmişte süreklilik bildiren zaman / yapıyorlardı, işlemekteydiler) kalıbını oluşturduğunu kaydeder. Uzuvların şahitlik edeceği günahların, insanın tesadüfen düştüğü anlık hatalar değil; dünyada ısrarla, bilerek ve sürekli olarak işlediği eylemler bütünü olduğunu gramatikal olarak belgeler.

        Yeksibûn (يَكْسِبُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-s-b" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi aramak, toplamak, elde etmek, çalışmak ve bir menfaat/çıkar sağlamak için çabalamak" olduğunu açıklar. Fiilin muzari, çoğul kalıbında (yeksibûn / kazanıyorlardı, elde ediyorlardı) gelmesi; eylemin sadece mekanik bir fiil olmadığını, arkasında insanın kendi özgür iradesiyle elde etmeyi (kazanmayı) umduğu kasti bir ahlaki seçimin yattığını etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-s-b" kökünü ahlaki sorumluluk ve fiil felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "kesb", insanın yaptığı eylemin sonucunu, faydasını veya vebalini doğrudan kendi özüne (nefsine) yüklemesidir. İnsan yeryüzünde sadece hareket etmez; o, günahları veya sevapları bilerek "kazanır" (k-s-b). Ellerin ve ayakların şahitlik edeceği şey de bedenin mekanik hareketleri değil, bizzat o iradi "kazanım" (ahlaki suç) anlarıdır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik ahlak sistemindeki (sorumluluk kavramındaki) yerini değerlendirir. "Kasb" (kazanma) eylemi, İslam felsefesinde insanın eylemleri üzerindeki nihai sorumluluğunun adıdır. Müşrikler dünyada günahları işlerken bundan dünyevi bir kar (kesb) elde ettiklerini sanıyorlardı. Mahşerde ağızları mühürlendiğinde, kendi ayakları ve elleri, o günahları nasıl bir hırsla "kazandıklarını" (yeksibûn) tek tek ifşa eder. Bu son kelime, insanın dünyadaki bencil "kazanç" hırsının, ahirette onu cehenneme sürükleyen en dürüst ve tartışılmaz iddianameye dönüştüğünün muazzam bir edebi tasviridir. İnsan, kendi "kazandığından" başka bir şey değildir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X